Muhammedî Din

Sayı 66 - Mart 2016

Dinler, vahye mazhar olan Nebîler için bir inanç unsuru olmaktan ziyade, yaşamsal bir olgu, bir tecelli, yüksek bir idrak, ulvî bir keşif, âli bir deneyimdir. Bu idrak ve şuur kendilerine hariçten ihsan olsa idi, onlar da cemaatleri gibi kendilerine bildirilene itaatle memur olurlardı. Hâlbuki bilinmeyene itaat, gaybe imândan aşağıdır. Nebîyi, cemaatinden ayıran budur. Câmia Nebîyi bilir, Nebî Allah’ın kendisine nasip ettiğini. Cemaatler, inanç grupları Allah’ı mesellerle bilirler. Nebîler ise nefislerinde bilirler. Bu bilgi sonradan bir veçhe-i ilâhî olarak onun dini diye anılır. İbrahim’in, Nuh’un, İsa’nın dini, onların Allah’tan tahsil ettikleri, hayatlarında bilfiil deneyimlediklerinden ibarettir.

Kur’an’ı Kerim’de Peygambere hitaben İbrahim’in dinine tâbi olması emredilir. Kendisi de bu emre uyduğunu ve yüzünü hanif olarak Allah’a döndüğünü, zira müşriklerden olmadığını ifade eder. Haniflik, gerek dinsel, gerek ezoterik bağlamda İbrahim’e atfedilmiş, İbrahim ile tescillenmiş bir tavır ve bir şuur durumu olduğuna göre, Muhammed’in tebliğinde kendisinin de tâbi olduğu bir îtikat olabilir mi? Kendisine İslâm olarak bildirilen hanif din midir? Her peygamber ilettiği mesajında kendi dinsel tipolojisini yansıttığına göre, Muhammed’in dini gerçekte nedir?

İslâm diğer dinlere nazaran çok daha güçlü teolojik bir iddiada bulunur. Farklı dini yapılara, karşıt fikir ve îtikatlara gönderme yaparak, tüm bu ayrılıkların kendisinde birliğe geldiği savını öne sürer. Sevgi gibi, kardeşlik gibi kulağa çok saf ve iyi niyetli bir öneri gibi gelse de, başarması neredeyse olanaksız bir yapı inşa eder. Bu teozofik yapıya göre savaş karşıtı İsa’yla ordular kralı Davud barışırlar. Kendini dünyevîlikten tecrit eden Yahya ile bin eşli Süleyman, şeytanın sınadığı Eyüp ile ateşin yakmadığı İbrahim aynı mabedin zaruri taşlarına dönüşürler. Bu birbirinden ayrı bilinç tiplerini birliğe getiren barışık yapı Muhammed’in dinsel tipolojisini oluşturur.

Muhammed’in dini şüphesiz tevhîd dinidir ve varlığın birliğini tebliğ eder. Allah’ı birleyen ve müşriklere karşı söylem geliştiren bir yapısı vardır. Ancak tevhîdi yani varlık birliğini ifşa eden Hz. İbrahim’dir. Muhammed’in söyleminde de yer alan tevhîd bilinci ve bu idrake olan davet, kaynağını İbrahim’de bulur [1]. Böylece Muhammed, tevhîd ile İbrahimî bir şuurdadır. Bununla birlikte Muhammed’in tevhîd dininden olduğu söylenebilir, ancak tevhîd dininin yani hanifliğin İslâm ile bir ve aynı şey olduğu söylenemez. Zira İslâm’ın mahiyeti hanifliği aşar.

İslâm’ın ilkin Muhammed ile bildirildiğini söylemek de yanılgı olur. Zira İslâm, besmelenin mührünün kendisine verildiği Süleyman ile bildirilmiştir [2]. “İslâm” kelimesi barış anlamına gelir. Müslüman ise barış içinde olan demektir. Hz. Süleyman Tevrat-ı Şerifte 7 farklı isimle zikredilir. Süleyman [3] yedinci ve nihai ismidir. Bu ismin anlamı İslâm’ı, yani barışı tahsis eden anlamına gelmektedir. Kral Süleyman’ın krallığında hiç savaş olmadığı, babası Davud’un aksine barış içinde bir dönem geçirildiği Tevrat’ta açıkça belirtilir. Barış, barışıklık Süleyman Nebî’nin karakteridir. Bu karakter Muhammed peygamberin dinine ismini vermiştir. İslâm, kalbî bir şuur ve ruhsal hâl olduğu kadar ötekileştirmeye karşı da bir tavırdır. Süleyman’ın çok eşliliği özünde buna delalet eder. Lakin yine de ve sadece barış içinde yaşamak Muhammedî dinin kemali değildir. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâm, Süleyman’ın dinini de aşar.

İslâm şuurunun dayandığı temel unsurlarından biri akıl kudretidir. Kur’an, Allah’ın yasasını anlamanın, onu yorumlamanın ve hayata geçirebilmenin temeline aklı koyar. Akıl, bilinç ve düşünme yeteneği Kur’an’da çok yönlü olarak ele alınır. Taakkul [4], tefekkuh [5], tezekkür [6], tedebbür [(1)7], tefekkür [8] vs. gnostik yaklaşım ve hikmetli anlayışta akıl ve düşünmenin bu farklı boyutları Yakub ile anılır. Yakub, imân veya ahlâk kabullerine göre hareket etmez. Amcası Lavan’la olan anlaşması [9], Tanrının meleğiyle güreşi [10], Esav’dan ilk oğulluk hakkını alışı [11], Yusuf’u korumak için diğer oğullarıyla yaptığı konuşma gibi birçok kıssada Yakub’un aklı diğer yeteneklerinin önüne aldığını gösterir. Ahlâkçı bakış açısına ters bir tavır sergilese de aklın mahiyetini ve mertebelerini belirgin kılar. Yakub’un oğulları aklın mertebelerini ifade ettiği gibi, İsrail adıyla anıldığı bahislerde geçen İsrailoğulları ise nefsin mertebelerini ifşa eder. Aklın kemâli nûr, nefsin kemâli ruhtur. Ve bunlar İslâm indinde Yakub’un sırrıdır.

Yakub’ta aklın biçimleri olarak ortaya çıkan kudret, babası İshak’ın töresinden gelir. Gelenek akıl tarafından biçimlenmez, ilâhî olan (veya öyle olduğu kabul edilen), törel bir mahiyete bürünür ve aklı biçimlendirir. Her ne kadar İbranî töresi İbrahim’e dayandırılsa da, İsmail’in de babası olan İbrahim ne Yahudi, ne de Nasrani’dir [12]. İbranî törelliği İshak’a dayanır ve yine bu törel yapı içinde “İshak Baba” olarak nitelenir [13]. İshak’la somutlanan töre İbrahim’in genele yayılan rahmetini özelde tecelli ettirir. Genel rahmet Allah’ın kendisine aittir. Ama özel rahmet kula aittir ve kul bu rahmeti hak ederek kazanır [14]. İbrahim’e layık görülen Rahmetin Babası olma niteliği Allah’a aittir. İshak’a ait olan kurbanlık ise kendi rızası ile olduğundan İbrahim Allah’ın takdir ettiği kaderi, İshak ise kendi razı olduğu kaderi taşır. Bu kader İshak’ın hayatı ve töresidir. Velhasıl İshak, İbranî törelliğinin temelidir. Muhammed’in törelliğinde ise İshak törenin yalnız bir yanını oluşturur. Zira Muhammed’in dini ahde göre olanla vaade göre olanı genel rahmet altında birler [15]. Yine de bu İshak ve İsmail ile olur.

Şuur hakikate irca olduğunda, onda cüzler, yani tikeller eriyip gider. Zira cüzlerin gayesi külli olana, tümellere ulaşmaktır. Allah’ın birliğine şahadet şuurun tümelleri kavramasıyla mümkün olur. Bu ise hakikat cihetindendir. Lâkin hayatı düzenleyen şeriat, yani külli aklın cüzler üzerindeki hâkimiyeti ve idaresidir. Bu ise adaleti zaruri kılar. Muhammed, “akrabam” dediği Musa’nın şeriatını kendi dininin temeline alır [16]. Bununla birlikte İslâm’ın temeli Musevî’dir denilebilir. Ancak Musevîliğin gayesi barışı ve adaleti tahsis etmekten ibarettir. Barış ve adaletin olduğu bir cemiyette şeriatın hükmü biter. Bu cihetten Muhammed’in dini Musa’nın tebliğine de muhit ve ondan evlâdır.

Kur’an’da Rûhullah olarak işaret edilen mesih İsa benzer bir tavır sergilemiştir. İsa, kendinden önce tebliğ edilmiş olan tüm yazmaların, peygamberliklerin ve yasanın gayesinin kendisi için olduğunu, bunların tümünün kendisinde birliğe geldiğini ifade eder. Yol ve hayat ve hakikat odur [17]. Allah’ın kelimesi, oğlu, mesih, Rab, kral, kâhin odur. Alfa ve Omega, başlangıç ve son kendisidir [18]. Bunların hepsi İsa’nın Tanrısal Hakikatin habercisi olması bağlamında doğrudur ve haktır. Lâkin İsa ile bildirilen hakikat, (onu ikmal edenler için) şeriatı iptal eder. Şeriata tabi olması gereken beşeriyet çaresiz kalır. Velhasıl İslâm İsevî hakikati bütünsel yapı içerisinde olması gereken yere teslim eder. Ve ancak İslâm ile şeriat ve hakikat birliğe gelir.

Muhammed, kendisine inzâl olan dini tebliğde birçok zorlukla karşılaşır. Dinini tebliğ etmesi kendisine emredildiğinden, bundan geri durmaz. Ancak dinde zorlamanın da olmaması bir çelişki yaratacaktı [19]. Bu nedenle dinini sadece anlattı ve davet etti. Girdiği savaşlara dinini yaymak için değil, onu korumak için katıldı. Öldürmek için değil, ölümden korunmak için direndi. Binaenaleyh savaşın doğası daima iki yönlüdür. Gayeye ulaşmak için girilen savaşlar ile gayeyi korumak için girilen savaşlar. Savaşın bu çift yönlülüğü Kral Davud’un hayatında belirgindir. Davud, bir yanıyla kılıcı daima kanlı ordu komutanı, diğer yanıyla ilâhîler yazan bir ediptir. Benzer bir tecelli Muhammed’de de tezahür eder. Savaşlardaki muzafferliği ve Kur’an’ın efsunlu dili Davut’tan gelir. Peygamber bu yönüyle Davudîdir. Ancak Davud’un hayatında beliren ve birçok kez Rabbi tarafından uyarılmasına neden olan büyük hatalar Muhammed’in hayatında bulunmaz [20]. Bu nedenle zaferleri, ilâhîleri ve günahlarıyla Kral olan Davud, Kur’an ile günahlarından arınır ve hazretlik makamına rücû eder.

Hz. Yusuf, Musa’nın yasasını kendisinin tebliğini kalbinde müşahede ve hayatında tahakkuk etmiştir. Şeriatın men ettiği davranışları, kendisine sözle bildirilmeden, hâlen reddetti. Yasayı ve emirlerini, sözle değil ama ruhen mizacında taşımaktaydı. Bu nedenle başına gelen bin bir belaya rağmen barış ve sükûnet içinde kaldı. Yusuf’un dini Peygamber’in eserinde bir kıssadır. Ve kıssaların en güzeli olarak işaret edilir [21]. Kıssanın güzelliği Yusuf’tan gelir. Yusuf’a hem Tora’da [22], hem de Kur’an’da güzel olarak hitap edilir. Yusuf’un güzelliği hâline, merhametine, kalbine ve anlayışına yansır. Yusuf’un dini güzelliktir, Yusuf’u seyretmek ise seyr-i bedâyi. O Yusuf, hüsnü maneviye cihetinden Muhammed’in kendisidir. Zira Kur’an Muhammed’dir. Ve Yusuf endam güzelliğinden, mânevi güzelliğe Muhammed ile uruc eder.

İslâm hayat karşısında sabrı öğütler. Zira hayat çelişkiler, zorluklar, endişeler, kazanmak için bolca çaba, nihayetinde kaçınılmaz kayıpları barındırır. Görmezden gelse de öleceğini bilir. İnsan için tek teselli ahirettir. Kur’an’da denilmiştir ki: “And olsun insanın ömrüne, ki o hüsran içindedir. Ancak imân edenler ve sâlih amel işleyenler ve hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.” [23]Bu sözün muhatabı Eyüp’tür [24]. Her beşer gözünü açıp da şu dünyada ne kadar zengin olduğunu fark ettiğinde, bu zenginliği kaybetmenin endişesine düşer. İnsana, kendisine emek çekmediği halde lütfedilen ne varsa geri alınacaktır. Eyüp tüm kötülüklerin kendisine Hakk’tan geldiğine imân ettiğinden Allah’a sabretmeye imtina etti. Lakin kötülük Allah’tan değil, insanın nefsinden, yani kendi cehlinden gelir [25]. Allah ise ancak kurtuluştur. Kötülüğü Allah’tan bilmek, Allah’a kötülük isnâd etmektir. Eyüp’ün tövbesi nefsine imân edip Allah’a sabretmekten, Allah’a güvenip kendine sabretmeye intisâb etmesidir. Bu mensubiyet ve rücû yine Muhammed’in dininde vukû bulur.

İslâm’ın Süleyman’dan gelmesi gibi şüphesiz imâna Yahya’da ve imân ile gelen eminlik, yani îkana Nuh’ta müşahit olunur. Kendisine Rabbinden nimetler lütfedilen edilen Zekeriya ihsanı ve hüsnü; Harun ise kelâmı yüklendiğinden ve Rabbin sözcüsü olduğundan beyanın temsilcisi olur. Kur’an’da edep, hayâ ve iffet ile ilgili âyetlerin kaynağı Meryem özelinde kadın Nebîlere ithaf olur. İdris, Lut, Yunus, Şuayb ve Hud, Zülkifl, Elyasa, İlyas, Sâlih gibi Nebîler yine Muhammed’in dinini meydana getiren, üzerinde yükseldiği basamaklardır. Muhammed’in kelâmında zikredilen her Nebî, Allah’tan bir haberin, kendisine ilkah olunmuş bir yeminin müjdecisidir. Din-i Muhammed bu sütunlar üzerinde duruyorsa, sütunların birleştiği yerde ne var? Muhammed’in dini nedir?

Kul huvallâhuehad.

Allâhussamed Lemyelid ve lemyûled.

Ve lemyekunlehukufuvenehad [26]

İhlâs…


Dipnotlar:

[1] Kur’an-ı Kerîm, Nisa Sûresi 4/125

[2] Kur’an-ı Kerîm, NemlSûresi 27/30

[3] İbranîce Şlomoh

[4] Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/242, Al-i İmran Sûresi 3/65

[5] Kur’an-ı Kerîm, Tevbe Sûresi 9/122

[6] Kur’an-ı Kerîm, Nur Sûresi 24/1

[7] Kur’an-ı Kerîm, Nisa Sûresi 4/82, Yunus Sûresi 10/3

[8] Kur’an-ı Kerîm, A’raf Sûresi 7/179, Enfal Sûresi 8/65, Ra’d Sûresi 13/3

[9] Tora, Tekvin 30:28

[10] Tora, Tekvin 32:24

[11] Tora, Tekvin 25:23-34

[12] Kur’an-ı Kerîm, Al-i İmrân Sûresi 3/67

[13] İbranîceYitshakAvenu, İshak Babamız

[14] İbn-i Arabi Fusûsu’lHikem’in Süleyman bahsinden

[15] İbn-i Arabi, Fusûsu’lHîkem.

[16] Buhârî, Savm 69; Müslim, Sıyâm 128. “Peygamber Efendimiz (SAV) Medine’ye geldiğinde, Yahudilerin Âşûrâ gününde oruç tuttuklarını görünce onlara bu orucu neden tuttuklarını sorar; Yahudiler, “Allah, Hazreti Musa ve İsrailoğulları’nıFiravun’un zulmünden bugün kurtardığını, Hazreti Musa’nın o güne şükür olarak oruç tuttuğunu, kendilerinin de Hazreti Musa’ya uyarak oruç tuttuklarını söylerler. Allah Resûlü (SAV) de, “Ben Musa’ya sizden daha yakınım!” diyerek Âşûrâ gününde kendisi oruç tuttuğu gibi Müslümanlara da oruç tutulmalarını emreder.”

[17] İncil-i Şerif, Yuhanna 14:6

[18] İncil-i Şerif, Yuhanna’nın Vahyi 22:13

[19] Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/256

[20] Kur’an-ı Kerîm’de günahlar küçük (lememe) günahlar ve büyük (kebâir) günahlar olarak ikiye ayrılır. Kur’an-ı Kerîm, Necm Sûresi 53/32 “Onlar, günâhın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük hatalar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir”.

[21] Ahsenu’lkasas. Kur’an-ı Kerîm, Yusuf Sûresi 12/3

[22] Tora, Tekvin 39:6“ Ve kendine ait olan her şeyi Yusuf’un eline bıraktı ve yediği ekmekten başka onun yanında olan hiç bir şeyi bilmezdi. Ve Yusuf endamı güzel ve bakılışta güzeldi.”

[23] Kur’an-ı Kerîm, Asr Sûresi 103/1-3 “Velasr. İnnelinsâne le fî husrin. İllâllezîneâmenû ve amilûssâlihâti ve tevâsav bil hakk ve tevâsavbissabr.”

[24] Sabır ile imtihan olunan Nebî Eyüp’tür. Ancak İsmail, İdris ve Zelkifl’de sabredenlerdendir. “ Ve İsmail ve İdris ve Zelkifl’i; hepsi sabredenlerdendir. ” Kur’an-ı Kerîm, EnbiyâSûresi 21/85

[25] Kur’an-ı Kerîm, Nisa Sûresi 4/79

[26] Kur’an-ı Kerîm, İhlâs Sûresi 112