Modernite, Aydınlanma ve Bir Dünya Görüşü Olarak Bilim

Sayı 59 - Haziran 2015

Postmodernizm denilen akım moda olduğundan beri modernite, tartışma konusu, hatta saldırı konusu olmuştur. Bu moda artık yatıştığı halde, ilgili tartışmalar birçok çevrelerde devam ediyor; bu kez de postmodernizm sorgulanıyor. Ancak bu tartışmalar, yeterince açık kavramlara dayanmadığı için, çoğu zaman bir “münazara” olmaktan pek ileri gitmiyor.

Ben burada, kısaca, “modernite” terimini biraz didiklemeye ve bundan bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.

* * *

“Modern” sözcüğü, başlangıçta eski, geleneksel, klasik gibi birkaç terimin göreli terimi iken (yani bir şeyi, o ne olursa olsun, en son biçimini eskisine karşı devrimci bir biçimde getirilen ve belirli bir yerde yaygınlaştırılan en son biçimini) dile getirirken; zamanla bunun, bir şeyi belirli bir yapmayı dile getirmek için kullanılmaya başladığını görüyoruz. Ama bu “belirli şeklin” ne olduğu oldukça tartışmalıdır.

Batılı çevrelerde, “modern” terimi sık sık, çeşitli insan etkinliklerinde ve ürünlerinde yansıyan belirli bir özellikler bütününü dile getirmek için kullanılıyor. Bir etkenliği gerçekleştirmede veya ürünlerinde bu özellikler –hem de diyakronik olarak– görüldüğünde ona “modern” deniliyor. Örneğin, ‘modern felsefe’den –Bochenski’ye göre– 1600-1900 yılları arasındaki felsefî düşünce kastediliyor. Oysa “modern sanat” 1900lerde başlıyor. Nedir bu özellikler?

Sonuçta görüyoruz ki “modernite” terimi, bir yandan özelliği geçmişten kopmuş olması olan bir dünya görüşünün egemen olduğu tarihsel bir dönemi dile getiriyor (yoksa postmodernite terimi nasıl oluşturulabildi?). Ama diğer yandan, aynı zamanda geçmişle her türlü kopmayı, “gelenekle ilgili bir krizi”, yani “yeni” bir dünya görüşünün geleneksel dünya görüşüyle karşı karşıya gelmesini dile getirmek için kullanılıyor.

Konumuzla ilgili bakıldığında, acaba bu “belirli” dünya görüşü nedir? Ne, ne’den (hangi şeyden) kopmuştur?

Moderniteyle ilgili 80li-90lı yıllarda yapılmış tartışmalar, bir dünya görüşü olarak moderniteye ilişkin olumlu değer yargısına bir tepkiyi gösteriyor.

Ne var ki, Batılı olmayan birçok ülkede tartışılan, moderniteden çok modernleşmedir (çağdaşlaşmadır). Bu, eski bir tartışmadır; Batılı olmayan bir ülkeler grubunda, 20. yüzyılın başında, hatta daha önce başlamış olan bir tartışmadır ve devam ediyor. Bu ülkelerde, modernleşme kelimesinin kökü olan “modern” kelimesi bir süre öncesine kadar, Batıdaki durumu dile getiriyordu. Batıda davranıldığı “gibi” davranmayı, bir işi Batıda yapıldığı “gibi” yapmayı dile getiriyordu ya da bir kişi söz konusu olduğunda modern olmak “Batılı görüş tarzına sahip olmak, ama aslında coğrafî Batıda ve ABD’de gelişmiş farklı görüş tarzlarından birine sahip olmak anlamına geliyordu.

Burada görüyoruz ki, Batılı çevrelerde “modern” sayılan –bu, ne olursa olsun– tarihsel olarak yeni bir şeydi; oysa Batılı olmayan çevrelerde “modern” sayılan –bu, ne olursa olsun– yalnızca onlar için yeni olan bir şeydi.

Böylece, batılılaşmayla eşleştirilen modernleşmenin, 20. yüzyıl boyunca, kendileri modernleşmeyi kendi kararlarıyla seçmiş Batılı olmayan ülkelerin sürekli gündeminde bulunduğu görülüyor. Ve Batıdan “alınacak” şeylerin ne olması gerektiği konusunda görüşler çok farklı olmakla birlikte, batılılaşma uzun süre hep “iyi” bir şey sayıldığı halde, son yirmi yılda modernleşmeyi Batılılaşmakla eşleştirmeye bir tepki görünüyor ve bunları birbirinden ayırmak için çaba gösteriliyor.

Burada; a) modernleşme anlayışındaki ve onun batılılaşmayla eşleştirilmesindeki değişikliği; aynı zamanda da b) “modernite sorununu” Batıda gündeme getiren değişikliklere yol açmış olan dünya düzeyindeki gelişmelerin burada izini sürmeye ve bunların yarattığı bazı sonuçlara dayanarak, bu gelişmeleri değerlendirmeye çalışacağım.

* * *

Benim burada göstermeye çalışacağım şey, gelişmekte olan ülkelerde modernleşmenin batılılaşmadan nasıl ayrıldığını ve Batıda moderniteyi sorgulamanın pozitivist dünya görüşünün yayılmasından nasıl ortaya çıktığını ve bunlar arasındaki bağlantıyı göstermektir.

Tarihsel olarak, Ortaçağda egemen olan dünya görüşünden ve insan anlayışından (insan imgesinden) kopma olarak görülen modernite, sık sık aydınlanmayla, çok defa da rasyonel olmayla –rasyonaliteyle– eşleştirilir. Rasyonaliteden ise şeyleri “metafizik olmayan” bir şekilde açıklamak ve temellendirmek anlaşılır. Bu rasyonellik de son on yıllarda “Batı rasyonalitesi”yle eşleştirilmiş ve ondan, şeyleri açıklamanın ve temellendirmenin belirli bir yolu anlaşılmıştır.

Bu eşleştirmelerin yarattığı soruna bakabilmek için, ilk önce “aydınlanma nedir?” sorusuna Kant’ın 1784’te, yani 230 yıl önce verdiği cevaba bir bakalım: “Aydınlanma, insanın kendi kendisinin yarattığı ergin olmama durumundan –toyluktan– çıkmasıdır. Ergin olmama, kişinin kendi düşünce yeteneğini başkasının yol göstericiliği olmadan kullanamamasıdır. Böyle bir ergin olmama durumunun insanın kendisi tarafından yaratılmış olması da, bunun düşünce yeteneğinin eksikliğinden kaynaklanmaması; başkasının rehberliği olmadan, kişinin kendi düşünme yeteneğini kullanma cesareti ve kararlılığından yoksun olmasından kaynaklanması demektir!”

Sapere aude! (Bilmeye cesaret et!) Bundan dolayı, aydınlanmanın motto’su “kendi kafanı kullanmaya cesaret et”tir. “Tembellikten ve korkaklıktan dolayı insan türünün büyük bir kısmı, doğa onları başkalarının rehberliğinden kurtardığı zaman bile, seve seve ergin olmama durumunu devam ettiriyor. Bu tembellik ve korkaklıktan dolayı, birilerinin bekçilik rolünü üstlenmeleri kolay oluyor. Ergin olmamak rahat bir durumdur! Benim için anlam sağlayan bir kitabım varsa, benim için vicdan olan bir rahip varsa, perhizime benim için karar verecek bir doktor varsa vb. kendimi zahmete koşmaya gerek yok. Ücretini ödeyebiliyorsam, benim düşünmem gerekmez; bu yorucu işi başkaları benim için yapacak. Bu gözetmeyi üstlenmiş olan bekçiler, insanlığın büyük çoğunluğunun, erginleşmesini yalnızca zor değil, aynı zamanda tehlikeli de bulacak,” diyor Kant.

Kant bunları söyledikten elli yıl sonra Schopenhauer, “Bağımsız yargılarda bulunmak pek azlarının ayrıcalığıdır; diğerlerini otorite ve örnek yönetir. Başkasının gözüyle görürler, başkasının kulağıyla duyarlar,” diyecek. Görüldüğü gibi, burada “aydınlanma” “başkasının rehberliği olmadan kendi kafanı kullanabilme”,         herhangi bir şey hakkında, bu arada değer ve değerler konusunda da– “kendi adına yargıda bulunma” olarak anlaşılıyor.

Laiklik veya sekülarizasyon (çağdaşlaşma), aydınlanmanın getirdiği düşüncelerdendir. “Secular” etimolojik olarak “çağa uygun olan” anlamına geliyor (Türkçede çok açık görülebilen bu nokta, Batı dillerinde o kadar açık görünmüyor).

Kant’ın bu aydınlanma anlayışının, “rasyonalite” ya da “Batı rasyonalitesi” denilenle pek ilgili görünmüyor. Bunlar daha ziyade, Hegel’in “akıl” anlayışıyla, aynı zamanda da Comte’un pozitivizmiyle ilgili görünüyor –ki bu sonuncusuna göre, insan düşüncesi üç aşamadan geçerek olgunluğuna erişiyor. Bu olgunluğa insan, doğa fenomenlerini teolojik veya metafizik bir şekilde açıklamakla değil, gözlem ve deneyle ya da “pozitif bilimle” açıklama aşamasına varınca ulaşıyor.

Tarihsel bir dönem olarak modernite, bütün bu anlayışları kapsıyor. Ne var ki, yüzyılımızın ikinci yarısına rengini vermiş olan gerek pragmatizmin gerekse Marksizm’in –her ikisinin de– arkasında aydınlanmayı değil, yukarıda sözünü ettiğim anlamda rasyonaliteyi ya da “Batı rasyonalitesi” denileni buluyoruz. Bir dünya görüşü ve ideolojisi olarak pragmatizmin insan ve ahlâk anlayışında, insana birbiriyle bağdaşmayan iki değer biçmenin bir araya getirilmiş olduğunu görüyoruz ki, her ikisi de insanın olanaklarını dengesiz bir biçimde değerlendiren dinli ve pozitivist insan anlayışları… Pragmatizmin motto’ları arasında çoğulculuğu ve hoşgörüyü görüyoruz ve bu hoşgörü (tolerans) aydınlanmanın anladığı anlamda değil, W. James’in “koridoru” olarak anlaşılıyor. Diğer yandan, Marksist dünya görüşünün kaynağından –yani yüz elli yıl önce Marx’ın geliştirdiği düşüncelerden, Marx’ın insan ve değerlik anlayışından kopmuş olduğunu ve farkına varılmadan pozitivizmin insan anlayışıyla ve “değer ötesi” (value free) bilim ve eylemle birleştirilmiş olduğunu görüyoruz.

Böylece görüyoruz ki, 20. yüzyılın düşünce iklimine damgalarını vurmuş olan bu iki ideolojinin, diğer her bakımdan farklı olmakla birlikte, a) aynı pozitivist ya da metafiziğe karşı olan dünya görüşünü, “bilimsel dünya görüşü” denen dünya görüşünü; b) aynı pozitivist insan anlayışını, yüzü silinmiş insan dediğim insan anlayışını ve c) eylemle ilgili aynı üst-ilkeyi, “her şey yapılabilir” ilkesini paylaşıyorlar.

Şimdi de bu “bilimsel dünya görüşü”nün nasıl bir görüş olduğuna bakalım; çünkü modernitenin sigaya çekilmesinin bu dünya görüşüyle ilgili olduğu görünüyor. Burada bunun en son biçimine –yine de 60-70 yıl eski olan biçimine– 1929’da Viyana Çevresi tarafından dile getirilen biçimine bakalım. Viyana’da kaldığı için Moritz Schlick’e minnet armağanı olarak sunulan, Hans Hahn, Otto Neurath ve Rudolf Carnap tarafından imzalanan, benim “Viyana Çevresi Manifestosu” dediğim manifestoda, başka şeyler arasında şunları da okuyoruz:

“Bilimsel dünya görüşünün belli başlı özelliği, kendi tezleri olmasından çok, temel tutumudur, görüş açılarıdır ve araştırmaları yöneltmek istediği yöndür. Önümüzde duran hedef birleştirilmiş bilimdir (unified science), kavramlardan oluşan tam bir sistemdir (total system of concepts). Bilimsel dünya görüşü çözülmez bilmece diye bir şey bilmez. Felsefeye düşen iş, problemlerin ve ifadelerin açıklığa kavuşturulmasıdır; özel “felsefî” bildirimler ortaya koymak değil. Bu açıklığa kavuşturmanın metodu “mantıksal çözümleme”dir. Bilimsel dünya görüşünün, kendine özgü “iki ana özelliği vardır: İlki, deneyci ve pozitivisttir; yalnızca deneyden bilgi vardır, bu bilgi de doğrudan doğruya verilere dayanır. Bu ise meşru bilimin içeriğinin sınırlarını çizer.

 İkinci olarak, bilimsel dünya görüşünün özelliğini oluşturan belirli bir metodu, yani mantıksal çözümlemeyi uygulamasıdır. Böyle bir çözümleme, bütün kavramlar için gerçekleştirildiği takdirde, bütün kavramlar “redüktif (indirgen) bir sistem” olarak düzenlenebilir, “konstitütif bir teori” olarak düzenlenebilir”.

“Bilimsel dünya görüşünün temsilcileri, yalın insan deneyiminin sağlam zeminine ayaklarını basıyorlar. Emin bir şekilde, binyılların metafizik ve teolojik yıkıntılarını ortadan kaldırma görevini üstlenmiş bulunuyorlar. Bugün birçok derneklerde ve sektlerde, kitaplarda ve gazetelerde, konuşmalarda ve üniversite derslerinde görülen metafizik ve teoloji öğretilerinin, şu andaki sosyal ve ekonomik mücadelelerine dayandığı görülüyor. Savaşanların bir grubu, geleneksel sosyal anlayışlara sıkı sıkıya tutunarak, içerikleri çoktan aşılmış olan geleneksel metafizik ve teolojik tutumları geliştiriyor; oysa başka bir grup, özellikle Orta Avrupa’da, modern çağı karşılıyor, bu görüşleri reddediyor ve deneysel bilimden yana çıkıyor. Bu gelişme, gitgide daha çok makine kullanan ve metafizik düşüncelere yer bırakmayan modern üretim süreciyle de ilgilidir. Böylece, bilimsel dünya görüşü gitgide daha çok, kişisel ve kamusal yaşama, eğitime, mimariye nüfuz ediyor ve ekonomik ve sosyal yaşamın rasyonel ilkelere göre biçimlendirilmesine yol açıyor. Bilimsel dünya görüşü, hayata hizmet ediyor, hayat da onu kabul ediyor”.

Bunlar neopozitivist “manifesto”nun son cümleleridir. İşte bunlarda, “bilimsel dünya görüşü” denilen görüşü ve onun “değer-dışı” saydığı biliminin kabullerini ve beklentilerini görüyoruz. İşte, “rasyonalite”nin eşleştirildiği dünya görüşü budur; Batı rasyonalitesi –yani bir rasyonalite– olduğu ya da birçokları arasında bir tane olduğu söylenen ve karşı çıkılan dünya görüşü budur. Modernitenin eleştirisi –ya da Batı rasyonalitesinin eleştirisi– yapılırken göz önünde bulundurduğu, bu dünya görüşü olsa gerek.

Böylece, eğer rasyonalite ile (bilimsel dünya görüşü) ile Batı rasyonalitesinin bu yanlış eşleştirilmesine bakarsak; kendi başına doğru bir iddia karşısında, ama yanlış bir eşleştirme ve en azından yanlış bir sonuca karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Yani bilimsel dünya görüşünün gerçekten de dünya görüşlerinden bir tanesi olduğunu görüyoruz, ama aynı zamanda rasyonaliteyle (rasyonel olmayla) eşleştirilmesinin yanlış olduğunu ve bu eşleştirmeden çıkarılan sonucun –yani birçok rasyonalitenin olduğu iddiasının da– yanlış olduğunu, ama pek çok dünya görüşünün olduğunun da doğru olduğunu görüyoruz.

Şimdi, rasyonalite veya rasyonel olma ne demektir? Rasyonel olma; “ratio’ya, akla uygun olma” demektir. O zaman da “akıl nedir?” sorusu ortaya çıkıyor. Akıl insansal bir yetenektir; felsefe tarihinde ona çeşitli işlevler atfedildi. Filozoflar teorik, pratik, teknik, diyalektik vb. akıl(lar)dan söz ediyor.

Platon’dan Sartre’a kadar akla yüklenen bu çeşitli işlevlere baktığımızda, aklın, formel bir yetenek –verilen öncülleri aklın ilkeleri denilen ilkelere göre bağlantılayan bir yetenek; ya da verili öncüllerden, ama bilgisel özellikleri dolayısıyla değeri çok farklı olan öncüllerden– çeşitli yollar izleyerek sonuç çıkarma yeteneği olarak görüldüğünü saptayabiliyoruz.

Rasyonalite ve rasyonalitelerle ilgili tartışmalar ise, akıl ya da akıl yürütme konusunda değil, akıl yürütmenin öncülleriyle veya temellendirmelerde dayanılan önermelerle ilgili oluyor: Bir savın metafizik olmayan temellendirilmesi veya açıklaması “rasyonel” sayılıyor. “Metafizik olmayan”dan ise çeşit çeşit şeyler anlaşılıyor.

Ne var ki akıl yürütmelerde kullanılan öncüllere, bilgisel özellikleri bakımından baktığımızda, bunlardan bazılarının bilgiler olduğunu –yani o önermeleri ortaya koyandan bağımsız olan bir objesi bulunduğunu–, bazılarının ise bir düşünceyi –örneğin bir gerekliliği– dile getirdiğini, bu düşüncelerin de kimi zaman bilgi olan, kimi zaman bilgi olmayan başka önermelerden türetildiğini görüyoruz. Unutmamak gerekir ki, bilgi dediğimiz, yalnızca doğayla (dış dünyayla) ilgili değildir. Her şey, bütün insan ürünleri de –fikirler, kavramlar, değerler, eylemler, etkinlikler de– bilme konusu yapılabilir ve haklarında bilgi, doğrulanabilir-yanlışlanabilir olan bilgi üretilebilir.

Neopozitivizm (ya da mantıksal ampirizm) bütün bilgiyi doğrudan doğruya veri olan (duyu verisi olan) önermelere indirgedi. Bu önermeler bilgidir şüphesiz, ama tek bunlar bilgi değildir. Bu indirgemeden de, insanla ilgili bütün alanlara bir yaklaşım oluşturdu. İşte bu yaklaşımdır, “bilimsel dünya görüşü” denilen. Bu yaklaşım da, bugün modernite adıyla eleştirilen rasyonalite ile sonra da Batı rasyonalitesi ile eşleştirildi. Ne var ki bu eleştiri de, neopozitivizmin “değer dışı” yaklaşımını paylaşıyor.

Değer ve değerlere ilişkin felsefî bilgi eksikliği ve değerin değer yargılarıyla, değerlerin de normlarla eşitleştirilmesi, rasyonaliteyi sorgulamaya götüren başka bir nedendir (ama bunun üzerinde durmayacağım burada).

Böylece, tarihsel bir dönem olarak modernitenin –laiklik, insan onuru, insan hakları gibi fikirleri üretmiş aydınlanmayı da kapsayan modernitenin– aydınlanmayı en son yaygın dünya görüşü ve insan anlayışıyla sık eleştirmesi, Batıda bazı düşünürleri –çoğu Fransız olan düşünürleri– “modernite”yi eleştirmeye, kimilerini reddetmeye, kimilerini de onu gözden geçirmek gerektiği düşüncesine götürmüştür.

İşte, bir dünya görüşü olarak bilim ve sonuçları (epistemolojide bilgi objesinin tamamen yitirilmesi ve sonuçları) ve değer ile değerler konusunda felsefî bilgi eksikliği, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve ondan sonra olup biten olayların sonuçlarıyla (dünya problemleri ya da kirlilik, global problemler denilen problemler) silahlanma yarışı vb.) bir araya gelerek, Batıda rasyonaliteye olan inancı, dünya düzeyinde de “Batı rasyonalitesi”ne inancı sarsmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerin (eski adıyla Üçüncü Dünyanın) entelektüel ve siyasal tartışmalara gitgide daha çok katılması da bu değişiklikte rol oynamıştır.

Bir bütün olarak dünyamızın bugünkü durumuna baktığımızda, diyebiliriz ki, pozitivist insan imgesi –aydınlanmanın değil, pozitivizmin imgesi– “yüzü silinmiş insan” imgesi, farklı ama birbiriyle ilgili eleştirilere götürmüştür. Buluştukları-kesiştikleri nokta, bir dünya görüşü olarak bilimi sorgulamalarıdır. Hepsinin arka plânında da insan ve değer sorunları bulunuyor.

“Çağımız insanının durumu”nu, modern dünyadaki görünümünü çizmeye çalışan Hannah Arendt’e göre de, insanın “yabancılaşma”sının birçok nedeni olmakla birlikte, en önemli nedeni, yarattıkları etkiler bakımından bilimsel çalışmalar ve amaçlarıdır. Günümüz insanı, bilimsel ve teknik gelişmeleri kullanarak, adeta geçmiş yüzyılların hayalini gerçekleştirmeye –“insanlık durumu”ndan kurtulmaya– çalışıyor. Bu düşüncesini de Hannah Arendt, günümüz insanının kendine koyduğu amaçlara bakarak yapıyor. Bu amaçlardan biri, hep doğal olanın ötesine uzanmaya çalışan bilimle ilgilidir: Bilim, yaşamı yapay hale getirmekte ve insanı doğal olana bağlayan bağı koparmaktadır. Örneğin bir deney tüpünde çocuk yaratmak isteği, insanın kendi “durumuna” başkaldırma olarak görülebilir. Hannah Arendt, günümüz bilimini bu nedenden dolayı –yapay olanı yaratma tutkusundan dolayı– problematik görür.

Şu anda yaşadıklarımız ise, pozitivist insan ve dünya görüşüne karşı dünya düzeyinde bir başkaldırmadır. Ne var ki bu başkaldırma, felsefî değer bilgisiyle beslenmediğinden, günümüz insanları için zararlı yönlere doğru gelişiyor: doğa-ötesi güçlere sarılma anlamında metafizik eğilimler gitgide yayılıyor; insanların insan olarak olanaklarını geliştirmeye ket vuran görüşler –dinsel, kültürel görüşler– “bütün kültürlere eşit saygı” motto’sundan yararlanarak mesafe kazanıyor. Karşılaştığımız global problemleri çözmek için de sadece sonuçlarıyla uğraşıyoruz; onları ortaya çıkarmış nedenlere (arkalarındaki fikirlere) bakmıyoruz; dolaysıyla onlardan öğrenebileceklerimizi öğrenemiyoruz.

Böylece, diyebilirim ki, hangi anlamda olursa olsun moderniteyi savunmak veya reddetmekten çok, ya da hangi anlamda olursa olsun modernizasyonu savunmak veya reddetmekten çok, felsefî bilgiye ihtiyacımız vardır. Yeni bir epistemolojiye; ama bilim ile metafizik arasında fark yapan bir epistemolojiye değil, bilgi ile insanın diğer düşünsel ürünleri arasında fark yapan bir epistemolojiye. Fiziksel olan ile metafiziksel olan arasında fark yapan bir ontolojiye değil, var olanları var olanın bir tek çeşidine indirgemeyen bir ontolojiye ihtiyacımız var. İnsan anlayışları ve imgelerimizle uğraşan bir antropolojiye değil, insanın özelliklerinin ve bu arada olanaklarının bilgisini ortaya koyan bir antropolojiye ihtiyacımız var ve ne normatif ne de meta-etik olan ve bu yaklaşımların ötesinde insanın bir fenomeni olarak etik fenomenini bilme konusu yapan bir etiğe ihtiyacımız var.

Bunların sağlayabildiği olanaklarla günümüz problemleri bugünkünden farklı bir bakışla ele alınabilir ve çözümler üretilebilir.

21. yüzyılın eşiğinde dünya düzeyinde gördüğümüz felsefeye dönüşün, ona bağlanan umutları bir yere kadar karşılayabilmesi için, ayrıca felsefenin de kendini silkelemesi ve gözlerini dünyaya açması yararlı olur.