Modern Zamanda Felsefe Yapmak…

18 Kasım 2016
Sayı 38 - Temmuz 2013

Kabul edilmiş özgün tanımlarından biriyle “tüm bilimlerin aklı olarak felsefe” yaşadığımız modern zamanda geçerliliğini korumakta mıdır? Felsefe bugün insana ait bir yarayı tedavi edebilmekte midir? Genel olarak felsefenin ne olduğu, nasıl yapıldığı ve neye karşı, neyin yanında yer aldığı gibi sorulara samimi olarak yanıt arayan bir kişi, anlamak adına bunların cevaplarını zihninde belirgin hale getirmelidir.

Felsefe katışıksız, arı olan aklın edimselliğidir. Ancak modernizm sonrası bu arılık tuhaf bir biçimde yanlış anlaşılmıştır. Felsefeye, yani felsefi düşünme etkinliğine girişecek bir zihnin Descartes’ın veya Kant’ın öne sürdüğü arılığa ulaşması, felsefe için tanımlı bir sürece bağlıdır. Arı zihin, taşıdığı gereksiz (felsefe etkinliği sırasında gerek duymayacağı) ağırlıklardan kurtulmalıdır. Ancak bu kurtuluş varsayımsal olduğunda[1] günlük dilin tüm kirliliğini felsefenin arı dünyasına sokmuş olur. Daha doğru bir ifadeyle zihninde taşıdığı içeriksiz terimler, birer kavrammış gibi düşünme edimine zorlanır. İçeriksiz kavramlar, kavram olma niteliği taşımadıklarından bu kusurlu aletlerle düşünme isteği, düşünebilme çabası içinde bulunan kişi için “tatmin edici” olsa da felsefî etkinlik açısından başarısızlıkla neticelenir.

Felsefe yapma etkinliği arı akılla başlar. Bu doğrudur. Ancak aklın arılığını kişi asla önünde hazır olarak bulamaz. Zira içine doğulan kültür kaçınılmaz olarak her insanın düşünsel yapılanmasını, bilincine öncül olarak biçimlendirir. Yani insan bilinçli tüm etkinliklerinin temelinde, bilinçsiz olarak içselleştirdiği kültürü bulur. Kültür olumsuz bir şey olarak değil, hatta en olumlu biçimiyle yaşamdır, tindir, mutluluktur. Kişinin hayattan aldığı tattır. Basit olarak öteki ile en yakın bağları kurabildiği araçtır.

Diğer yandan, kültür bilince dolaysız olduğundan bilinçdışıdır. Tüm yapıp etmelerinin odağında gizil olarak kulağına kültürün fısıldadığını duyar. Felsefe yapabilmenin gereği olan “katışıksızlık” (arılık) bu anlamıyla kişinin karakteriyle bütünleştirdiği, kendi tözü olarak duyumsadığı gerçekliği reddetmesiyle başlar. Reddetmek tabirinin felsefi karşılığı olumsuzlamaktır. Olumsuzlamak olumsuz, negatif görmek anlamında değil ama yaşama etki eden olumlu etkilerin ardındaki nedenselliği görmek adına düşüncenin nesnelerini us yoluyla ortadan kaldırmak demektir.

Bu ortadan kaldırış yapı-sökücü tarzda olduğunda kültürün yani verili bilincin özüne inilebilmektedir. Olumsuzlama sistematik ve yöntemli olduğunda felsefe adına geçerli bir etkinliktir. Aksi takdirde ortadan kaldırma bir yıkımdır. Bina dibine yerleştirilen dinamit gibidir. Kişi için bir yararı olmadığı gibi, düşünceyi moloz yığınları içine hapsetmiş olur. Felsefi terminolojiyle ilki anarşi, ikincisi ise totalitarizmdir.[2]

Felsefe tarihi okumalarında genel olarak düşüncenin tarihteki adımları takip edilmeye çalışıldığından, filozofların ve düşüncelerinin hayatla bağları kopuk olarak algılanır. Örneğin Kant’ın felsefi düşünceleri sanki sabah erken saatte kalkarak yaptığı bir nevi düşünce sporu gibi algılanır. Oysa felsefî düşünme etkinliği, bir niyetten yoksun, nedensiz, amaçsız, en önemlisi heyecansız olarak salt düşünmek olsun diye düşünmek demek değildir. Ve düşünme ediminin dinamizmi daima kendi nesnesi dolayısıyladır. Filozof düşüncesine neyi nesne yapıyorsa, dizgesi ona göre gelişir.

Kant’ın aydınlanması, Descartes’ın bilgisi, Heraklit’in yöntemi, Hegel’in özgürlüğü, Mevlana’nın ilmi, Konfüçyüs’ün bilgeliği, Yunus’un çağrısı, Musa’nın isyanı, Buda’nın dünyayı terki, Muhammed’in ahlâkı vs. eğer yaşadıkları dönemlerin ve toplumların dinamiklerinden ve koşullarından kopuk olarak düşünülürse ve bunların her biri sadece bir düşünce ve fikir olarak algılanırsa, tarihsel bir yanılsamanın içine düşülür. Anakroni, yani tarihsel bağlardan ve bağlantılardan kopuk düşünmek olarak özetlenen bu yanılsama, ister peygamber, ister filozof olsun düşünceyi hayattan kopararak, sanki bu yüce insanları kütüphanede aydınlanmış iyi okuyucularmış gibi algılamamıza neden olur. Hâlbuki her biri hayatın içinde, hayatın akışını okuyarak düşüncelerini somutlamıştır. Belki okudukları kitaplar vesaire bu somutluğa yardım etmişlerdir sadece.

Bugün felsefe yapılabilir mi?

Bu soruyu yanıtlayabilmek için felsefenin sadece kendisi olarak ne anlama geldiği bilinmelidir. Her şeyden önce felsefe yapmak, felsefi bir dizgeyi takip etmektir. Bu anlamıyla felsefe yapmak düşünceyi, filozofun kendi metni üzerinde tutmak ve onun kavramlarını içselleştirmek ve onunla devinmektir. Felsefe yapabilmek kavramlara hâkim olmak, içerik ve sınırlarını belirleyebilmek demektir. Nihayetinde felsefe yapmak filozofun kendi kavramlarıyla yürüyüp onun dizgesinde olgunluk bulmak ve onu aşmak veya bunun çabası içinde bulunmaktır. Bu nedenle felsefi etkinlik, kavramlar yoluyla oluşturulan bir eserdir.

Modern dünyanın dinamikleri öznenin kendine olan güvenini tanrısal boyutlarda tutmayı ve ne olursa olsun kendi özgün fikrini geliştirmesini ve onunla onur duymasını hedefler. Bu güven birçok olumlu getirisinin yanında felsefe adına yararsızdır.[3] Zira felsefede kendi fikrine yükselmek, felsefe tarihinin fikriyatına sahip olmayı gerektirir. Felsefi etkinlik teslimiyetle başlar. Filozofa ve kavramlarına teslimiyet, ondaki fikre ve anlayışa ulaşmak için zorunludur. Filozofa ancak kendi kavramlarıyla ulaşılabilir.

Felsefe yapmak dinlemeyi becerebilen bir öğrenci olmayı gerektirir. Oysa modern insan felsefe okumalarında filozofun öğrencisi olmaktan çok, ona bir psikanalistin terapi koltuğuna yatırdığı hastası gibi yaklaşmaktadır. Modernin a priori olarak zaten bilmekte olduğu kavramların filozofun kendisi tarafından ne kadar anlaşıldığı test edilir. Bu tutum felsefe yapmayı imkânsız kılar, çünkü felsefe önyargısız bir zihinle yapılabilir. Önsel yargıların düşünceye müdahale ettiği yaklaşımlar kişiyi felsefeye değil, ideolojilere yaklaştırır. İdeolojiler ise ussal temelleri anlaşılmadığında birer slogan olmaktan öteye gidemezler. Felsefe bu neticeye tamamen dışsaldır.

Felsefe, kendi tarihinin tüm kıpılarında insan için daha iyi olanı aramıştır. Tarihte hiçbir filozof sadece düşünmek için düşünmemiş, insanın daha ferah yaşayabileceği bir toplumun zeminini oluşturmaya çalışmıştır. Nihayetinde felsefi paradigmaların tümü idealine ulaşmak adına siyasi bir zemine ihtiyaç duymuştur. Platon’un “Devlet”i, Aristoteles’in “Politika”sı gibi neredeyse tüm filozofların bir yönetim eleştirisi ve siyasi önerisi bulunmaktadır. Bu nedenle Spinoza’nın toprak sahiplerine karşı ferdi savunuşu, Kant’ın aydınlanmanın temeline usu koyması, skolastik dönemin kral İsa modeli, Hegel’in kahramanı, Nietzsche’nin üstün insanı ideolojik söylemden asla koparılamaz ve arındırılamaz kavramlardır. Felsefe, tarihi boyunca siyaset ile iç içe yürümüştür.

II. Dünya Savaşı sonrasında meydana gelen yıkım ve bu yıkımın dayandığı ideolojiler felsefenin de suçlanmasına neden olmuş, genel olarak “kurtarıcı” beklentisini halka dayatmalarda bulunacak faşist bir lider konumuna getirmiştir. Hitler ile somutlaşan bu faşist kimlik giderek mesih, mehdi, kahraman, kurtarıcı gibi somut insan modellerinin reddedilmesine neden olmuştur. İdeolojiyle ayrılmaz bir bütün olan felsefe, ereğindeki kurtarıcıyı ve kurtarıcı düşünceyi bu dönemin yıkımlarıyla kaybetmiştir. Böyle olduğunda felsefe ya gereksiz birtakım laf karmaşası ya da tehlikeli bir etkinlik olarak algılanmıştır. Zira felsefe, ona katılamayanlar için saatlerce süren gereksiz bir çaba veya kişiyi iyi bir şeyler yapma konusunda mutsuzluğa sürükleyen yararsız bir eylem olarak görülmeye başlanmıştır.

Kahraman mitini yitiren modern insan, yeni ve dürüst bir dünyanın, umut vaat eden güzel yarınlarına olan özlemini, umutsuzluğun reflü sancılarıyla rafa kaldırmıştır. Oysa mitsel olan arketipaldir. Dolayısıyla, insan daha iyisi için olan isteğini, daha güzel bir dünya özlemini yitirmiş değil, sadece kalbine gömmüştür. Daha iyinin ve daha güzelin nasıl olabileceğini sorgulamayı bir kenara bırakıp gerçek dünyada bunun tahsisini, şahsi menfaatlerini halkların çıkarlarının üzerinde tutan münafıklara[4] terk etmişlerdir. Siyasetin adı, çıkarcı zümreler nedeniyle kirlenmiştir.

Bu sancıların içinden, kendini tarihin güçlü ve yıkıcı akışında keşfederek kurtaracak olan yine insanın kendisidir. Zira tarih, olup bitmişin değil ama geçmişin deneyimini bugünde taşıyor olmanın şuuru olarak gerçek ve yararlıdır. Ve ona ancak tutkunun eşlik ettiği disiplinli ve yöntemli düşünce ile bağlanılabilir. Ve bunun adı felsefedir

Referanslar

[1] Edmund Husserl’in bir önerisi olarak “paranteze alma” olumsuzlamanın varsayımsal olarak kabulünün önerisidir. Ancak felsefi metodolojide varsayımsal olumsuzlama, yani yapmış gibi yapmak felsefenin hakikatinden uzaklaşmaktır.

[2] Anarşizm, Antik Yunan dilinde “an” olumsuzluk eki ve “archos” yönetici sözcüklerinden türetilmiştir. Anarşi, bir düzeni bir arada tutan etmenleri, birlik unsurlarını ve ideolojik olarak yöneticiyi, lideri olumsuzlamaktır. Bir yapının çözümlenmesi onu bir arada tutan tözün olumsuzlanmasıyla mümkündür. Bu nedenle anarşi, felsefi bir kavram olarak yapı-sökücü olanı gösterir. Totaliterlik ise düşüncenin total olarak olumsuz kabul edilmesi ve tümden yok sayılmasıdır. İdeolojik olarak faşizmin ve diktatörlük rejimlerinin kullandıkları araçları imler.

[3] Kendi fikri olmak ile bir fikre katılmak arasındaki fark gözden kaçırılmamalı. Zire genelde “benim fikrim” olarak öne sürülen düşünceler, mevcut bir fikrin tutarsız savunularından ibaret olmaktadır.

[4] Münafık; İslam terminolojisinde iman etmediği halde, kendisini mümin olarak takdim eden kimsedir. Bu kelime “iki yüzlülük” olarak karşılanabilir. Veya “oportünist”: duruma göre davranan, içinde bulunduğu şartları kendi arzularına göre değerlendiren kimse.