Modernist Kültürde Ölüm

Sayı 95 Kasım – Aralık 2020

Öz

Bu makalenin sorunsalı, insanın toplumsal tarihi boyunca ölüm olgusunu algılama ve karşılama biçimlerinin sürekli değişimine dikkat çekmek ve buradan hareketle ölümün, günümüz modern sanayi toplumlarının kültüründe nasıl bir çehreye dönüştüğünü tartışmaktır. İnsanın ölümü yorumlaması ve ölüm karşısında takındığı tutum, onun nasıl bir coğrafyada, nasıl bir inanç ikliminde, nasıl bir ekonomik, politik ve kültürel yapılanma biçiminde olduğu ile ilgilidir. Tüm bunlara bir de insanın bireysel olarak ölümü sorgulayışı, ölüm olgusunu felsefi anlamda irdeleyişi eklenmelidir. Ölüm, insanın bilinç kazanmasıyla birlikte zihnini kurcalayan bir olgudur çünkü doğmuş olan her canlı, hayatının bir noktasında ölümün gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Bilinen ilk yazılı destandan itibaren ölüm konusu tartışılmış, çok sayıda filozof ölüm üzerine fikirlerini kaleme almıştır. Ölüme karşı genel tutumlar her çağın ve toplumsal kültürün ruhuna göre değişmiştir. Modern toplum ise, mezarlıkları şehir merkezlerinin dışına taşırken, esasında “ölüm” fikrini yavaş yavaş hayatın bütününden dışarı atmakta, kısacası yok saymaktadır. Hatta ölüler cenaze evleri aracılığıyla, kapitalist kültüre uygun şekilde süslenmekte, matem süreci metalaşmakta, dolayısıyla tam olarak gösteri ve tüketim toplumu mantığında bir veda töreni, paket halinde yas tutan haneye satılmaktadır. Bunun yanı sıra geleneksel ve yeni kitle iletişim araçlarında yaşlanmak hor görülüp, gençlik yüceltilerek, insanların ölümlü olduğu hakikati yadsınmak istenmektedir. Oysaki bireylerin eylemlerini, kararlarını, günlük pratiklerini sorgulayabilmesi ve sahih bir yaşam sürdürebilmesi için, öncelikle ölümlü oldukları gerçeğiyle hayata bakmaları gerekmektedir.

Anahtar Kelimeler: Modernist kültür, ölüm, yaşam, modern toplum

 

Death in Modernist Culture

Abstract

The problematic of this article is to draw attention to the constant manner change of perceiving and interpreting the phenomenon of death throughout social history and through this, to discuss what type of a figure the phenomenon of death transformed into in modern industrial societies. Death is a phenomenon that has been preoccupying human’s mind since human beings have acquired awareness. From the first known written epic, the subject of death have been discussed, and most philosophers have put forward their thoughts over death. Nevertheless, modern societies gradually removed the idea of death from people’s lives by moving the cemeteries out of the downtown. In our age, the dead bodies are beautified, the process of mourning is commodified, therefore, a farewell ceremony in the logic of society of the spectacle and consumer society is sold to the mourning house in a package. Additionally, aging falls into contempt in mass media, so, youth is glorified. Thus, people deny the fact that they are mortal. However, in order for people to question their actions, decisions, daily practices and to lead an authentic life, they must first look at life through their mortality.

Keywords: Modernist culture, death, life, modern society

Giriş

Ölüm olgusu ve çocukların tıp oyunu, kimi yönlerden birbirine benzemektedir. İkisinin de adı geçtiği andan itibaren bir süre konuşulmamaktadır. Ölmek üzere olan biri karşısında genellikle kişiler, böyle bir olguyu yok saymaya devam etmekte, suskunluk sarmalına girmektedir. Üstelik o derece ki, kimi zaman bireyler sağlıklı bir yas tutma sürecini dahi yaşayamamaktadır. Ölmüş birinin ardından, bu olayın canlıların dünyasından hızla uzaklaştırılması, modern toplumlara özgü bir tutumdur. İnsanlara sormaya kalkılsa, herkes öleceğini bildiğini söyleyecektir. Ancak kozmik zamanla kıyaslandığında bir kelebeğin ömründen bile katbekat kısa olan şu hayatın sonu hakkında kimse doğru düzgün bir fikir zikredemeyecektir. Çünkü ölüm, aynı zamanda kötü kodlanmış bir kelimedir. Hatta denilebilir ki, vefat eden kişinin ardından gerçekleştirilen tüm ritüeller, bu korku dolu gerçekliği yatıştırmak, bastırmak adına da yapılmaktadır. Biraz ileri gidersek, çoğu inançta da, duaların, defin yöntemlerinin ölüden ziyade kalanların yüreğine su serpmek ve görevlerini yaptıklarına dair “iyi” hissetmelerini sağlamak için olduğu söylenebilmektedir. Dilimize yerleşen “hayat devam ediyor” yahut “ölen ile ölünmez” gibi sözlerse, yaşayanlardan, ölen kişiyi ve yas sürecini hızlıca terk etmesini talep etmektedir. Oysaki sağlıklı ve zamanında yaşanamayan bir matem sürecinin travmaları, kişiyi gelecek yaşlarında bir suçluluk duygusuna da sürükleyebilmektedir.

İnternet ve yeni medyanın hayatımızda kuşatmadığı alan kalmamasıyla birlikte, ölümün iyice kapı dışarı edildiği görülmektedir. Hatta ölümü çağrıştıran imgeler de –örneğin bunların başında kuşkusuz yaşlanmak gelmektedir– toplumdan bir bir kovulmaktadır. Oysa eski topluluklarda yaşlılık, genellikle bilgeliği simgelemektedir. Dolayısıyla asil bir yanı da bulunmaktadır. Şimdi televizyonu açtığımızda veyahut sosyal mecraları takip ederken gördüğümüz binlerce botokslu ünlü, adeta bize yaşlanmanın büyük bir hata olacağını söylemektedir (Atay, 2018, s. 101-105). Vakıa toplumlar da kurdukları düzen ile yaşlılara ve yaşlılığa fırsat tanımamaktadır.

Günümüzde öldürmekle bilgisayar oyunlarında tanışan, ölüm bahsi çevresinde her zaman saklanan, dünyanın merkezini kendisi zanneden, yaşlıyı bilge veyahut en azından tecrübe sahibi olan değil de, artık tabiri caizse işe yaramaz, hor gören bir nesil ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte yaşlıları dışına atan, hem de bunu oldukça gaddarca bir yöntemle, sokağa bile çıkmalarına izin vermeyerek[1] sağlayan bir toplum düzeni görülmektedir. Kalabalık metropollerde geçitler, sokaklar, yürüyen merdivenler dardır ve yayalar daima, hızla akan bir trafik halindedir. Bir gün herkesin yaşlanacağı gerçeği söz konusu olsa da, toplumdaki düzenin yaşlı bireyler için de uygun hale getirilmesi gerektiği yadsınmaktadır. Çünkü gösteri toplumu nasıl ki, kırışık bir cilt ya da beyaz bir saç gördüğü anda gerek cerrahi gerekse başka yöntemler ile bunu derhal gizlemekteyse; toplumdaki yaşlıları da evlerine kapatarak saklamayı amaçlamaktadır. İşte ölüm mevzubahis olduğunda ne yazık ki Diderot’un da (2013, s. 49) söylediği gibi: “Hoşumuza giden yalanlar avuç avuç yutulmakta ama acı gerçekler yudum yudum içilmektedir.”[2]

Ölümünü düşünmeyen kimsenin, erdemli bir yaşama da sahip çıkamayacağını ileri sürerek bu konu ele alınacaktır. Ölümü yeni bir bakışla kavramak adına, “ölüm olgusunu” tarihselliğinde ele almak ve onun üzerini örten gösteri ile tüketim ideolojisinin perdesini aralamak gerekmektedir.

 

Gılgamış: Ölmek İstemeyen Yüce İnsan

Ölüm ve ölümsüzlük bahsi, tarihin başından beri insan zihnini meşgul etmiştir zira bu tema Mezopotamya’da ortaya çıkan tarihteki ilk yazılı destan olan, Gılgamış Destanı’nda dahi geçmektedir. Gılgamış Destanı’nın büyük bir kısmı Akadca çivi yazısıyla kazılmış, on iki tabletten oluşmaktadır. Destanda, kahraman merkezli bir anlatı vardır ve Gılgamış’ın başından geçen olaylar konu edilmektedir (Bottéro, 2010).

Gılgamış, Uruk kentini görkemli surlarla çeviren acımasız ve güçlü bir kraldır. Onunla başa çıkması için, Tanrıça Aruru kilden bir adam yoğurur: Enkidu. Gün gelir ikisi kapışır, yenişemez ve sonra dost olurlar. İki kudretli arkadaş olan Gılgamış ile Enkidu, insanlara düşman yaratıkları yok ederek dünya düzenini kurmaya çalışır. Bir gün Gılgamış ve Enkidu ormana gider, dev Humbaba’yla boğuşur ve onu öldürürler. Ardından Gök Boğası’nı da alt ederler. Tanrılar, hem Humbaba hem de Gök Boğası’nı katleden Enkidu’yu ölüme mahkûm eder. Onu ölü halde gören Gılgamış şöyle haykırır: “Kardeşim, canım kardeşim! Nedir seni alan bu uyku! Sen şimdi karanlıklardasın. Artık duymuyorsun beni. Ah, ben de mi bir gün böyle olacağım? Demek ki ölümün eşiğinden geçerek, ölüler arasına yerleşeceğim.” Gılgamış, Enkidu’nun cesedi önünde korkunç bir ölüm korkusuna kapılır. Arkadaşının ölümüne tanıklık eden Gılgamış, böylece kendi ölümlülüğüyle de burun buruna gelmiştir. Dolayısıyla tek çare olarak, “ölümsüz yaşamı” aramak için yollara düşer. Ona Ut-Napiştim’i[3] bulmasını söylerler. Gılgamış, hayat ve ölümün muammalarını çözmek, ölümsüzlüğün sırrını elde etmek için atası Ut-Napiştim’e başvurmaya karar verir (Gılgamış Destanı, 2016). Oysaki Gılgamış’ın bu yolculuk sonunda elde edeceği tek şey, bilgelik olacaktır.

Gılgamış, birçok güçlüğün üstesinden gelerek, Ut-Napiştim’in bulunduğu Ölümsüzlük Ülkesi’ne, Dilmun’a varır. Ut-Napiştim, Tufan serüvenini anlatır Gılgamış’a. Onu, bir güçlülük sınavından geçirir, test eder. Ardından zavallılığına acır. “Denizin dibinde dikenli bir ot var, inip bulabilirsen ölümsüzlüğünü elde edersin,” der. Gılgamış iner denizin dibine, otu da bulur, yukarı çıkarır ama çok geçmeden bir yılana otu kaptırır (Gılgamış Destanı, 2016).

İlk yazılış tarihi M.Ö. 2500 ila 3000 yılları arasında olduğu tahmin edilen destanın üzerinden yaklaşık olarak beş bin sene geçmiştir. Ancak buna rağmen Gılgamış’ın hâlâ anlaşılabilen özlemleri, insanlığın ortak duygularını, korkularını paylaşmasından ileri gelmektedir. Yaşanmaya değer[4] hayatlar da, ölümsüzlükten ziyade aslında hakikatin susuzluğunu çekecek, Gılgamış gibi bin bir maceraya atılarak ömrü boyunca onu arayacak, bazen bulduğunu sandığında elinden kaçıracak ama en sonunda hakikat yolunda yaşamını tamamlayacaktır.

Ölüm Üzerine Düşünceler

Platon’un diyaloglarında belirttiği üzere Sokrates için güç olan ölümden değil, kötülükten kaçınmaktır. Hatta kötülük yapmaktansa, görmeyi ve yanlış olacağını düşündüğü bir yaşamı sürdürmek yerine ölüme göğüs gerdiği bilinmektedir (Platon, 2019), zira ölümle tehdit edilip, Atina’yı terk etmesi veyahut sorgulayıcı sözlerinden vazgeçmesi istense bile, Sokrates her ikisini de reddetmiştir. Üstelik idam cezasıyla suçlu addedilmemek adına, baldıran zehri içmeyi göze alabilmiştir. Hatta Phaidon diyaloğunda Sokrates’in ölümden ne öğrenebileceğini görmek için bile, onu deneyimlemeyebileceğini dile getirdiği yazılmaktadır.

Phaidon diyaloğu, Sokrates’in ölüme bakış açısını tüm açıklığıyla öğrendiğimiz bir kaynaktır. Sokrates’e göre insan, yaşam içerisinde ihtiyaçlarından dolayı mal ve mülk sahibi olmak peşinde koşmaktadır. Şayet bilgelik ağır gelse ve kişi filozof olmayı seçse dahi, hakikati kavrama olasılığı azdır. Çünkü bu sefer de “teninin”, duyularının yanlış izlenimlerinin onu aldatma olasılığı mevcuttur. Ayrıca Sokrates’e göre sınırlı bir varlık (tıpkı Kant’ın numenlerin bilinemeyeceğini söylemesi gibi), sonsuzun bilgisine zaten ulaşamayacaktır. Öyleyse bilgelik peşinde olan kişi için, hakikati bilebilecek olma olasılığı bir kutlama sebebidir. Ayrıca Sokrates hâlihazırda hayatını kendi içsel buyruğu (belirttiği gibi daimon’unu dinlemiştir) üzerine yaşamıştır. Son yolculuğuna yaklaşırken orada bulunanlar, Sokrates’in ölümü ele alış yaklaşımı nedeniyle korku ya da keder gibi duygulara kapılmadıklarını söylemektedir. Sokrates ise ölüm hakkında şunları dile getirmektedir:

 

“Gerçek filozofların ölmeye çalışmaları, bütün insanlar içinde de en az onların ölümden korkmaları bir hakikattir. Gerçekten filozoflar ne şekilde olursa olsun, tenlerinden tiksiniyorlarsa, ruhlarının tenden uzak, kendileriyle baş başa kalmasını istiyorlarsa, bu an gelip çatınca, korkmaları, kızmaları mantıksızlık olmaz mı? Evet, bütün ömürleri boyunca istedikleri şeye varır varmaz bulacaklarını umdukları yere neşe ile gitmemek saçma değil de ne nedir? Çünkü onlar bilgeliği seviyorlardı, diledikleri de tiksindikleri tenden kurtulmaktı. Birçok insanlar, kaybettikleri sevgililerini, eşlerini, çocuklarını görmek, onlarla beraber yaşamak umudu ile isteye isteye Hades’e gidiyor. Bilgeliği gerçekten seven, ona ancak Hades’te kavuşacağına kuvvetle inanan kimse, öldüğü için hiddetlenmeyecek ve öbür dünyaya neşe ile gitmeyecek midir?” (Platon, 1989).

Ayrıca Sokrates’in, Anaksagoras’ın öğretilerini dinlediği bilinmektedir. Anaksagoras, hiçbir şeyin meydana gelmediği gibi ölmeyeceğini savunmaktadır. Ona göre meydana gelmek, karışıp birleşmek; yok olmaya ise ayrılmak denilmelidir. Bir bakıma “hiçten hiç çıkar; yokluk diye bir şey yoktur” şeklinde ifade edilebilecek olan Parmenides’in görüşünü devam ettirmektedir. Ancak Anaksagoras “nous” kavramını ortaya koymaktadır. Nous ise kendi kendisinin varoluş sebebidir (Kranz, 2014, s. 153-159). Dolayısıyla Sokrates, ölümü zaten nihai bir son olarak ele almamıştır. Yok olma gibi bir korkusu da mevcut değildir, belki de ancak bu çerçevede değerlendirince, Sokrates’in ölümü tecrübe bile etme arzusu anlaşılabilmektedir.

Sokrates’in mirasını bölüşen Stoacılar ve Epikürcülere gelindiğinde, her iki felsefi akımın da Sokrates’i iç huzura kavuşmuş bir birey olarak gördüğüne tanıklık edilmektedir. Sadece mutluluğun sırrını (Stoacılar için erdem; Epikürcüler için haz diyebiliriz) farklı yorumlamışlardır (Cornford, 2015, s. 68). Cicero, Seneca ya da Marcus Aurelius’un ağırlıklı olarak ilgilendiği konular arasında; yaşamın kısalığı, yaşlılık ve kaçınılmaz olan ölüm gösterilebilmektedir. Sözgelimi Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle sormaktadır (2012, s. 84): “Günün birinde nasıl toprak olacağımdan başka bir şey niçin ilgilendirsin beni?”

Cicero ise Sokrates’in öğretilerine kulak vermekte ve “kusursuzluk derecesinde erdemli olma işini kusursuzca yerine getirmeye çalışan bir insanın ömrü kısa sayılmaz” demektedir (2014, s. 110). Bu noktada bireyin yaşamına ve topluma karşı duyduğu sorumluluk öne çıkmaktadır. Çünkü günlerini ziyan etmeyen insanın ömrü, uzunluğu ya da kısalığıyla ölçülmemektedir. Seneca da hayatın kısalığından ziyade, insanların zamanını heba ettiğine dikkat çekmektedir: “Birinin kırışıklıkları ve aklaşmış saçlarından uzun bir yaşam sürdüğü çıkarımını yapmanın yanlıştır, çünkü o kişi uzun bir deniz yolculuğu yapmamış, yalnızca uzun süre savrulup durmuştur” (Seneca, 2018, s. 55). Seneca, kendi kendisine talip olan her insanın görevi diyebileceğimiz, yolculuğa çıkma çağrısını dillendirmektedir.

Yalnızca haz ve para peşinde koşmanın insanları asla tam anlamıyla tatmin etmeyeceğini düşünen Augustinus, İtiraflar adlı eserinde: “Oysa bırakın bilgeliği keşfetmeyi, sadece onu araştırmaya girişmek bile dünyanın bütün hazinelerini, bütün krallıklarını ve her an emrinize amade bekleyen bütün bedensel zevkleri keşfetmeye bedeldir” diyerek (2010, s. 243), yaşamın bilgelik yolunda geçmesi gerektiğini salık vermektedir. Muhtemelen felsefe tarihi içerisinde ölümle ilgili en meşhur söz olan “ben varsam, ölüm yoktur; ölüm geldiğinde de artık ben yokum” önermesi Epikür tarafından ileri sürülmüştür.

Pascal, insanın sonsuzluk ve hiçlik uçurumları arasında yürüdüğüne dikkat çekmektedir. Kâinat içerisinde insanı tartmakta ve “sonsuzluk içinde insan nedir ki” diye sorgulamaktadır. Ona göre, buna benzer düşüncelere dalan herkes, kendi varlığından ürkecek, tanıklık ettiği harikalar karşısında, dehşet içerisinde titreyecektir (Pascal, 2019, s. 43). Görüldüğü üzere Pascal, ambivalans bir duygudan bahsetmektedir. Sonsuzluk karşısında varolan insan, bir taraftan ürkmekte öte yandan ise heyecana gark olmaktadır.

Pascal’e göre insan üç kademede yaşamaktadır: Tenler (Bedenler), Tinler (Akıl, Bilinç) ve Sevgi (Rahmet) basamağı. İnsanların çoğu, salt mutlu hissetmek adına, düşünmemeyi yeğlemekte ve uydurduğu eğlencelerle “tenler basamağında” yaşamını sürdürmektedir. Eğlencenin terk edilmesi halinde, ortaya çıkacak olan can sıkıntısı ise insanı aramaya, sorgulamaya koşacaktır (Hızır, 2007, s. 58-64). Çağımız düşünüldüğünde ise, eğlence kavramı bir başka boyut kazanmıştır. Bugün medya ve kapitalist sistem insanları durmaksızın eğlenceye koşmaktadır. Özellikle iş dışında saatlerin de günübirlik eğlencelerle endekslendiği görülmektedir.

Kierkegaard, başta kilisenin ve öteki insanların yarattığı “anlam” dünyasına dalmayı reddetmekte ve kişinin kendisini, kendi çabasıyla inşa etmesi gerektiğini söylemektedir. İnsanlara yaşamın sona ereceğini ve ölümün sesini, gündelik yaşam içerisinde duymalarını tavsiye etmektedir. Yazılarının ne kadar fazla ironi ve mizah unsurlarını barındırdığını bilen okuyucular, Kierkegaard’ın ölümü hatırlamasındaki kastının, yaşamı berbat etmek olmadığını bilmektedir. Kierkegaard, günlerin sonsuz olmadığı bilinciyle, hiçbir anı boşa geçirmemek gerektiğini; hayatın bizatihi kendisinin zenginleştirilmesi adına hatırlatmaktadır. Şayet ölüm geceye benzetilirse, yaşam gündüzdür; gece çalışamayacak halde olacaksak eğer, kişinin kendisi için yaşamını inşa etmesinin tam vaktidir (Ferguson, 2017, s. 106-107). Ancak bu da, kişinin seçme hürriyetinin sorumluluğu kavrayışını açmaktadır. Düşünürün kendi yaşamındaki olanaklara baktığı zaman, “özgürlüğün baş dönmesi” diye tabir edeceği durumun, onda kaygı uyandırdığını belirtmesi açısından ilgi çekicidir (Kaufmann, 2000, s. 15). Çünkü özgürlük, bir sorumluluk getirmektedir.

Schopenhauer’a göre yaşama istemi insanın en içsel özüdür. Fakat bu tek tek bireylerden ziyade yaşamın kendisini sürdürmesi isteğidir. Schopenhauer ölümden de korkmayı mantıklı bulmamaktadır zira doğumdan öncesi nasıl ki kişiyi dertlere, tasalara gark etmiyorsa; ölümden sonrası da ona göre kaygı verici olmamalıdır (Schopenhauer, 2014). Hayata karşı pesimist tutumuyla meşhur olan bu filozof, hatta hiç varolmamayı yeğlemekte ve şöyle söylemektedir (Schopenhauer, 2016, s. 204-205): “Mezarların kapısını çalsak ve ölülere yeniden dirilmek isteyip istemediklerini soracak olsak, hepsi de hayır dercesine başlarını sallarlardı.” Tam da bu noktada, Nietzsche’ye baktığımızda ise, Schopenhauer’dan etkilenmesine rağmen, amor fati (kader sevgisi) fikriyle ona karşı çıktığı görülmektedir.

İnsan, eğer yaşamına yön verebilecek kapasiteye, bir başka ifadeyle özgürlüğüne erişebilirse, onu meydana getiren tüm koşullara da minnettar kalacaktır. Kader sevgisi, olandan başkasını istememek demektir. Geçmişin pişmanlıkları veyahut geleceğin ümidi yerine, şimdide kalmak ve yaşamı sevgiyle, “evet” diye karşılamaktır (Ferry, 2020, s. 171). Yaşama “evet” demek, dolayısıyla da ölüme de “evet” diyebilmek anlamı taşımaktadır: “İnsandaki büyüklük için ifadem amor fati’dir: Başka bir şeyi istememek, ne ileriye ne geriye ne tüm bengiliğe doğru. Zorunlu olana ne yalnızca katlanmak, ne de gizlemek onu, aksine yalnızca sevmek…

Heidegger, insanları kitle toplumundan otantik bir yaşama çağırmaktadır. Gündelik hayatın içinde insanların duyduğu kaygı, esasında bir çağrıdır. Spesifik bir nesnesi olan korkudan farklı olan kaygı, nesnesizdir ve ölüm kaygısıdır. Heidegger’e göre insana çağrıyı yapansa, vicdanın ta kendisidir. Bu davet, insana kendisine geri dönmesi ve kendi olması fırsatını sunar (Heidegger, 2019). Ölüm ise, insana olanaklarını görme fırsatını vermektedir. İnsan, kendisinde kendisinin olanaklarını anlar ve onların peşinden koşmaya başlarsa; hayatı, otantik bir yaşama dönüşecektir. Levinas, Heidegger okumalarında şöyle söylemektedir : “Sonun işaret ettiği ölüm, ölümün bütün erimini ancak başkası için sorumluluğa dönüşürse layıkıyla tartabilir – bu sorumluluk aracılığıyla insan aslında kendi kendisini gerçekleştirir” (Levinas, 2014, s. 52).

Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde felsefenin cevaplaması gereken ilk sorunun yaşamın anlamına yönelik olduğunu belirtmektedir. Camus’ye göre bu dünyaya anlamdan yoksun biçimde fırlatılmışızdır ve bu onun tabiriyle saçma, absürt bir durumdur (Camus, 2010, s. 10-50). Anlamı verecek olan ise bizzat insanın kendisidir. Edebiyatımızın güzide şairlerinden Edip Cansever, “ben”in ayrımına varan bilincin, bir anlam da talep ettiğini Pesüs adlı şiirinde şu nahif dizeleriyle vurgulamaktadır:

…Ben, diyorum, demek oluyor ki bir anlamım vardı benim de

Düşünen bir şey olarak ve düşündüren

Ama korkarak söylüyorum, çok ağır bir yük gibi taşıyordum bunu da…

(Cansever, 2011, s. 414)

Zygmunt Bauman, ölmenin zorunlu olduğunu bilmenin, en görkemli insan projelerini bile küçük ve önemsiz, içi doldurulmuş ve saçma bir hale dönüştürebileceğini söylemektedir. Düşünüre göre, kültür, yaşamın kendi başına şiddetli ölçüde özlediği kalıcılığın peşindedir. Yaşamın anlamı nedir sorusuna ise, doldurulması gereken bir boşluk olarak bakmaktadır. “Doldurulmasını sağlayacak malzemenin çeşitliliğini hiçbir biçimde sınırlandırmayan bir boşluk.” Yani amaçlar ve anlam verili değildir, insan herhangi bir talimat kılavuzundan muaftır. Bu nedenle amaç seçilebilmekte, anlam yoktan yaratılabilmektedir (Bauman, 2018). Jean-Paul Sartre bu düşünceleri, şu ifadede özetlemektedir: “İnsan, özgürlüğe mahkûmdur” (Sartre, 2019). Sartre’a göre insan, kendi kendini seçmektedir bu sebeple de eylemlerinden sorumludur. Varoluşçuluğun işba noktalarından biri olan Sartre’a göre, varoluş özden önce gelmektedir. Manası ise, insanın varoluşunu önden tanımlayacak, onu belirli bir şablona sığdıracak hiçbir kalıbın yahut öğretinin olmamasıdır. Dolayısıyla insan yaptıklarıdır, bir oluştur. Benzetmeyle söyleyecek olursak, öldüğü zaman bütünlenecek olan bir projedir.

Milan Kundera, Ölümsüzlük adlı romanında ölümsüzlüğü ikiye ayırmaktadır: “İnsanlar ölümsüzlük karşısında eşit değildir. Bir küçük ölümsüzlük vardır. Bir insanın kendisini tanımış olanların kafasında yaşaması. Bir de büyük ölümsüzlük: Bir insanın kendisini tanımamış olanların kafasında yaşaması.” Kundera’nın söz ettiği ölümsüzlüğün, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne olan inançla hiçbir ilgisi yoktur. Söz konusu olan, başka bir ölümsüzlük, dindışı, ölümden sonra gelecek kuşakların akıllarında yer eden, kültüre özgü bir durumdur (Kundera, 1991, s. 60-61).

Gılgamış’ın evrensel özlemlerine tüm düşünürleri de ekleyince, aslında yine ilk sav pekişmektedir. İnsan sormalı, sorgulamalı ve hakikat peşinde geçmesi gereken bir ömre sahip çıkmalıdır. Ancak sınırlı aklıyla, sınırsız olanı kuşatmak isteyen insan, kimi zaman yenilgiyle karşılaşmaktadır. Nihayetinde insan haddini ve imkânlarını da bilmelidir. Ömer Hayyam, rubailerinden birinde bunu ifade etmektedir:

Varlığın sırları saklı senden, benden;

Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.

Bizimki perde arkasında dedikodu:

Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

(Hayyam, 2017, s. 13)

Ölüm, en başından beri insanın temel endişesi olagelmektedir. Özellikle anlamlı bir yaşamı gerçekleştiremeyen insan, suçluluk çekmekte ve bu duyguyla başa çıkmak için de kaçınma mekanizmaları geliştirmektedir. Ancak tam da bu sebepten kendisine daha fazla yabancılaşmasına neden olmaktadır. Çoğu kaygı, anksiyete yahut korkuların arkasında bile ölüm endişesinin türevlerini görmek mümkündür. Kimileri ise zamanı, tüketilmesi ve bitirilmesi gereken bir nesne gibi kullanmaktadır. Yaşamın tümü bir görevler dizisiymişçesine[5] yerine getirilmektedir (Geçtan, 2018, s. 152-160). Bunda kuşkusuz gündelik hayatın tüketime endeksli bir şekilde örgütlenmesini sağlayan ideolojinin ve yeni anlatının dili olan reklamcılığın payı bulunmaktadır (Lefebvre, 2016). Dolayısıyla kaçınma ve sorumluluk almama, huzursuzluğu gidermek için metalara başvurma reklamcılığın da desteklediği, bir hayat tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kişi varlığının anlamını bir hayal içinde yaşayıp, sadece tüketimle geçici bir doyum bulmaktadır.

Ölümlülük bilinci ise, bireylerde aynı zamanda bir farkındalık ve motivasyon doğurmaktadır. Mademki yaşam hakikati bulma yolunda sona erecektir, o halde insan ona verilen ömrü layığıyla kullanmalıdır. Belki birçok giz de çözülemeyecektir. Sonuçta bugün aklımızla bilemediğimiz hakikatleri, yarın ya da ölümden sonra elde edeceğimizi düşünmek, kim bilir belki de sadece beyhude bir inanıştır. Sokrates’in umutlarına karşı Hayyam’dan cevap gelmektedir:

Yaşamanın sırlarını bilseydin,

Ölümün sırlarını da çözerdin.

Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok,

Yarın, akılsız, neyi bileceksin?

(Hayyam, 2017, s. 7)

Genel olarak bakıldığında ölümün; kaygı yaratan, yadsınan ya da methiyeler dile getirilen, kayıtsız kalınması gereken, estetize edilen veyahut fetişleştirilen bir kavram olarak ele alındığı görülmektedir. Ne olursa olsun an, güzelliğini akıp gitmesine borçludur. Ölüme ve yaşama dair anlam arayışı, pozitivist bilim pratiğiyle ele alınacak bir bahis olmayıp, daha çok varoluşsal bir meseledir. Ölümü bilen, ancak onun bilincinde olan bir yaşam, yaşam sürecinin her anında ölümü yaşama ilmik ilmik katmaktadır. Dolayısıyla yaşamı bilinçli kılmaktadır. “Ölümü yaşamdan koparmamakta ama ölümün yaşamı kaplamasına da izin vermemektedir.” (Aruoba, 2011).

Usta yönetmen Wim Wenders’in Arzunun Kanatları[6] adlı başyapıtında, hüzün dolu bir melek olan Damiel, konumu gereği pasif bir izleyici olarak yaşama sadece uzaktan bakmaktadır. Damiel ölümlü olacağını bilse de, her şeye rağmen insan olmak ve bir kez olsun yağmur altında ıslanmak istemektedir. Sonuçta yaşamak, yalnızca ölüm hakikatiyle birlikte mümkündür. Yaşamaya layık olmak ise insanın başta kendine ödevidir. İşte bu gerçeği unutmamak ama yaşama da nüfuz etmek gerekmektedir. Bu düşünceyi Nazım Hikmet, “yetmişinde bile zeytin dikmeli[7] diyerek belirtmektedir. Düşündüğünü düşünen bir varlık olarak insan; kendisinin, yaşamının, başkasının ve evrenin farkına varabiliyorsa, bu belki de ancak “ölümlülük bilinciyle” ilişkilidir. Bunu bir bedel olarak ele alacak olursak, bu bilinci sırtlamak ise insanın başta kendisine karşı duyduğu bir sorumluluk haline gelmektedir.

Zamanın gelip geçiciliğinden dem vurup, hayatı beyhude görmek, yalnızca gündelik yaşam içerisindeki uğraşlarda kaybolmak veya durmaksızın ahiret inancıyla ömrün sona ermesini beklemek… Hiçbiri tek başına marifet gözükmemektir. Aristoteles’in ilkesini hatırlayacak olursak, “itidal, orta yoldur”. En makulü nefes alabildiğimiz sürece, bunun hakkını başta kendimize ve ardından insanlığa verebilmek peşinde gayret etmektir. Zamanı keşfeden insan için yarın, “sonsuzluk ve bir gün kadar[8] sürecektir.

 

Ölüm Karşısındaki Tutumlar

Gregory Zilboorg, ölüm korkusunun bir insanın zihinsel işleyişinde sürekli mevcut olamayacağını, aksi takdirde organizmanın işlevini yerine getiremeyeceğini dile getirmektedir (akt. Filiz, 2016): “Eğer sürekli bu korkunun bilincinde olunsaydı, normal olarak çalışamamamız gerekirdi. Hayatımızı birazcık huzurla sürdürebilmek için korku tamamen bastırılmalıdır. Bastırmak ise, sürekli bir kapalı tutma çabasını sürdürme anlamına da gelir ve asla içteki tedbirliliğimizi yumuşatmaz.” Gündelik yaşamda bastırmaya gayret ettiğimiz ölümle ilgili, bir de toplumsal anlayışlarımız ve pratiklerimiz bulunmaktadır. Tarih içerisinde toplumların ölüm karşısındaki tavırları dönüşmektedir. Bunun için de bir başka tarihçiye başvurmamız gerekmektedir.

Batı’da Ölümün Tarihi’ni yazan Philippe Ariès, aslında bu korkunun nasıl adım adım kapı dışarı edildiğini gözler önüne sermektedir. Yazar, ölümün dört görünümünü saptamaktadır; bunlar Ehlileştirilmiş Ölüm, “Kendi”nin Ölümü, “Sen”in Ölümü ve Yasaklanmış Ölüm’dür. Ortaçağdan günümüze kadar uzanan süre içerisinde, Batı ehlileştirilmiş bir ölüm anlayışından vahşi bir ölüm algılamasına geçmiştir.

Ariès Ehlileştirilmiş Ölüm derken, insanların ölümü kendilerine yakın, tabii ve hatta neredeyse dost olarak, yaşamın bir parçası saydıkları zamanları belirtmektedir. Ölümün bu biçimindeki görünümü yaklaşık bin yıllık bir dönemde gözlenmektedir. Merkezinde ise, doğanın düzenini ve insan türünün ortak yazgısını kabullenmenin bir veçhesini gösteren ölümle tanışıklık[9] bulunmaktadır. Ölüm bu dönemde belirli motiflerle kişiselleştirilmektedir; sözgelimi kum saati ya da elinde bir tırpan olan iskelet gibi. Ariès, ehlileştirilmiş ölümün özelliklerini şöyle açıklamaktadır: Ölecek kişi, bunu bilmektedir. Ölümünü yatarak, evde beklemektedir. Ölüm bu dönemde vefat edecek kişinin adeta bizzat başkanlık ettiği bir ritüel olarak; sahte davranışlardan ve abartılı duygu gösterilerinden uzak bir şekilde sürdürülmektedir. Kişi aynı zamanda kendi yargılanmasına da başkanlık etmektedir. Herkesle helalleşmekte, hesapları kendisi için bu dünyanın son gününde kapatmaktadır. Bu sebeple tören bir yanıyla kamusal nitelik taşımaktadır. İsteyen katılabilmekte, ölmekte olan kişinin odasına girebilmektedir. Hatta 18. yüzyıla kadar, ölmek üzere olan kişilerin odalarında birkaç çocuğun olmadığı[10] bir tasvir bulunmamaktadır. Genellikle kişinin ailesi, sevdikleri ve komşuları onu uğurlamaya gelmektedir (Ariès, 2015, s. 29-46)

Vahşi ölüm ise tam tersine, ölümün artık insanların korktukları, onu düşman saydıkları ve kendilerinden mümkün oldukça uzaklaştırmaya çalıştıkları zamanı imlemektedir. Yasak Ölüm, modern dünyadaki ölümdür. Artık sadece korkulan değil; utanılan, dışlanan ve bir bakıma yasaklanan bir olgu haline gelmiştir. Tıbbi uygulamaların içine boğulan, hastane ve bakımevlerinde saklanan[11], günlük hayata bulaşmaması için perdelenip örtülen günümüz ölüm olgusu, sanki yasaklanmaya çalışılmaktadır.

Kendi’nin Ölümü: Bu dönem 11. yüzyılda başlamıştır. Ölüm ile olan geleneksel tanışıklık (özellikle ehlileştirilmiş ölümde belirtilen nitelikler) ortadan kalkmasa da kısmen değişikliğe uğramıştır. Giderek dramatik ve kişisel bir anlam oluşmaya başlamıştır. Ariès bunu en çok her bireye ait olan mezarlarla (eskidense genellikle cesetler kiliseye teslim edilip, toplu, anonim mezarlar kazılmaktadır) ve mezarların kişiselleşmesiyle okumaktadır. Kişi, kendi ölümünde kendi varoluşunun gizlerini keşfetmeye başlamıştır. Her bireyin ölümü, yalnızca onun sorunu sayılmıştır. Ortaçağın son dönemlerine doğru ise insanlar dünyaya sadece kısa bir süre için geldiklerinin bilincine varmıştır (Ariès, 2015, s. 46-62).

Ortaçağda insanlara ölüm korkusuyla yüzleşmek için henüz kapatılmamış[12] olan delilik yardım etmiştir. Foucault, ölüm temasının 15. yüzyılın ikinci yarısına veya biraz daha ötelerine kadar tek başına hüküm sürdüğünü belirtmektedir. Dönemde; insanın sonu düşüncesi, zamanların sona ermesi, salgın hastalıklar (Kara Veba gibi) ve savaşlar hüküm sürmektedir. “İnsan varoluşunu şirazesinden çıkartan şey, bu sona eriş ve kimsenin kaçamadığı bu düzendir.” Ama bu endişe, deliliğin acı alaycılığı, ironisi sayesinde devrilebilmiştir. Delilik, ölümün ciddiyetini defetmektedir. İnsanı kaçınılmaz olarak hiç mertebesine indiren bir zorunluluktan, zaten başından itibaren varoluşun kendisinin bir hiç olduğu düşüncesinin seyrine geçilmiştir. Böylece ölüm önemsiz hale gelmektedir ve bir bakıma insanlar tarafından yeniden kucaklanabilmektedir: Ölümün yok etmesi hiçbir şey değildir, çünkü hayat, kendini beğenmişlikten, boş sözlerden, zil ve çıngırak gürültüsünden başka bir şey değildir. Kafatası haline dönüşecek olan baş, daha şimdiden boştur.” Delilik, ölümün daha şimdiden gelmiş halidir. Burada Foucault’nun vurguladığı, deliliğin, o dönem için bir anlamda ölüm korkusunu tasfiye etmiş olmasıdır (Foucault, 2017, s. 42-44).

Foucault’nun bahsettiği delilik ve hiçlik arasındaki bağ için en iyi örnek, Shakespeare’in Hamlet karakteridir. Ona herkes “delirmiş” gözüyle bakmaktadır. Hamlet’in ağzından “ölüm” eksik olmaz, “ölümlülük” düşüncesini biteviye dile getirmektedir. Bilindiği üzere kendi kendine konuşmakta, mezarlıkları gezmekte, kafatasıyla oynamaktadır. Hemen ardından da şu meşhur tiradı gelmektedir:

Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine kar
şı
Dur, yeter! Demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü!
Çünkü o ölüm uykularında,
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından,
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir uzun yaşamayı cehennem eden.
Kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine,
Sevgisinin kepaze edilmesine,
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine,
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altından inleyip terlemek,
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa,
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanı?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden.
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
(Shakespeare, 2016, s. 71-72)

“Sen”in Ölümü: 18. yüzyıldan bu yana Batı dünyası ölüme yeni bir anlam vermektedir. O tarihe kadar ölüm, tehdit ettiği kişinin sorunu olarak düşünülmektedir. Hatta ölen kişi, duygularını, düşüncelerini, isteklerini ifade etmek için vasiyetname[13] kullanmaktadır. Bu dönemde insanlar başkalarının ölümleriyle, kendi ölümlerinden daha fazla ilgilenmeye başlamıştır. Ölümü yüceltme, dramatikleştirme ve ilgi çekici bulma gözlemlenmektedir. Fakat kendi ölümleriyle daha az ilgilenmekte, romantik, retorik ölüm öncelikle ötekinin ölümü olarak görülmektedir. 19. yüzyılda ise ölüm törenine katılanlarda yeni bir tutku oluşmuştur. Bir ihtirasa tanıklık edilmekte; insanlar ağlamakta, dua etmekte, çaresizce el kol hareketleri yapmaktadır. Ölüm, artık salt acıdan kaynaklanan, acı çektiren bir davranış gibi betimlenmektedir. 19. yüzyıl tam anlamıyla bir yas tutma dönemidir. Geride kalanlar, ölen kişinin bu dünyada artık var olmamasını geçmişte olduğundan daha güç kabullenmektedir. Korkulan ölüm kimsenin kendi ölümü değil, fakat ötekinin ölümü, yani “Sen”in Ölümü’dür. Bu dönemde genel eğilim ölülerini kendi aile topraklarına gömerek, kendi mekânlarında tutmak[14] ya da halk mezarlığına gömüldüyse de ziyaret edebilmek yönündedir (Ariès, 2015, s. 62-79).

Yasaklanmış Ölüm: Eskiden bu kadar bildik ve ortalıklarda olan ölüm, bu dönemde silinecek ve kaybolmaya yüz tutacaktır. Utanç verici ve bir yasak nesnesi haline gelecektir. Ariès öncelikle 19. yüzyılın ikinci yarısında ölmek üzere olan kişinin çevresindekilerin onu hoş tutmaya ve durumunun ciddiyetini gizlemeye meyilli olduklarını belirtmektedir. Gerçi, ölmek üzere olan kişi er geç bunu öğrenecektir ama o dönemde ailelerin bu gerçeği kendilerine söylemeye hiç mi hiç niyetleri yoktur[15]. Yalanın ilk gerekçesi, hastayı hoş tutmak ve onun felaketinin sorumluluğunu (güya) üstlenmektir. Vicdanları rahatlatmak, korku ve kaygıdan uzaklaşmaktır. 1930 ve 1950 yılları arasında ise bir başka değişim yaşanmaktadır: Artık insanlar, kendi evinde ya da yakınlarıyla bir arada ölmemekte, hastanede ve tek başlarına ölmektedir. Hastaneye “iyileşmek” için değil, aslında ölmek için gelinmektedir. Hastanede ölüm, daha önce bahsi geçen, ölen kişinin başkanlık ettiği bir tören değildir. Burada tıp ön plana çıkmıştır ve ölüm, artık teknik bir fenomen[16] haline bürünmektedir. Tıbbın bilgi ve uygulama pratiğiyle kurumsal haline kavuşmaktadır. Dikkat çekilecek bir başka noktaysa ölümün çeşitli şekillerde parçalanmasıdır. Artık hangisinin gerçek ölüm olduğu meçhul olan bir biçim almaktadır: Bilincin yitirilmesi, nefesin kesilmesi veyahut kalbin durması gibi bir dizi küçük evrede “ölüm” bölünmekte ve gizlenmektedir. Böylece bütün bu küçük ölümler, ölümün büyük dramatik etkisini silmekte ve yerini almaktadır. Temel olgu insanı, salt biyolojik bir varlığa, bedenine indirgemektir. Çünkü bu çağda hiç kimsenin anlamını kısmen yitirmiş bir anı, haftalar boyunca ne beklemeye gücü vardır ne de yüzleşmeye takati bulunmaktadır (Dekkers, 1996). Hele aile çemberi içinde çocukları etkileme korkusuyla duyguların da serbest bırakıldığına tanıklık edilmemektedir. İnsanların sadece hiç kimse görmezken ve duymazken ağlama hakkı vardır.

Özellikle Amerika’da ticaretin ve idealizmin özgün karışımıyla ölüm, bir sabun ya da bir din gibi, bir başka tüketim nesnesine dönüştürülmüştür. Görsel bir reklam malzemesi haline getirilmiştir. American way of death[17] funural home ile (cenaze evi) birlikte, bir ticarete dönüşmekte, adeta bir kâr nesnesi haline getirilmiştir. Ölümü satmak için onu beğenilir kılmak gerekmektedir, bu yüzden ölü makyajlanmakta; tören tıpkı bir düğün gibi bir dizi seçim işlemine[18] dönüştürülmektedir. Böylece üzüntü ve matem de bu yatıştırıcı tüketim toplumundan kovulmaktadır (Ariès, 2015, s. 79-93).

 

Kültür ve Ölüm İlişkisi

Kültür, Meydan Larousse’a göre şöyle tanımlanmaktadır: “Bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü duygu, düşünce, dil, sanat, yaşayış unsurlarının tümü, medeniyet” (Kılıçlıoğlu, Araz, & Devrim, 1971). Kültür, insanı hayvandan ayıran, sadece insana has olan toplumsal bir mirastır. Gelecek kuşaklara aktarılacak olan pratikler, alışkanlıklar ve semboller sistemidir. Kültür içerisinde insanın ölümün karşısına koyduğu yapılar yer almaktadır. Böylece insan, doğanın döngüselliğinde (mevsimler, günler, periyotlar) fark edilen ölümsüzlüğü kültürel düzlemde yeniden üretmeye çalışmak suretiyle ölüme direnmektedir.

“İnsan soyağaçları yaratır, kendisinden sonraki kuşaklara yardım etmeyi amaçlar, para kazanır ve daha çok para kazanmaya zorlanır, başarı zincirlerini takip eder. Kendini kurumlara, gruplara, ideallere adar. Koleksiyonculuk yapar, hem de en büyük tatminin koleksiyonun bitmeyeceğini ve eksik kalacağını bilerek. Sanatla uğraşır. Bilgi elde etmeye, tüketmeye tutku geliştirir. Üstelik her yeni keşif, sadece öğrenilecek ne çok şey olduğunu gösterecektir. [19] İnsan en sonunda ölümden daha uzun süre hayatta kalmak isteyecektir: ‘O öldü, ama eseri yaşıyor” ya da “onu sonsuza dek hatırlayacağız.’ Ayrı olsa da bu iki etkinlik birbirine bağlıdır. Yaşamın genişleme olasılığını doğuran şey, belirli insan davranışları ve becerileri karşısındaki yaşamı aşan ve ölümsüz değerin, kültür tarafından onaylanmasıdır” (Bauman, 2018).

Bauman, kültür aracılığı ile doğayı ikame ve taklit ederek ölümü ertelemeye ve giderek yenmeye uğraştığımızı açıklamaktadır. İnsan kültür içerisinde, ölümün gerçekliğini inkâr etmektedir. Bir yandan da ölümlülüğünü hazmetmesi yine kültür sayesinde olacaktır (Geçtan, 2018, s. 153). Kültürün korunaklı kolları ve kuşaktan kuşağa taşınması sayesinde insanlar yaşamın belirsizliğine, ölümün mutlaklığına rıza göstermektedir. Ancak toplumların atomize hale geldiği günümüzde, kültür ögeleri kimi zaman tamamen reddedilmekte, böylece güven verme, yatıştırma gibi niteliklerinden de mahrum kalınmaktadır.

Sigmund Freud insanı, canlı organizmada bulunan iki temel eğilim ile açıklamaktadır: Bunlar; eros ve thanatos’tur. Eros, kimi yerlerde “libido”nun kaynağı olarak da kullanılmaktadır. Bu yaşamı olumlayıcı, yapıcı bir güçtür. Bir diğer yönelim olan thanatos ise yıkıcı, tahripkâr olarak açıklanmaktadır. Freud, her iki güç arasında bir denge olduğunu vurgulamaktadır. İnsanlar, bu güç dengesine göre yaşama ya sıkıca tutunmakta ya da yaşamdan el etek çekmektedir. Eros’un verdiği ilham, yaşamı daha iyi kılmak adına yapılan her eylemi, eseri; hatta medeniyetin enerjisini sağlamaktadır. Saldırganlık, savaşlar hatta intihar ya da sado-mazoşizm gibi eylemler ise ancak thanatos’un varlığıyla açıklanabilmektedir (Freud, 2018).

Thanatos’un eseri olan ölüme dair tüm hatırlatıcılar bireylerden ve toplumdan uzakta tutulmakta, ölüm ve ölü dışlanarak yaşam sahası ölüm gerçeğinden temizlenmektedir. İşte bu sebeple mezarlıklar, şehir merkezlerinden uzaklara kurulmaktadır. Böylece toplum, ölmüş olanı, ölümün tatsız gerçeğiyle hayatlarını gölgelemek istemeyen yaşayanların uzağına sürgün etmektedir. Ölüler tıpkı karantinaya alınan hastalar, akıl hastanelerindeki deliler ya da hapishane duvarlarına tıkılan suçlular gibi mezarlıklarda gözetim altında tutulmaktadır. Gözden uzak, zihinden de uzak duracaktır ümidiyle tecrit edilmektedir (Bauman, 2018).

 

Modernist Kültürde Ölüm, Gösteri ve Tüketim

Yaşadığımız dönemi daha iyi anlayabilmek için, öncelikle moderniteyi tanımlamak gerekmektedir. Modernite, eski toplumun karşısında yeni bir toplumsal, kültürel, ekonomik biçimlenme şeklidir. Esasında köklü bir dönüşüm sürecini işaret etmektedir. Aşina olunan bilgi sisteminden, bir başka dünya anlayışına radikal biçimde geçmektir. Mehmet Küçük, Modernite Versus Postmodernite adlı kitabında şöyle açıklamaktadır: “Aslında “modern”, radikal bir değişmeden sonra ortaya çıkanı adlandırır ve insana olduğu kadar çevresine de uygulanır. Modern dünya, tarımsal dünyanın yerini aldı; kendisini önceleyenlerle bağdaştırılamaz yeni bir dünya görüşü belirdi. Modernite önce insanı, daha sonra insanın dünyasını etkiler. O halde modernite sözcüğüne birlikli bir anlam vermek pekâlâ mümkündür: Burada söz konusu olan, geçmişin bilinmedik semantik alanını yapılaştıran yeni bir mantık, yeni bir dünya görüşünün mantığıdır. Modern olmak, artık düne ait olmayan ve başka yöntemlerle ele alınması gereken bir dünyada yaşamak demektir” (Küçük, 2000, s. 96).

Modernite tabirinin günümüzdeki anlamına yaklaşması, kurumsallaşması ise Aydınlanma Dönemi’nde gerçekleşmiştir. Aydınlanma düşünürlerinin “nesnel bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç mantıkları temelinde geliştirme konusunda gösterdikleri olağanüstü bir düşünsel çabadan” ibarettir. Amaç, özgür ve yaratıcı biçimde çalışan çok sayıda bireyin katkıda bulunduğu bir bilgi birikimini, insanlığın özgürleşmesi ve günlük yaşamın zenginleşmesi amacıyla kullanmaktır. Doğa üzerindeki bilimsel hâkimiyet, kaynakların kıtlığından, yoksulluktan ve doğal afetin rastgele darbelerinden kurtuluşu vaat etmektedir. Rasyonel toplumsal örgütlenme biçimlerinin ve rasyonel düşünce tarzlarının gelişmesi, efsanenin, dinin, batıl inancın akıldışılığından, iktidarın keyfi kullanımından ve kendi insan doğamızın karanlık yanından kurtuluşu işaret etmektedir. Çünkü ancak bu tür bir proje aracılığıyla, bütün insanlığın evrensel, sonsuz ve değişmez nitelikleri ortaya çıkarılabileceği düşüncesi görülmektedir (Harvey, 1997, s. 25).

Kuşkusuz Aydınlanma Dönemi adeta bir piramiti de ortaya koymaktadır: Batı’nın 12. ve 13. yüzyılda Aristoteles’i, İslam filozofları aracılığıyla yeniden keşfetmesi, 14. yüzyılda başlayan Rönesans, yahut Martin Luther’in ortaya çıkışı ve kilise tarihinde çeviri ve reform hareketi bir bütün oluşturmaktadır. Bu durakların hepsinin, modernleşme sürecinde birer basamak olduğu varsayılmaktadır. En yüksek noktası olarak, 19. yüzyıl Sanayi Devrimi’nden sonra köklü biçimde ortaya çıkan toplumsal, kültürel, ekonomik ilişkilerdeki kopuş olduğuna tanıklık edilmektedir. Üretim tarzı, toplumların yapısını köklü bir biçimde değiştirmiştir. Bu bağlamda, modernliğin, kapitalistleşme ve burjuvanın yükselişiyle de doğrudan bir bağı olduğunu söylemek doğru olacaktır. Fakat burjuvayı da, feodalite içerisinde okuyabileceğimize göre, modernitenin ortaya çıkışı tarihe yayılmaktadır.

Modernleşmede, rasyonalite vurgusu ön plana çıkmaktadır. Giddens (2008, s. 151-152) Max Weber’in bilim, modern teknoloji ve bürokrasinin gelişmesine toptan “ussallaşma” olarak işaret ettiğini yazmaktadır. Bilimlerin gelişmesi, toplumun dönüşümünde çok önemli bir rol oynamıştır. Weber’in bir demir kafes olarak nitelediği, kapitalist, yasalcı ve bürokratik kaskatı düzen, bu mekanizmanın içine doğan tüm bireylerin yaşamlarını karşı koyulamaz bir güçle belirlemektedir. Modern teknoloji ve toplumsal örgütlenme biçimi, insanın yazgısını da çizmektedir. Adeta toptan bir yönetim devletine geçilmiştir. Kitleleşen bireylerin, egoları ya da idleri olmadığı gibi, ruhları da iç gerilim ve dinamizmden yoksundur. “Düşünceleri, ihtiyaçları, hatta düşleri bile özgürlüğünü yitirmiştir” (Oskay, 2016, s. 215-223). Hepsi toplumsal sistemin karşılayabileceği arzuları üretecek bir şekilde, “toptan olarak” yönetilmekte, programlanmaktadır. “İnsanlar kendilerini metalarda tanımakta; ruhlarını otomobillerinde, müzik setlerinde, dubleks evlerinde, mutfak araç gereçlerinde bulmaktadır” (Berman, 2017, s. 46).

Modernleşmeye yönelik temelde iki tutum karşımıza çıkmaktadır: Bir tarafta teknolojik gelişmelerle, geniş insan kitlelerinin daha uygar ve mutlu bir dünyaya taşındığı, özgürleştiği düşüncesi görülmektedir. Diğer tarafta ise teknolojinin ve teknolojiyle kuşanan modernitenin insan yaşamında fazla bir değişiklik yapmadığı, çünkü başta iktidar ve sınıf ilişkilerinin değişmediği paylaşılmaktadır. Hatta karmaşıklaşan toplum yaşamının, kapitalizmle daha da pekişen güç ve çıkar ilişkilerinin toplumdaki sıradan insan yığınlarını, artık çözümlenemeyecek ve çok daha mutsuz bir yaşama doğru sürüklemesi de söz konusudur. Teknoloji ve onun aracılığıyla gelişen modernite, toplumda var olan güç ve çıkar çevrelerinin kitleleri denetleme ve yönlendirmelerini çok daha kolaylaştırmakta, dolayısıyla toplumdaki güç ilişkilerinin daha da pekişmesini sağlamaktadır (Güngör, 2018, s. 181-182). İnsanlar istatistiklere indirgenmektedir. Araştırmalar ve oluşturulan muazzam büyüklükteki veriler sayesinde, insan davranışları daha öngörülebilir ve kontrol altına alınabilir hale gelmektedir.

“Habermas’ın en önemli savlarından biri; Janus’ün iki yüzü dediği, bilimsel ve teknolojik gelişme ile insanın bilinçlenmesinin (düşünce yeteneğinin gelişmesinin) bunlardan ikincisinin önlenmesine yol açan bir birliktelik içine girmiş olduğudur” (Oskay, 2017, s. 325). Örneğin hayatımıza oldukça kullanışlı olan akıllı telefonlar girmiştir. Bu cihazların olanaklarını tartışmak bile söz konusu değildir. Özellikle iletişim, tarih boyunca görülmemiş bir kolaylığa erişmiştir. Fakat öte yandan insanlar asosyal hale gelmekte, hatta kimi zaman bir sosyal medya kullanıcısını, komşusundan daha iyi tanımaktadır. Bunun yanı sıra unutkanlık, dikkat bozukluğu artmaktadır. Sözgelimi arama motorlarının hafıza üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ortaya çıkmaktadır. Eskiden herhangi bir bilgiye ulaşmak zahmetliyken, şimdi sağlanan konfor sayesinde insanlar öğrenmekte zorluk çekmeye başlamaktadır. Çünkü bilgiye kolay ulaşılabilecek olması, zahmet gerektirmemesi; onu hatırda tutma gereksinimini ortadan kaldırmaktadır. Bu konu hakkında Platon’un, yaklaşık 2500 yıl önce yazdığı Phaidros diyaloğunda bizi uyarması oldukça enteresandır.

Phaidros diyaloğunda karşımıza çıkan Sokrates yazıyı tehlikeli bulmaktadır. Esasında, hakikatten yoksun malumatlar ile erdemli kişilerden öğrenilen bilgiyi birbirinden ayırmaktadır. Günümüz yeni medya teknolojileri ve enformasyon kaynaklarının bolluğu göz önünde bulundurulduğunda Sokrates’in öğütleri bir kez daha anlam kazanmaktadır. Sokrates yazı hakkında şu hikâyeyi paylaşır: “Günün birinde Theuth, Mısır imparatoru Thamos’un yanına gitti ve sanatlarını tanıttı. Sıra harflere geldiğinde şöyle dedi: ‘Ey imparator! Bu Mısırlılar’ı daha bilge yaptığı gibi onların hafızalarını da güçlendirecektir. Bu, bilgeliğin ve hafızanın ilacıdır, ben onu buldum.’ İmparatorun yanıtı ise şöyle oldu: ‘Ey büyük usta Theuth! Bazıları sanatları bulma yeteneğine, bazılarıysa onların yararlı mı yoksa zararlı mı olduğuna karar verme yeteneğine sahiptir. Sen harflerin mucidi olarak iyi niyetli bir şekilde harflerin yapabileceği şeylerin tam tersinden söz ediyorsun. Çünkü harfleri kullanan kişinin ruhu tembelleşir, bundan böyle kendilerine ait olmayan harflere güvenirler ve kendilerine ait olan hafızayı unuturlar. Gerçek bilgeliği değil, öğrencilerine onun görüntüsünü veriyorsun. Sayende herhangi bir öğretmenleri olmadan çok şey öğrendikleri zaman kendilerini bilge zannedecekler, oysaki bilge olmadan bilge zannettikleri için çoğu konuda cahil ve huysuz insanlara dönüşecekler” (Platon, 2017, s. 94-97). Yazı, Antik Mısır için en yeni teknolojidir. Esas olan kuşkusuz icadın reddi değildir: Herhangi bir buluştan insanlık için istifade etmek ve insanlara katkıları kadar; neler götürebileceğini de değerlendirmek ve buna müteakiben gündelik yaşamda kullanmaya başlamaktır. Teknoloji kendinde insan için ne olumlu ne de olumsuzdur. Teknolojiden nasıl faydalanılacağı esas meseledir.

Berman, modern ortamlar ve deneyimlerin, coğrafi, etnik, sınıfsal, ulusal, dinsel sınırların ötesine geçtiğini, modernliğin bu anlamda insanlarını birleştirdiğini söylemektedir. Ama bunu paradoksal bir birlik olarak nitelendirmektedir. Aslında bölünmüşlüğün birliğidir. Bu tabloyu betimleyen soğuk, nesnel, acımasız ama steril dünya, Jacques Tati’nin meşhur Oyun Zamanı[20] adlı filminde görülmektedir. Filmdeki karelerden birinde çalışanlar bir, aynı yerdedir fakat bölünmüş olarak. Bir başka sahnede ise insanlar, evinde farklı odalardadır ve Guy Debord’un da dediği gibi (2018, s. 43) televizyon insanları birleştirmektedir. Herkes aynı programı izlemektedir ama farklı evlerde veyahut odalarda. “Gösteri, ayrı olanı birleştirmekte ama ayrı olarak birleştirmektedir.” Benzer bir okuma akıllı telefonlar için de yapılabilir. Herkesin bir arada olduğu, fakat kimsenin esasında “orada” olmadığı (bir masada herkesin eşzamanlı telefonuyla ilgilenmesi gibi) birlikteliklere şahitlik edilmektedir.

Nihayetinde modern toplum kazanımları kadar; bizleri sürekli parçalanma ve yenilmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına da sürüklemektedir. Berman modern olmayı, Marx’ın meşhur vecizesiyle tanımlamaktadır: “Katı olan her şeyin buharlaşıp gittiği bir evrenin parçası olmak” (Berman, 2017, s. 27). Modern hayatın girdabı birçok kaynaktan beslenmektedir, en fazla da kapitalist dünya piyasalarından.

Ölüm, kapitalist sisteme ait olan gösterinin esir aldığı bütün içerisinde yer almamaktadır. Guy Debord’a göre modern üretim koşullarının hâkim olduğu toplumların tüm yaşamı, gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünmektedir. “Dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşmıştır” (Debord, 2018, s. 34). Kuşkusuz ölüm de bundan payına düşeni almaktadır. Debord, toplumlarımızda gösterinin kendini tartışılmaz ve erişilmez devasa bir olumluluk olarak sunduğunu söylemektedir. Ona göre yaygın kanı, “görünür şey iyidir, iyi olan şey görünür” yönündedir. Hem de öylesine ki, insanlar otantik bir yaşamdan ziyade, kimi mecralarda sadece görünmek istemektedir.

“Kendi dünyasının tahrif edilmiş hareket merkezinde hareketsiz bırakılmış olan seyircinin bilinci, artık yaşamını kendini gerçekleştirmeye ve ölüme yönelik bir geçiş olarak sürdüremez. Yaşamı üzerindeki tasarruf hakkından vazgeçen kişi artık ölümünü kabul edemez. Reklam bombardımanlarının geri kalan bütün cephelerinde ise yaşlanmak kesinlikle yasaktır. Ölümün bu toplumsal yokluğu yaşamın toplumsal yokluğuyla özdeştir” (Debord, 2018, s. 124-125).

Debord’a göre, tecrit üzerine kurulu olan ekonomik sistem, döngüsel bir tecrit üretmektedir. Otomobilden televizyona kadar, gösteri sisteminin seçtiği bütün mallar aynı zamanda yalnız kalabalıkların tecrit koşullarını sürekli olarak güçlendirmek üzere sistemin kullandığı silahlardır. Yine Debord’un vurguladığı bir başka nokta da, gösteri toplumunun, sahte-döngüsel zaman yaratmasıdır. Sahte-döngüsel zaman, döngüsel zamanın doğal kalıntılarına dayanmaktadır: Gündüz ve gece, çalışma ve hafta sonu tatili, tatil dönemlerinin tekerrürüne dönüşmektedir. Zaman hakkında düşünmesi elinden alınan insan, kendi yaşam süresine ve kendini gerçekleştirme arzularına kayıtsız kalmaktadır. Ölüm, gösteri toplumunda yer almamakta, yaşam imajlar dünyasından ibaret kılınmaktadır.

Jean Baudrillard’da ise gösteri, tüketim adına kullanılan tüm göstergeler dizininin yerini almaktadır. Medya bize gerçeğin yerini bıraktığı göstergeleri tükettirmektedir. Tüketim toplumunun karakteristik özelliği, göstergeleri açgözlü bir biçimde ve her yerde tüketmek üstüne kurulu bir yaşam biçimi yaratmasıdır. Çalışma, serbest zamanı değerlendirme, aile ya da ilişkiler… Hepsi bu sistem içerisinde yeniden düzenlenmektedir (Baudrillard, 2018, s. 28). Böylece çağın yaşama pratikleri AVM’lerde alışveriş, nesnelerle flört ve aylak gezintiler haline gelmektedir. Nesnelere atfedilen belirli göstergelerin tüketimi, elbette sahici bir doyum sağlamamaktadır. Ayrıca bunca imaj, gösterge, sembol, enformasyon, gösteri ve malumatın bulunduğu yeni dünyada; düşünmeye, tefekküre yer kalmamaktadır (Ellul, 1998). Böylece neyin sahici olduğundan ziyade, nelerin sıkça tekrarlandığı önem kazanmaktadır. Ölüm olgusu bu imajlara dâhil olmadığı gibi, bir şekilde medyada yer aldığında ise, genellikle dramatize edilen hikâyeler olarak sunulmaktadır.

Tüketim toplumu herkesi hizmet etmeye ve almaya çağırmaktadır. Herkes birbirinin hizmetçisi[21] olmaktadır. Metanın mantığı her şeyin denetimini alarak genelleşmiştir. Ölüm de bundan nasibini, temsilinin ve adının dahi silinmesiyle almaktadır. Bu toplumu çaresiz bırakan şey, kendi üstüne düşünceye, perspektife sahip olmayışıdır (Baudrillard, 2018).

Sonuç Yerine

İnsanların mutlak anlamda paylaşacağı tek sonuç ölümdür. Rainer Maria Rilke insanın, eskiden meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümünü kendi içinde taşıdığını söylemektedir (2016). Ölüm, antikiteden bu yana, neredeyse yaşamış tüm filozofların zihnini meşgul eden bir soru olagelmiştir. Geçmişten günümüze dek, insanlar ölümle mücadele edebilmek için büyük yapıtları, kültürü, medeniyeti ortaya koymuştur. Kültürün sunduğu sonsuzluk hissi sayesinde, ölüm korkusunu yatıştırmak amaçlanmıştır. Fakat öte yandan piyasa, kendi çıkarları gereği ölümü şehirlerden kovmuş, tıbbileştirmiş, adeta ayıplanır bir olgu haline getirmiştir. İktidar, insanların ölüm gerçeğini her zaman unutması taraftarıdır. Ölüm karşısında takındığımız tavırların başkalaşması da, en başında işte bu sebepten ileri gelmektedir. Ölüm bahsinde Cioran’a başvuracak olursak (2018, s. 13):

“Fiiliyatlarımızın kaynağı, kendimizi zamanın merkezi, nedeni ve sonucu zannetmeye bilinçsizce meyilli olmamamızdandır. Eğer dünyadaki konumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak, kendi boyutlarına karşı körleşmektir… İnsanlar kravat değiştirir gibi fikir değiştirir, zira her fikir, her ölçüt, dışarıdan, zamanın biçimlenişlerinden ve tesadüflerinden gelir. Fakat kendimizden gelen, kendimiz olan bir şey vardır; görünmez, ama içsel olarak teyit edilebilir bir gerçeklik; her an kavranabilen ve hiçbir zaman kabullenmeye cesaret edilmeyen ve ancak tüketilmeden önce gündeme gelen uygunsuz mevcudiyet: Ölümdür bu, hakiki ölçüt odur.”

Bir terazi olsa elimizde ve bir tarafında tüketim toplumunun ya da kitle iletişim araçlarının dayattığı her nesne, yaşama biçimi, düşünce, modern yaşam pratiklerimiz yer alsa, karşısına da tüm bunların içinde yer alan riyakârlıkları gün yüzüne çıkarmak için güçlü bir olgu koymak gerekmektedir. İşte insanın yaşamını bir kez daha sorgulamasını ve mağaradaki gölgelerle yetinmemesini sağlayacak olan olgu da, ölümdür. Ölüm, terazinin diğer tarafında yaşamı tüm çıplaklığıyla irdeleyebilmemize olanak verecek unsurdur.

Bugün medyada ölümlülük gerçeğinin giderek gizlendiğine tanıklık edilmektedir. Modern toplumda ölüm yasaklanmış ve ancak bir dizi tıbbi işlemler arasında bulunmaktadır. İnsanlar artık evlerinde değil, hastanelerde, kurumsallaşmış bir biçimde ölmektedir. Ölüm utanılan, dışlanan ve bir bakıma yasaklanan bir olgu haline gelmiştir. Kapitalizm, kâr kokusu peşinde her şeyi metalaştırdığı gibi, cenaze evleriyle ölümü bile bir ticaret, bir seçme işlemine çevirmektedir. Bu durum, toplumsal yaşamın daha önce pratik etmediği bir tutum olarak karşımıza çıkmaktadır.

Irvin Yalom, kitabının adını Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek koyarken aslında şu sözü imlemektedir (2008): “Güneşin ya da ölümün yüzüne doğrudan bakamazsınız.” Güneşe bakarsanız gözleriniz kamaşır ve kaçırmak zorunda kalırsınız, yaşama da sürekli ölümle bakamazsınız, bu sefer hiç yaşayamazsınız. İnsan eğer güneşi, yani ölümü adeta bir ışık gibi kabul eder ve terazisinde tutarsa; Kant’ın “insanlar ışığı görmez ama ışıkla görür sözündeki gibi yaşayabilecektir. İnsanlar, yaşamdaki gerçeği de ölüme doğrudan bakarak değil belki ama ölümle birlikte bakarak görebilecektir.

 

Kaynaklar

Angelopoulos, T. (Yöneten). (1998). Mia aioniotita kai mia mera [Sinema Filmi].

Ariès, P. (2015). Batı’da Ölümün Tarihi. (I. Gürbüz, Çev.) İstanbul: Everest Yayınları.

Aruoba, O. (2011). de ki işte. İstanbul: Metis Yayıncılık.

Atay, T. (2018). Görünüyorum O Halde Varım. İstanbul: Can Sanat Yayınları.

Augustinus. (2010). İtiraflar. (Ç. Dürüşken, Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Aurelius, M. (2012). Düşünceler. (Ş. Karadeniz, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları.

Ball, A. (Yöneten). (2001-2005). Six Feet Under [Sinema Filmi].

Baudrillard, J. (2018). Tüketim Toplumu. (F. Keskin, & N. Tutal, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bauman, Z. (2018). Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri. (N. Demirdöven, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bergman, I. (Yöneten). (1972). Viskningar och rop [Sinema Filmi].

Berman, M. (2017). Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor. (Ü. Altuğ, & B. Peker, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

Bottéro, J. (2010). Gılgamış Destanı – Ölmek İstemeyen Büyük İnsan. (O. Suda, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Camus, A. (2010). Sisifos Söyleni. (T. Yücel, Çev.) İstanbul: Can Sanat Yayınları.

Cansever, E. (2011). Sonrası Kalır (Cilt I). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Childe, G. (1992). Kendini Yaratan İnsan. (F. Ofluoğlu, Çev.) İstanbul: Varlık Yayınları.

Cicero. (2014). Ölüme Övgü. (C. Aksoy, Çev.) İstanbbul: Sel Yayıncılık.

Cioran, E. M. (2018). Çürümenin Kitabı. İstanbul: Metis Yayınları.

Cornford, F. M. (2015). Sokrates Öncesi ve Sonrası. (C. Şengör, & S. Onan, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Çığ, M. İ. (2020). Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni. İstanbul: Kaynak Yayınları.

Debord, G. (2018). Gösteri Toplumu. (A. Ekmekçi, & O. Taşkent, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Dekkers, W. (1996). Neye “ölüm” deriz? Batı Kültüründe Yaşamın Sonu Hakkında Bazı Düşünceler. 3P Dergisi, 10-16.

Diderot, D. (2013). Rameau’nun Yeğeni. (A. Cemgil, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Ellul, J. (1998). Sözün Düşüşü. (H. Arslan, Çev.) İstanbul: Paradigma Yayınları.

Ferguson, R. (2017). Kierkegaard’dan Hayat Dersleri. (E. Ersavcı, Çev.) İstanbul: Sel Yayıncılık.

Ferry, L. (2020). Gençler İçin Batı Felsefesi. (D. Çetinkasap, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Filiz, Ş. (2016). Philosophical Aspects of Art Therapy. Akdeniz İnsani Bilimler Dergisi, 170-182.

Foucault, M. (2017). Deliliğin Tarihi. (M. A. Kılıçbay, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.

Freud, S. (2018). Uygarlığın Huzursuzluğu. (S. M. Tuna, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.

Geçtan, E. (2018). İnsan Olmak. İstanbul: Metis Yayınları.

Giddens, A. (2008). Sosyoloji. (H. Özel, A. Sönmez, Z. Mercan, İ. Yılmaz, E. Rızvanoğlu, Ş. Pala Güzel, . . . M. Özcan, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Gılgamış Destanı. (2016). (S. Maden, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Grasso, S. (Yöneten). (2008). El empleo [Sinema Filmi].

Güngör, N. (2018). İletişim Kuramlar ve Yaklaşımlar. Ankara: Siyasal Kitabevi.

Harvey, D. (1997). Postmodernliğin Durumu. (S. Savran, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.

Hayyam, Ö. (2017). Dörtlükler. (S. Eyüboğlu, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Heidegger, M. (2019). Varlık ve Zaman. (K. Ökten, Çev.) İstanbul: Alfa Yayınları.

Hikmet, N. (2013). Henüz Vakit Varken Gülüm. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hızır, N. (2007). Felsefe Yazıları. İstanbul: Kırmızı Yayınları.

Kaufmann, W. (2000). Dostoyevski’den Sartre’a Varoluşçuluk. (A. Göktürk, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

Kılıçlıoğlu, S., Araz, N., & Devrim, H. (1971). Meydan Larousse Büyük Lûgat ve Ansiklopedi. İstanbul: Meydan Yayınevi.

Kranz, W. (2014). Antik Felsefe. (S. Baydur, Çev.) İstanbul: Cinius-Sosyal Yayınlar.

Kundera, M. (1991). Ölümsüzlük. (İ. Yerguz, Çev.) İstanbul: AFA Yayıncılık.

Küçük, M. (2000). Modernite Versus Postmodernite. Ankara: Vadi Yayınları.

Lefebvre, H. (2016). Modern Dünyada Gündelik Hayat. (I. Gürbüz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Levinas, E. (2014). Ölüm ve Zaman. (N. Başer, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Nietzsche, F. (2017). Ecce Homo Kişi Nasıl Olduğu Kimse Olur. (M. Tüzel, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Oskay, Ü. (2016). Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım. İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Oskay, Ü. (2017). Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri. İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Pascal, B. (2019). Düşünceler. (F. Yücel, Çev.) Ankara: Fol Kitap.

Platon. (1989). Phaidon. (S. Yetkin, & H. Atademir, Çev.) İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Platon. (2017). Phaidros. (F. Akderin, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Platon. (2019). Diyaloglar. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Rilke, R. M. (2016). Malte Laurids Brigge’nin Notları. (B. Necatigil, Çev.) İstanbul: Can Sanat Yayınları.

Sartre, J.-P. (2019). Varoluşçuluk. (A. Bezirci, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.

Schopenhauer, A. (2014). Ölüm ve İçsel Doğamızın Yok Edilemezliğiyle Olan İlişkisi. (E. Yıldırım, Çev.) İstanbul: Oda Yayınları.

Schopenhauer, A. (2016). İrade ve Tasarım Olarak Dünya. K. H. Ökten içinde, Ölüm Kitabı (K. H. Ökten, Çev., s. 202-212). İstanbul: Agora Kitaplığı.

Seneca. (2018). Mutlu Yaşam Üzerine Yaşamın Kısalığı Üzerine. (C. C. Çevik, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Shakespeare, W. (2016). Hamlet. (S. Eyüboğlu, Çev.) İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Tati, J. (Yöneten). (1967). Playtime [Sinema Filmi].

Wenders, W. (Yöneten). (1987). Der Himmel über Berlin [Sinema Filmi].

Yalom, I. D. (2008). Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek. (Z. İ. Babayiğit, Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

 

[1] Berman, modern zamanların bir şartının da, özellikle kalabalık alanlarda ani sıçrama ve hareket kabiliyeti olduğunu söylemektedir (2017, s. 217). Ne yazık ki yaşlıların bu şansı yoktur. Metropollerdeki hız, acele ve sıkışıklık değerlendirdiğinde, yaşlı bireylerin tüm bunlara ayak uydurması mümkün gözükmemektedir.

[2] Günümüzde bizi ölümle korkutan kapitalist tıbbın daha uzun bir yaşam için sattığı tüm hapları da avuç avuç yutmaya meyilliyizdir ama önünde sonunda öleceğimiz gerçeğiyle yüzleşmek istemeyiz.

[3] Enteresandır ki, bilinen ilk yazılı destanda geçen Ut-Napiştim adlı karakter, semavi dinlerde de yer alan, Büyük Tufan’dan kurtulan Nuh peygamberdir (Çığ, 2020). Sümerler ve semavi dinler hakkında daha fazla bilgi için, Muazzez İlmiye Çığ’ın Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni adlı kitabına başvurulabilir.

[4] Kuşkusuz Sokrates’in meşhur “sorgulanmamış hayat, yaşanmaya değmez” sözüne gönderme yapabileceğimiz bir hayattan bahsedilmektedir. Andy Warhol’ün belirttiği, “herkesin on beş dakikalığına meşhur olacağı” hayatlardan kesinlikle değil.

[5] Örneğin günümüzde ortalama bir erkek vatandaşın ömrü şöyle özetlenebilir: Sınavlarımı geçmeliyim, liseye girmeliyim. İyi bir üniversite kazanmalıyım. Finalleri atlatmalıyım. Askerliğimi bitirmeliyim. İş bulmalıyım. Evlenmeliyim, çocuk sahibi olmalıyım. Emekliliğimi sağlamalıyım. Huzurlu bir şekilde ölüp gitmeliyim.

[6] (Der Himmel über Berlin, 1987)

[7]Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından.” (Hikmet, 2013, s. 62)

[8]Sonsuzluk ve bir gün” ifadesi ilk olarak Shakespeare’in bir eserinde kullanılmıştır. Oyunda Rosalind sorar, “Beni ne kadar seveceksin?”; Orlando da cevaplar: “Sonsuzluk ve bir gün kadar!”

Bu söyleyişi Angelopoulos, “Sonsuzluk ve Bir Gün” adlı başyapıtında, anılarıyla birlikte yolculuğa çıkan karakteri Alexander’a tekrarlatır. “Yarın, yarın nedir Anna? Bir keresinde sormuştum: Yarın ne kadar sürecek diye ve sen cevapladın: Sonsuzluk ve bir gün kadar.” (Angelopoulos, 1998).

[9] Ortaçağ’da kullanılan Latince bir deyiş bu dönemi özetlemektedir: “Memento mori, memento te hominem esse. Respice post te! Hominem te esse memento!” (Fani olduğunu, öleceğini hatırla. Sadece bir insan olduğunu hatırla! Arkana bak, bir gün öleceksin bunu hatırla ve şimdi yaşa) (Dekkers, 1996).

[10] Günümüzde çocukları, ölümle ilgili her şeyden uzak tutmak için gösterilen özen ve çaba düşünülürse, bu satır daha da garipsenecektir.

[11] Ölüm özellikle aileden çıkartılmıştır. Artık insanlar evlerinde ölmemektedir. Bu başka bir deyişle, ölümün kurumsallaşmasıdır.

[12] Foucault, kapatma terimini özellikle kullanır, zira hapsetmek belirli bir hüküm giydikten sonra gerçekleşmektedir. Kapatma ise egemen olanın, keyfi kararı sonucudur.

[13] Sekizinci yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar vasiyetname, miras aktarımı için özel bir hukuk belgesi olmasının yanı sıra; çok kişisel bir biçimde bireyin düşüncelerini ve inançlarını uzun uzadıya ortaya koyduğu bir araçtır. Vasiyetname biraz da akrabalara, din adamlarına güvensizliğin belirtisidir. Vasiyetname, on sekizinci yüzyılda ise tamamen laikleşmiştir.

[14] Kendi mekânında, kendi toprağına ölülerini gömmek, ölümün bu insanların hayatlarında her gün hatırladıkları bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Birçok köyde de mezarlar bahçelerdedir. İnsanlar her gün bu mezarlıklarla yaşamın içerisinde karşılaşmakta, dolayısıyla ölümlülük fikriyle de günbegün yüzleşmektedir.

Ayrıca ölü gömme gelenekleri çok uzun bir zaman önce başlamıştır. Yalnızca Homo Sapiens’ler değil, Neandertaller de ölülerini gömmüşlerdir. Bu konuda ilginç bir anekdot ise şöyledir: Neandertaller, mezarlıklarını, adeta ölülerini soğuktan korumak amacıyla ocağın yanına kazmıştır. Yani ölümün bir belirtisi olan soğukluk eğer giderilebilirse, ölenin yaşama geri döneceğini ummuşlardır. Buradan görüyoruz ki, yaşamla sıcaklık arasında bir bağ kurmuşlardır (Childe, 1992, s. 46-47).

[15] Usta yönetmen Bergman’ın Çığlıklar ve Fısıltılar filminde tam da tabloya tanıklık edilmektedir. Ölmek üzere olan Agnes’in kız kardeşleri Karin ve Maria adeta bir ret içindedir. Böylece empati kurmayı beceremezler ve ölüm döşeğindeki kardeşleriyle ilgilenmek yerine kendi sorunlarıyla uğraşmaya devam etmektedirler. Agnes’i anlayabilen ve son yolculuğunda ona sevgi ve şefkat gösteren tek kişi ise hizmetçisidir (Viskningar och rop, 1972).

[16] Robert Musil, Niteliksiz Adam adlı yapıtına, yaşlı bir çiftin, bir adamın trafik kazasında ölümüne tanıklık etmesiyle başlamaktadır. Özellikle yaşlı kadın, bu kaza karşısında bir anda adeta Gılgamış gibi paniğe kapılır, sarsılır ve ölümü sorgulamaya girişir. Eşi ise, araç hakkında teknik detaylar verip, kaza sürecini anlatır, ölümü frenlerin tutmamasıyla açıklar. Kadın sakinleşmiştir. Bir anda, açıklamalar ve gerekçeler aracılığıyla ölümün korkutucu çıplaklığı gizlenmiştir.

[17] American way of life’ı tiye alırcasına Ariès’in kullandığı terim.

[18] Cenaze evleri ve modern insanın ölümü nasıl karşıladığına dair Six Feet Under adlı dizi oldukça etkileyici bir panorama sunmaktadır (Ball, 2001-2005).

[19] Cahillik paradoksu: Öğrendikçe kişinin cahillik hissinin artmasıdır. Bir konu hakkında, sözgelimi edebiyat, hiç bilginiz yoksa cahilliğiniz de edebiyat bilmemenizden ibarettir. Ancak birkaç yazar okursanız, karşınıza bambaşka isimler ve romanlar çıkacaktır. Böylece baştaki kapalı kutu ardında, ne kadar çok şey bilmediğinizin bilgisi artacaktır.

[20] (Playtime, 1967)

[21] Uluslararası ödüllü animasyon film İstihdam tam olarak bu tabloyu anlatmaktadır: Bir kişi sabah uyanıp tuvalete girer ve orada aynasını tutan biri vardır. Kahvaltı yaptığı ve üzerine oturduğu masa ve iskemle de başka insanlardır. Askısı da bir başka insandır; paltosunu, şemsiyesini ondan alır. Yola çıktığında taksi aradığını düşünürüz ama aslında insanlar, diğer insanları sırtlamış götürmektedir. Kahraman bir binaya gelir ve bir anda kapının önüne uzanır. Kısa zaman sonra, bir başkası üzerine çıkar ve ayaklarını kahramana basarak siler. Böylece onun da işinin sadece bir “paspas” tan ibaret olduğunu anlarız (El empleo, 2008). Koca toplum birbirine hizmet eden, hizmetçilerden oluşmaktadır.