Musa ve Tahayyülündeki Rab

18 Kasım 2016
Sayı 40 - Eylül 2013

Kâle inneke len testetîa maiye sabrâ

Ve keyfe tesbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ [1]

Kur’an-ı Kerîm’in Kehf Sûresinde Hızır ile Musa’nın öyküsü anlatılır [2]. Öyküde Hızır’ın ismi geçmese de, her nevi yeniliğe, doğuma gebe olduğundan onun Hızır (yeşillenen) olduğuna kanaat getirilir. Zira Kur’an’da Hızır isminde bir kişi anılmaz, ancak hudrin olarak kullanılan kelime bu mânâya işaret eder [3]. Hızır her daim yeni doğandır. Tabiata ait olduğu kadar gönle, kalbe, vicdana, akla, zevke ve insanın mânevi olarak varlığını kendinde hissedeceği her nevi doğumun, varlığa dokunuşun, Allah’ın yüzünü görür gibi görmenin mutluluğunun adıdır. Bu nedenle, muhakkikler Hızır’ın Musa ile karşılaşmasını, hakikat ilminin (ilm-i ledün) şeriat ilmine olan tenezzülü olarak anlarlar [4].

Şeriat, İslâmî bir kavram olarak varoluşa uygunluğun yasalılığıdır. Örneğin, psikoloji bir logic olarak nefs biliminin ilkelerinin genel adıdır. Bu ilkeler bilim olarak belirli bir paradigmanın yasalılığını taşır. Bu yasalılığa şeriat denilmektedir [5]. Hakikat ise bir olgunun ilineklerinden soyutlanmış olarak özünü ifade etmektedir. Öz (cevher) her ne kadar ilinekler (arazlar) vasıtasıyla bilinir olsa da, öz nitelik daima ilineklerin soyutlanmasıyla tecelli eder. Bu kavramlar mutasavvıfların özgün anlatımlarında hak ve tahakkuk olarak ifade bulmaktadır. Hak özdür, tahakkuk özün belirli bir form altında belirişe çıkmasıdır. Hakkın tahakkuk etmesine hakikat yani gerçeklik denilmektedir.

Bu mânâ gereğince muhakkikler (hakikat ehli kişiler), hakikatin şeriattan çıktığını kabul etmezler. Zira hakikat en doruk noktasında Allah’ın ef’aline işaret ettiğinden zâtidir ve başlangıcın aynında, düşüncesinde vardır. Her ne kadar merâtib şeriat ile başlasa da, bu başlangıç varlıksal öze gidişin önsel şartı olarak belirir. Zira merâtib özden gidiş değil, öze gidiştir. Bu nedenle de şeriatı takdir eden ve hükmünü zâhir kılan memur, şeriat ehli değil ârifdir [6]. Ehl-i şeriat tekadir-i ârifâna biat ile mümin olurlar. Bâtınî geleneğin gizlediği sır buradadır.

Musa ile Hızır’a gelince… Hızır kendisiyle beraberliğe, beraber yapacakları seyahate sabredemeyeceği konusunda Musa’yı uyarır. Bu seyahate mutasavvıflar seyr-i sülûk derler. Seyr-i sülûk insanın kendi hakikatini bir mürşid yardımı ile şahadet etmesi mânâsına, özü kıble edinerek yapılan bir seyahattir. Mürşid vasıtasıyladır, çünkü mürşid kendini bilmeye arif olandır. Bu nedenle, birlikte seyranına daldıkları seyirler, Musa’nın kendi iç âlemine ait tanıklıklardır. Hızır karakteri seyyah Musa’ya Musa’yı gösterdiğinden, burada anlatılan öykü de ve Musa’nın eşlik etmekte zorlandığı Hızır da Musa’nın kendi kemâline işarettir. Velhâsıl Hızır’ın, Musa’nın muhayyilesindeki Rab olduğu, hariçte değil iç âleminde gördüğü Rabbi (efendisi) olduğu ve Musa’nın bu görüsünün tecelli-i ilâhi olduğu muhakkaktır [7].

Hızır karakterinin bir isimle değil ancak “bir adam” şeklinde anılmasının nedeni, Hızır’ın kendine ait bir bedeni olmaması ancak farklı bedenlerde görünebilmesine işaret eder. Zira Hızır hikmetli değildir, hikmetin kendisidir. Hikmetin olduğu şuuru kendisine beden olarak alır. Bu misal, Tanrı’nın Musa’nın ağzına kelâmı koymasından [8] veya havarilerin Pentikos gününde üzerlerine Ruh-ül Kudüs’ün inzal olmasından [9] daha farklı bir ifade değildir. Zira Hızır Allah’ın diriliğine işaret eder.

Bu minval üzere Hızır’ın hasar verdiği gemi Musa’nın kendi sülûkunu gösterir. Bahiste geçen gemi Musa’nın Hızır’la çıktığı yolculuğun aracıdır. Gemi daima sülûku gösterir denilemez, ama mürşid ile binilen gemi sülûka işarettir denilebilir. Hızır’ın gemide açtığı delik, Musa’nın inancını yaralamıştır. Zira Musa’nın itikâdı günlük yasalarla hayatın tabii düzenini korumak yönündedir. Musevi bilinç daima hayatın devamlılığını ve hakların korunmasını gözetir. Ancak hayatın içinde gemiler bazen hasar görürler. Böyle olduğunda hasara neden olan şey ortadan kaldırılmaya çalışılır. Bu ortadan kaldırış daha güzel ve daha yaşanılır bir dünya için iyinin istemidir. Yine de kadim bilgelikte geminin bazı durumlarda hasar görmesi olumsuz kabul edilmez.

Musa ile Hızır’ın seyahatinde, Musa olgunun süreçteki ara bir durumunu, Hızır ise olgunun bütünlüğünü (kemâli) göstermektedir. Gemiye hasar veren Hızır olmasaydı, ancak yine de bu hasara üzülmeyen bir karakteri temsil etseydi de Musa’nın tepkisi farklı olmayacaktı. Çünkü Musa isyankârdır. Haksızlıklara ve adaletsizliğe canı pahasına tepkisini gösteren bir karakterdir. Ancak bu tepkisi itikadıyla sınırlıdır. Gemisinde açılan delik bu itikadın sarsılmasıyla ilgilidir. Basitçe, Musa’nın imanını temsil eden gemideki bu hasarın, mürşidin irşadına aldığı talibin mânevi tekâmülü için gösterdiği bir ders olduğu sonucuna varılabilir.

Musa’nın seyrindeki ikinci vaka suçsuz bir çocuğun Hızır tarafından öldürülmesidir. Bu ölümün nedeni Hızır değil de Tanrı’nın kendisi olduğunda inançlı bir insan için durum daha kabul edilebilir olmaktadır. Ancak Musa’nın isyanı ölüm olgusunun kendisine de karşıdır. Bu vaka aynı zamanda şeriatın da çelişkisini taşır. Öyle ki insanlar dünyevi hayatlarında nasıl yaşarlarsa yaşasınlar, neticede hepsi ölmektedir. Ölüm sonrası cennet tasvirleri veya mümine ödül olarak sunulan devamlılığın adı her ne olursa olsun, Musa’nın kitabında yer almamaktadır.

Musa’nın irşadında ise, ölen çocuk Musa’nın kendi çocukluğudur. Tarikatta kişinin kendisini reddetmesi olarak betimlenen olguya işarettir. İsa’nın “Canını bulan onu zayi edecektir; benim uğruma canını zayi eden onu bulacaktır,” hükmündeki hakikate işaret eder [10]. Zira tarikat, neyi aradığı muhal olsa da arayanların buluşma yeridir. Bu nedenle en çetin tarikat yolunun hayatın bizzat kendisi olduğu ifade edilir. Çünkü kişi kendini (kendi olarak bildiğini) inkâr etmediği sürece tekâmüle yol bulamamaktadır. Zira bilen yeni bir şey bilmeye toktur. Yeni olanın bilgisine nail olanlar bilmeyenler veya bilgisinin esiri olmayanlardır.

Çocukluk dönemi, karakterin en önemli kazanımlarının mahâlidir. O dönemin kişiye kattıkları, kazanımları veya yitirişleri ne olursa olsun en güçlü hislerin kaynağıdır. İrşada giren talip çocukluğunun bütün kodlarını inkâr ile karşılaşır. Bunu birisine iyilik ya da hoş görünmek için değil, varlığına dokunmanın zaruri bir şartı olduğu için yapmak zorundadır. Yine de talip, et ve kemiğe dönüşen bu tesirli anıları ancak daha güçlü deneyimlerin vasıtasıyla iradi olarak terk edebilir. Hiyerofanın mabette talibi soyması buna işarettir. Soyar ve yeni bir giysi giydirir [11].

Hızır ile seyahatinde Musa’nın tanık olduğu üçüncü hadise, Hızır’ın kendilerine hiçbir yardımı dokunmayan, misafirliklerini kabul etmeyen kişilerin yıkılmakta olan duvarını tamir etmesidir. Çünkü şeriat kısas kanunu şart koşar. Kötülüğün olduğu gibi iyiliğin de karşılığı olmalıdır. Karşılıksız olarak vermek, verilenin değerini tanımsız bırakır. Bu tanımsızlık zemininde ölçü ve denge kaybolur. Şeriat bu nedenle sevgiyi hükmî zeminin ortadan kaldırıcısı olarak görür.

Hızır’ın onardığı duvar Musa için şeriatın simgesidir. İnisiyasyonda esas olan inkârdan sonraki ikrardır. İtikatlar terk edilmeye çalışıldığında çoğu zaman kokusu talibin üzerine siner. Hakikat ehli müstesna, bu koku kişinin nefesinin kokusudur. Koku dışarıdan değil ama içeriden geldiğinden, mürşid onun terk edilmesinde fayda aramaz. Esas olan üzerindeki hâkim olan imgenin kalkmasıdır. İnkârdan sonra ikrar, mabudun bilince taşınmasıdır. Arabî Hazretleri’nin “Puta dahi tapsalar Allah’a yol bulurlar,” demesinin sebebi budur. Puta olan muhabbet Rabbi buldurmaz, ancak putun şuurda gölge yaratan imgesi silindiğinde, put artık bilinçsiz yönelimin nesnesi değil, ama ibadetin gereci durumuna yükselir. Bu mesele özü itibariyle üzerinde oturulan hazinenin kazılıp bulunmasıyla ilgilidir. Ancak Hızır’ın uyardığı üzere bunun dahi daima bir vakti vardır.

Bu üç vaka Musa’ya haberi bildirilen üç hazrettir. Gemisi zarar gören fakir Hz. Eyüp, çocuğu Allah’ın eliyle ölen mümin Hz. Davud ve duvarının altında hazinesi olan çocuklar da Hz. Ali’nin iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir [12].

Eyüp zâhir ve bâtın gemisi hasar gören bir mümine işaret eder. Zâhiren önce servetini, ardından çocuklarını ve sağlığını kaybeder. Bunların neticesi olarak da toplum önünde itibarını yitir. Bâtında, yani iç âleminde ise üç kişi sûretinde görünen vesvese, isyan ve ümitsizlikle imanı sarsılır. Hızır, Allah’ın olaylar içindeki gizil mevcudiyetini temsil ettiğinden, bunları da Hızır’ın yaptığı söylenebilir.

Tasavvufi bir yorumla, Allah’ın mesh ettiği Şeytanın Eyüp’ün kendi iç sesi olduğu fikrinden yola çıkarak, Eyüp’ün yaşadığı deneyimin kendi iç âleminde gerçekleştiği sonucuna varılabilir. Eyüp kendi iç âlemine döndüğünde orada varsıllıklarını gördü. Varlığının, övüncü olmasından gurur duyduğuna ve bunun Rabbine giden yolda engel olduğuna karar verdi. Allah’ın izniyle, ancak kendi eliyle varsıllıklarından soyundu. Dayandığı bütün duvarları kendi eliyle yıktı. Geleceği olan çocuklarından, yaşamının teminatı olan maddi gücünden, medet umacağı itibardan ve nihayet sağlığından soyundu. Ve vesvese, isyan ve ümitsizlikle imanını sınadı. Bu Hızır’ın kendi bindiği gemiyi vurması gibidir. Çünkü Hızır’ın öyküsünde korsanlar olarak anlatılan ölüm meleği geldiğinde bunların hepsi değerini zaten yitireceklerdi. Eyüp bunlardan feragat ederek bekâya uzandı.

İkinci hadisede mümin aile Davud ve karısı Bat Şeba’dır. “Eli kanlı” Kral Davud, melekûtu altında bulunan ve ordusunda kendisi için savaşan bir askerin karısını kendine eş olarak almak ister. Hukuken kocası yaşayan bir kadını kendine eş olarak alması mümkün olmadığından, askerin savaşta ölmesini sağlar. Dul kalan kadını kendine karı olarak alır ve kadını gebe bırakır. Ancak Rab doğan çocuğun yaşamasına izin vermez. Davud’un bu ölüm hadisesi sürecinde pişman olduğu ve farklı bir kişiliğe büründüğü anlaşılır. Mevzu Tanah’ta şöyle anlatılmıştır:

Ve Natan evine gitti. Ve RAB Uriya’nın karısından Davud’a doğan çocuğu vurdu, ve çocuk çok hasta idi. Ve Davud çocuk için Allah’ı aradı; ve Davud oruç tuttu, ve içeri girip bütün gece yerde yattı. Ve evinin ihtiyarları kalktılar, ve kendisini yerden kaldırmak için yanında durdular; fakat o istemedi, ve onlarla beraber ekmek yemedi. Ve yedinci gün vaki oldu ki, çocuk öldü. Ve Davud’un kulları çocuğun öldüğünü ona bildirmeğe korktular; çünkü dediler: İşte, çocuk sağken ona söyledik, sözümüzü dinlemedi; çocuk öldü diye nasıl söyleyelim? Kendine bir zarar edecek. Ve Davud kullarının fısıldaştıklarını gördü, ve çocuğun öldüğünü Davud anladı; ve Davud kullarına: Çocuk öldü mü? dedi. Ve: Öldü, dediler… (Davud dedi) Ben ona gideceğim, fakat o bana dönmeyecektir. Ve Davud karısı Bat Şeba’yı teselli etti, ve onun yanına girip onunla yattı; ve kadın bir oğul doğurdu, ve onun adını Süleyman koydu. Ve RAB onu sevdi; ve peygamber Natan eliyle gönderdi, ve RAB uğrunda onun adını Yedidya koydu.[13]

Çocuğun babanın sırrını taşıması esasınca ölen çocuğun yerine kendisine verilen Yedidya [14] Davud’a ait bir sıfattır. Bir kişi dönüştüğünde bu toplum için büyük bir iş değildir. Ama o kişi kralsa, kralla beraber bütün toplum dönüşür. Davud Bat Şaba’nın kocasını öldürtmüştür. Bu yaptığında tamah ve zina vardır. Ancak vicdanî rahatsızlığı nedeniyle Davut’ta meydana gelen dönüşüm bütün ümmetinin dönüşmesine neden olmuştur. İncil’de söylendiği gibi, “kavmin uğruna bir adamın ölmesi hayırlıdır[15]. Yine tasavvufi bir yorumla, ölmesi hayırlı olan, insanın tamaha olan arzusudur. Kavm olarak ifade edilen olumlu niteliklerin bekâsı uğrunda, hak olan arzulardan feragat etmek en hayırlısıdır.

Hızır’ın üçüncü dersi kendisine misafirperver davranmayan birisinin yıkılmakta olan duvarını onarmasıyla ilgilidir. Bu duvar Hz. Ali’nin evinin duvarıdır. Babaları mümin olan çocuklar da oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’dir. Hızır ve Musa’yı, yani Hakkı ve ilâhi yasayı hoş karşılamayan ev sahibi ise Yezid’dir.

Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Ben ilmin şehriyim ve Ali de onun kapısıdır[16]. Bu şehir Hz. Peygamber’in makâmıdır. Şehir içindeki Beytullah olan Kâbe de İmam Ali’nin evidir. Zira insan nerede doğarsa oraya aittir. İmam Ali Kâbe’de doğmuştur [17]. Kâbe mutasavvıfa indinde kalbi remz eder. İslâm âleminde Ali, kalbi temiz ve fesada ortak olmayan bir kişiliği temsil eder. O, Ali’nin ef’ali Hasan ile Hüseyin’dir. Her iki isim de Arabî hüsn kökünden gelmektedir ve güzel ile hayırlı mânâlarına haizdir.

İmam Ali’nin vefatından sonra Hasan ve Hüseyin yetim kalmışlar, ancak rehbersiz kalmamışlardır. Zira babalarının mirası olan ilim onlara yol göstermiştir. Bu ilim, ilm-i ledündür. İslâm’ın tebliğine karşı Hz. Peygamber’in dinini yıkma gayretine girişen Muaviye ve hademeleri, Peygamber’in tebliğ ettiği her ayetin aksini yapmaya çaba göstermişlerdir. Örneğin, Peygamberin Ehl-i Beytim dediği Fatma, Ali, Hasan ve Hüseyin’e savaş açmışlar, İmam Ali’nin katline vesile olmuşlar, Hasan ile Hüseyin’i ise bizzat öldürmüşler; on iki imamın [18], on dört masum-u pakın [19], on yedi kemerbestin [20] kanlarını dökmüşler ve zâhiri İslâm’ın hâkimiyetini ele geçirmişlerdir.

Lâkin, hakikatinde İslâm’ın zâhiri ahlâk, bâtını da ilimdir. Bu ilim de ilm-i ledündür ve Hızır’ın öyküsünde anlatılan, evin zeminindeki hazineye işaret eder. Binâenaleyh, onu ele geçirmek hariçle değil nefsi ile cihat edene mubah kılınmıştır. Zira bu ilme lütuf ve fetih sûretiyle lâyık olunur. Bu şehre liyakati olmayan giremez. Liyakat ise Peygamberin ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Böyle olduğunda zâhirin kapısı bâtına açılır.

Velhâsıl Hızır’ın onardığı bu duvar zâhir ile bâtının berzahına bina olmuştur. Bâtını setrettiğinden duvarın dışında kalan kâfir olmuş, yani o hâle örtülü kalmıştır. Hızır’ın “Kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?” kelâmı bu minval üzere tekellüm buyurulmuştur.

Tevhîd ile bakıldığında, bu öyküde işaret edilen her hakikat yazanın kendisini tevcih eder. Hızır da, Musa da, gemi de, çocuk da, duvar da Hz. Peygamber’in kendisidir. Böylece öyküdeki Musa’nın, Peygamber’in tahayyülündeki Musa olması gibi, ona eşlik eden Hızır dahi Peygamber’in kendisinden başkası değildir.

Referanslar:

[1]  Kur’an-ı Kerîm, Kehf Sûresi 18/68 “Şöyle dedi: Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. Kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”

[2]  Kur’an-ı Kerîm, Kehf Sûresi 18/65-82 “(Orada) Kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve ona katımızdan bir ilim (ilm-i ledün) öğretmiştik. Musa ona: ‘Sana öğretilenden, bana da bir bilgi öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?’ dedi. (O da): ‘Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. Kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?’ (Musa): ‘İnşallah,’ dedi, ‘beni sabredici bulursun, senin emrine karşı gelmem.’ (O kul): ‘O halde,’ dedi, ‘eğer bana tabi olursan ben sana anlatıncaya kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma.’ Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman gemiyi deliverdi. (Musa): ‘Halkını boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten sen çok tehlikeli bir iş yaptın!’ dedi. (O kul): ‘Sen benimle beraber bulunmağa dayanamazsın, demedim mi?’ dedi. (Musa): ‘Unuttuğum şeyden ötürü beni kınama ve bana bu işimden dolayı bir güçlük çıkarma,’ dedi. Yine yürüdüler. Nihayet bir oğlana rastladılar. (O kul) hemen onu öldürdü. (Musa): ‘Bir can karşılığı olmadan temiz bir cana kıydın ha? Doğrusu sen, çirkin bir iş yaptın!’ dedi. (O kul): ‘Ben sana, sen benimle beraber bulunmağa dayanamazsın, dememiş miydim?’ dedi. (Musa) dedi ki: ‘Eğer bundan sonra (bir daha) sana bir şey sorarsam, artık bana arkadaş olma. (O zaman) benim tarafımdan sana özür ulaşmıştır (artık benden ayrılmakta mazur sayılırsın).’ Yine yürüdüler. Nihayet bir kent halkına varıp onlardan yemek istediler, (kent halkı) onları konuklamaktan kaçındılar. Derken orada yıkılmağa yüz tutan bir duvar buldular; hemen onu doğrulttu. (Musa): ‘İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın,’ dedi. ‘İşte,’ dedi ‘bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim:

O gemi, denizde çalışan yoksullarındı. Onu kusurlu yapmak istedim, çünkü onların ilerisinde her gemiyi zorla alan bir kral (melikun) vardı. Oğlana gelince, onun anası babası mü’min insanlardı. Bunun, onlara azgınlık ve küfür sarmasından korktuk. İstedik ki Rableri onun yerine onlara ondan daha temiz, daha merhametli birini versin. Duvar ise şehirde iki yetim çocuğun idi. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Rabbin istedi ki onlar (büyüyüp) güçlü çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Bunları, ben kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzü budur.’.

[3]  Kur’an-ı Kerîm, Rahman Sûresi 76 “Muttekiîne alâ refrefin hudrin ve abkariyyin hisân.”

[4]  Niyazî-i Mısrî, Mavâidu’l İrfân (İrfan Sofraları) 58. Sofra

[5]  İslâm şeriatına göre ahlaki bir yaşamın öncelikli şartı, diğerinin hakkı olandan el kesmektir. Yani göz dikmemek, tamah etmemek, arzuya binaen çalışıp elde etmektir. Birilerinin el kesmek ile önerilen yaşamsal koşulu eli gerçekten kesmek olarak algılaması, İslâm’ın değil Müslümanların sorunudur. Bu ve benzeri yanlış algılar, İslâm’ın hakikatini değil kötüye meyyal olan fesat şuurları bozar. Fesat zâten bozuk olduğundan nefsine yol bulur. Onun kalbinin fesadını icrâ etmek için bir dine ihtiyacı yoktur. Fesadı zaten onun dinidir.

[6]  Kur’an-ı Kerîm, Âli İmrân Sûresi 3/110 “Te’murûne bil ma’rûfi” (Mâruf ile emredersiniz)

[7]  Metin Bobaroğlu Büyükada Sohbetleri 9 Temmuz 2013

[8]  Tora, Çıkış 4:12

[9]  İncil-i Şerif, Resullerin İşleri 10:44

[10]  İncil-i Şerif, Matta İncili 10:39

[11]  Tora, Sayılar 20:28 “Ve Musa Harun’un esvabını çıkardı, ve onları oğlu Eleazar’a giydirdi: ve Harun orada, dağın tepesinde öldü; ve Musa ile Eleazar dağdan indiler.”

[12]  Kerbela Hadisesi Kur’an- Kerîm’in yazılmasından sonra meydana gelmiş bir hadisedir. Lâkin anakroni hakikati bozmaz.

[13]  Tanah, II. Samuel 12:15-19, 23-25

[14]  Yedidyah; İbranice Allah’ın sevgilisi anlamına gelir. Yadid kelimesinin Arapça karşılığı vedüd kelimesi olsa da ismin anlam karşılığı Habibullah’tır.

[15]  İncil-i Şerif, Yuhanna İncili 18:14

[16]  Hadisin rivayet edildiği kaynaklar: el- Cami’us-Sağir 1/415, Sevaiku’l-Muhrika 73; Tehzibu’t-Tehzib 6/320; Müstedrek-i Hâkim 3/126

[17]  Hakim Müstedrek’te ve İbn-i Sabbağ Maliki Fusulu’l-Muhimme 1.fasıl s.14

[18] 12 İmam ve vefatları: 1. Hz Ali, Haricî Abdurrahman ibni Mülcem tarafından şehit edildi. 2. Hasan, Muaviye’nin emriyle karısı Cude tarafından zehirlenerek şehit edildi. 3. Hüseyin, Yezid’in emriyle Şimr tarafından, 4. Zeynel Abidin, Emevi halifesi Abdülmelik’in emriyle Hişam tarafından, 5. Muhammed Bakır, Hişam’ın kardeşinin oğlu Velid bin Abdulmelik tarafından zehirletilerek, 6. Caferi Sadık, Abbasi hükümdarı Mansur emriyle zehirletilerek, 7. Musa Kazım, Abbasi hükümdarı Harun tarafından zehirletilerek, 8. Ali Rıza, Abbasi hükümdarı Memun tarafından zehirletilerek, 9. Muhammed Taki, Abbasi hükümdarı Mutasım tarafından zehirletilerek, 10. Ali Naki, Abbasi halifesi Mütevekkil’in oğlu Mu’tezz tarafından zehirletilerek, 11. Hasan Askeri, Abbasi hükümdarı Mutemid tarafından zehirletilerek şehit edildi. 12. Muhammed Mehdi, vefatına dair bilgi bulunmamaktadır.

[19]  14 Masum-u Pak ve vefatları: 1. Muhammed Ekber (Musin) Hz. Ali’nin oğlu, 2. Abdullah, İmam Hasan’ın oğludur, 7 yaşında şehit olmuştur. 3. Abdullah, İmam Hüseyin’in oğludur, 2 yaşında Kerbela’da şehit olmuştur. 4. Kasım, İmam Hüseyin’in oğludur, 3 yaşında Kerbela’da şehit olmuştur. 5. Zeynel el Hüseyin, İmam Hüseyin’in oğlu, 6 yaşında Kerbela’da şehit olmuştur. 6. Kasım, İmam Zeynel’in oğludur, 3 yaşında şehit olmuştur. 7. Aliy’ül Eftar, İmam Muhammed Bakır’ın oğlu, 3 yaşında şehit olmuştur. 8. Abdullah el Askar, İmam Cafer’in oğlu, 3 yaşında şehit olmuştur. 9. Yahya el Hâdi, imam Cafer Sadık’ın oğlu, 3 yaşında şehit olmuştur. 10. Salih, İmam Musa-i Kazım’ın oğlu, 4 yaşında şehit olmuştur. 11. Tayyip, İmam Musa-i Kazım’ın oğlu, 7 yaşında şehit olmuştur. 12. Cafer-i Sadık (Tahir), İmam Muhammed Taki’nin oğlu, 4 yaşında şehit olmuştur. 13. Cafer, İmam Aliyü’l Naki’nin oğlu, 1 yaşında şehit olmuştur. 14. Kasım, İmam Aliyü’l Naki’nin oğlu, 3 yaşında şehit olmuştur.

[20]  17 Kemerbest ve vefatları: 1. Muhammed Hanifi, eceli ile vefat etmiştir. 2. Hadi Ekber, Kerbela’da şehit olmuştur. 3. Abdulvahid Avn, Kerbela’da şehit olmuştur. 4. Tahir, Kerbela’da şehit olmuştur. 5. Tayyip, Kerbela’da şehit olmuştur. 6. Ebu Tırab, Kerbela’da şehit olmuştur. 7. Abdurrauf, Kerbela’da şehit olmuştur. 8. Fazıl, Kerbela’da şehit olmuştur. 9. Abdülvehad, Kerbela’da şehit olmuştur. 10. Abdül Celil, vefatı ile ilgili herhangi bir bilgi yoktur. 11. Abdurrahim, Kerbela’da şehit olmuştur. 12. Ömer Taib, Kufe’de şehit olmuştur. 13. Abdulmuin, Kerbela’da şehit olmuştur. 14. Abdullah Abbas, Kerbela’da şehit olmuştur. 15. Avdülkeriym, vefatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. 16. Abdussamed, vefatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. 17. Ali Ekber, Kerbela’da şehit olmuştur.