Milliyetcilik ve Kimlik

Sınır - Yaz 2016

Bir milletin mensubu olmaktan övünç duymakla, “millet”, “milliyetçilik” gibi “sınır koyucu ve sınır koruyucu” kavramlardan utanç duymak çoğu zaman “övünç” ya da “utanç” duyguları taşıyan kişinin içinde var olduğu tarih diliminin gündelik olayları üzerinden şekillenir. Uzaya mekik gönderebilen bir millete mensup kişi mensup olduğu milliyetten övünç duyarken, açlık ve şiddet problemleriyle uğraşan bir milletin mensubu kendi milliyetinden utanç duymakta zorlanmamaktadır. Başarıların, övünçlerin olduğu coğrafyalarda “milliyetçilik” masum ve hatta modern bir kavramken, başarısızlık ve utançların olduğu coğrafyalarda aynı kavram kirli ve ilkel bir unsur olarak tanımlanabilmektedir. Kişi övünç zamanlarında övüncü kendi varlığına da mâl ederek sınırlanmış bir kimlik olarak milliyetçiliği giyinebilirken utanç zamanlarında kimliğini daha sınırsız, evrensel unsurlar üzerinden tanımlama eğilimi gösterebilmekte ya da övünçle onaylanmanın obsesyonunu taşıyorsa geçmişin övüncünü gündemde tutmaya ihtiyaç duymaktadır.

Milliyetçiliğin bir kavram olarak değil fakat öznel duygu dünyalarına göre algıda ve tanımda değişebiliyor olması başlı başına “kabul görme” ve “hüviyet” problemi olarak incelenmesi gereken bir konudur.

“Ulusçuluk”[1] terimiyle de karşılanan “milliyetçilik” öznel algılamalar dışında literatürde geniş yer edinen, dikkat çekici niteliğini her zaman koruyan ve çoğu kez “faşizm” ile karıştırılan bir kavramdır. Sınırları belirleyen ve koruyan milliyetçilik, ırkların üstünlüğüne dayalı, insanları bölüp parçalayan ilkel bir unsur mudur?  Ya da çağlar boyu tarihle bugün arasında köprü kurarak kimlik/varlık tanımlaması yapılmasını sağlayan evrensel bir unsur mudur? Bu sorular literatürün kendi içinde yanıt aramaya çalıştığı temel sorular arasında yer alır.

Modern dönem öncesi İngilizce ve Fransızcada “doğum, soy, mevki” anlamlarında kullanılan ve “nation” terimi ile ifade edilen “millet” sözcüğü modern zamanlarla birlikte belirli ilke, amaç ve devlet etrafında şekillenen bir üst kültür olarak tanımlanmıştır.[2] Millet-Ulus/Milliyetçilik-Ulusçuluk üzerine yaptıkları çalışmalarla Anthony Smith, Ernest Gellner, Benedict Anderson, Eric Hobsbawn, Alain Touraine, Stefan Breuer gibi isimlerse konunun anlaşılır kılınmasına katkı sunanların başında gelmektedirler. Bu isimlerden bazılarının konuya yaklaşımı şöyledir[3];

Ernest Gellner: Uluslar ancak ulusçuluk çağı bağlamında tanımlanabilir. Ulusçuluk çağı genel toplumsal koşullar sadece seçkin azınlıklara değil, bütün halka mal olan standartlaşmış, türdeş, merkezin desteklediği üst kültürlerin oluşmasına elverdiğinde, iyi tanımlanmış bir eğitim sisteminin denetlediği ve bütünleşmiş kültürler insanların memnuniyetle ve çoğu kez şevkle özdeşleştikleri hemen hemen tek bilimi oluşturur. Ulus, ulusal kimlik kurgusuyla somutlaşır, bunda iki kavram etkilidir; irade ve kültür.

Alain Touraine

Alain Touraine: Ulus, geleneklerin, göreneklerin ve ayrılıkların yerine bütünleşmiş, aklın ilkelerinden esinlenen yasa tarafından yeniden yapılanmış modernliğin siyasal biçimidir.

Benedict Anderson: Ulus, hayali bir cemaattir. Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur, çünkü en küçük ulus üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, çoğu hakkında hiçbir şey istemeyecektir. Ama yine de her birinin zihninde toplamlarının hayali yaşamaya devam eder.

Max Weber: Mutlak belirsizlik taşıyan ulus teriminin ardında herhangi nesnel öge varsa o da siyaset alanına ilişkindir. Ulus kendini bağımsız bir devlet biçiminde ifade edebilen bir duygu birliğidir, o halde ulus, normal olarak kendi devletini yaratma eğiliminde yaşayan bir topluluktur.

Will Kymlicka: Ulus, belirli bir toprak parçası ya da yurtta yaşayan, ayrı bir ortak dili ve kültürü olan az ya da çok kurumsal olarak olgunlaşmış tarihsel bir cemaattir.

Ernest Renan: Ulus tarihin derin karmaşıklıklarından ileri gelen manevi bir ilke, manevi bir ailedir.

Literatürün milliyetçilik üzerine temel yaklaşımı genel olarak kavramın modern olup olmaması ve evrenselliği üzerinde yoğunlaşır.  Bu temel tartışmaları bir analizle karşılaştıran Anthony Smith “Ulusların Etnik Kökeni” eserinde şu soruları sorar;

Benedict Anderson

‘Neden insanlar ülkeleri için canlarını feda eder? Neden kendilerini böylesine güçlü bir şekilde ulusal yani millî kimlikleriyle tanımlarlar? Ulusal karakter ve Milliyetçilik evrensel midir? Veya ulus tamamen modern bir olgu ve tamamen modern toplumsal koşulların bir ürünü müdür? Ve ne şekilde kullanırsak kullanalım ‘ulus’ ve ‘ulusal kimlik’ kavramlarıyla ne demek istiyoruz?’

Smith çalışma içeriğini ise şöyle açıklar; ‘Bu çalışma temel bir konuya –ulusun modern bir olgu olması veya olmamasına- odaklanarak bu sorulara cevap arar. Bu husus kaçınılmaz olarak, tarihsel kayıtların, daha genel açıklayıcı bir çerçevede sunduğu ve çoğunun milliyetçi bağ ve duyguya dair delilleri toplamak için milliyetçiliğin başlangıç noktası olarak (18. yy sonlarını) aldığı dönemlerin çok daha gerilerine dönme şansı tanır. Bu genel çerçeveler tarihsel ve sosyolojiktir.’ [4]

Smith, millet-ulus/milliyetçilik kavramları için sözü edilen eserde iki akademik görüşü gündemine alır;

Modernistler-Primordialistler:

“Modernistler; bu perspektif ulusun, toplum ve tarih mozaiğinde bulunan doğal ve gerekli bir unsur olmadığını; kapitalizmin, bürokrasi ve seküler faydacılık gibi modern gelişmelerin ürünü yani tamamen modern bir olgu olduğunu öne sürmektedir. Milliyetçiliğin çağdaş koşullara bütünüyle uyum sağlamış olmasından dolayı, ulus bugün yaygın bir şekilde var olsa bile, aslında kökleri ne insan doğasında ne de tarihte olan, gerçekten de koşulara bağlı bir olgudur. Bu iddia ulusun ve milliyetçiliğin neredeyse kesine yakın bir şekilde 18. yy’ın ikinci yarısında ─biraz daha erken ya da geç olabilir- başladığını, Antik Çağ’daki ya da Orta Çağ’daki bunlara benzer gibi görünen şeylerin tamamen rastlantı ve istisna olarak anlaşılması gerektiğini öne sürerek devam eder. Yöntemsel bakımdan da bu görüş, hem ulusun yakın geçmişteki yaygın varlığını hem de modern öncesinde olmamasını, modern endüstriyel uygarlıklarla onları önceleyen tarıma dayalı uygarlıklar arasındaki büyük farklılıklarla karşılıklı olarak bağlantılı bir şekilde aldığı için ulus ve milliyetçilik çalışmaları açısından hareket noktasını modernliğin koşulları ve süreçleri içinde tanımlar.

Basit anlamda modernlik (modern koşullar kompleksi) hiçbir şekilde ulusal kimliği gerçekleştirmenin bir yolu değildir. Ne kadar dolaylı olursa olsun onun ürünü değildir; ulus ve milliyetçilik, modernlik ve modern uygarlıkla karşılıklı bir ilişki içindedir ve bu ana gövdeden ayrılan bir daldır.

Modernistler bir bakıma haklıdırlar. Batı Avrupa’da belli bir ulusal duyguya 15.yy’ın sonu ve 16.yy’da rastlanırken, ideoloji ve hareket olarak milliyetçilik 18. Yy’ın sonunda ortaya çıkan bir olgudur. Ulus-Devlet de siyasal bir norm olarak moderndir. Eğer Avrupa devletler sistemi 1648 yılındaki Vestfalya Antlaşmasıyla ortaya çıktıysa, 19.yy’a kadar bu devletler ‘ulus-devlet’e dönüşmeye başlamamış, dolayısıyla ulus-devlet sistemi meydana gelmemiştir. Bu bağlamda ulus ve ulusal karakterin modern olduğu görülecektir.

Bu görüşle ilgili güçlükler de vardır. Çünkü Yunanlıların ve Romalıların kendi kültürlerini paylaşmayan ve kendi kent-devletlerinden gelmeyen halklara ve Antik Mısırlıların Nübyelilere ve Asyalılara bakışı ile Mezopotamya kültüründen ve İncil’den kaynaklanan ayrımlar gibi modern ulusal kimlik karakter fikrine ilişkin şaşırtıcı paralellikler modern öncesinde, hatta antik dünyada bile buluruz. Yine Antik dünyada milliyetçiliğe benzer hareketlere de rastlarız. (Pers yayılmasına karşı İyonya direnişi veya Sezar’ın seferine karşı Gal direnişi gibi milliyetçi hareketleri görüyoruz.)”[5]

“O halde, ulusları ve milliyetçiliği tamamen modern olgular olarak değerlendirmekte haklı mıyız?”  sorusuyla devam ediyor Smith;

Ernest Renan

“Primordialist görüş: Dil, din, ırk, etnisite ve toprağa dayalı primordailist bağların önemi üzerine Edward Shils’in çalışmasından yola çıkarak bu görüşü savunanlar etnik toplulukların ve ulusların, tarihin doğal birimleri ve insan deneyiminin bütünleştirici unsurları olduğunu iddia ederler. Bu önermenin sosyo-biyolojik versiyonu, etnisitenin kan bağının uzantısı olduğunu ve kan bağının da hayatta kalma mücadelesi olduğunu vurgular. Aynı görüş açısından sosyolojik versiyonları dili, dini, ırkı, etnisiteyi ve toprağı tarih boyunca ortak amaca sahip insan gruplarını örgütleyen temel ilke ve bağlar olarak değerlendirmiştir.”

Anthony Smith’in bu görüşe (Primordialist) eleştirisi ise şöyle; “Kollektif kültürel bağların ve duyguların Antik Çağ’dan beri var olduğuna işaret ettiklerinde, iddiaları bunları açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Bu görüşün aidiyet ihtiyacı veya dinsel topluluk gibi (ki bunu doğal olarak evrensel bulmuyor Smith) insan karakteristiklerine atıf yaptıklarında, bu iddia edilen ihtiyaçlarla ulusların ve milliyetçiliğin oluşumu, onun varlığı arasında yeterli bağ yoktur.”

Smith aynı eserde bu bağı kendi kurarak ve geniş toplumsal süreçlerdeki rolleriyle birlikte sembolizm ve mitolojiyi merkeze koyan başlangıçta “etnie” kavramının olduğu bir analiz yapar;

“Modern ulusal birimler ve duygularla önceki dönemlerin kültürel birimleri ve duyguları arasındaki benzerlikler ve farklılıkları ortaya koyacak analize ihtiyaç duyulmaktadır. Ben bu amaçla etnie kavramını kullanacağım. Böyle bir analiz için biçim, kimlik, mit sembol ve iletişimle ilgili kodlar da çok önemlidir.

İngilizcede etnik grup ya da topluluk kavramını karşılayan bir terim yoktur. Belirsiz bir şekilde ‘halk’ önerilir bazen. Yunancada çeşitli kullanım biçimleri var etniğin; arkadaş takımı, insan kalabalığı, arı kovanı, kuş sürüsü, Platonda haberciler kastı gibi belli bir kast ve son olarak Pagan anlamında kullanılıyor.”

Anthony Smith’e ait ve konu üzerine çalışma yapan pek çok sosyoloğun neredeyse eserlerinin tamamında temel bir formül gibi referans olarak gösterdikleri ‘etnik olabilmenin 6 vasfı’ ise şu şekilde belirtilmektedir;

Will Kymlicka

1-Ortak bir isim

2-Köken konusunda ortak bir mit

3-Ortak bir tarih

4-Belirgin ortak bir kültür

5-Belirli bir coğrafyada kurulan bir bağ

6-Dayanışma duygusu.

Etnik için kültürel özgüllük, yani karşılaştırılamaz olmak önemli bir nitelik. Tarihsel bağlam ve kültür bir halka hem içte kendini hem dışardakilerin gözünde kendini tanımlatır. Etnik sembollerin sınır muhafızı olarak görev aldıkları etnisite büyük ölçüde mitsel ve sembolik bir karakter taşır. Mit, sembol, bellek ve değerler çok yavaş değişen faaliyetlerin ve yapıntıların biçimleri ve üslupları tarafından aktarıldığı için, etnie bir kere oluştuktan sonra, içerisinde toplumsal ve kültürel süreçlerin ortaya çıkacağı ve her türlü koşulun, baskının etkileyeceği kalıplar yaratarak, nesiller hatta yüzyıllar boyunca varlığını sürdürme, normal şekilde değişen koşullar (soykırımlar olağandışı koşullar niteliğindedir) altında benzersiz süreklilik gösterme eğilimi gösterirler.

Max Weber

Etnik mitin dikkat çekici bir başka özelliği ise iletişim ve hareketlilik için yetenekli türler içinde aktarılıyor olması; bu etnie’nin evrensel olduğu ve türe (insana) kendini öncelediği, insanı yeteneği ölçüsünde kendine taşıyıcı olarak seçtiği ve seçilemeyen türün ise doğal bir seleksiyona yine etnie (maya) tarafından uğratıldığı anlamına geliyor. [6]

Anthony Smith “etnik topluluğun 6 temel şartından bahsettiğimizde bir kimlik duygusundan bahsediyoruz demektir” diyor ve bu tanımı bir toplumsal grup anlamında ırktan kesin olarak ayırır;

“Pratikte etniler, yalnızca toplumsal anlamda değil, Homo Sapiens’in sarı, siyah, Avustralyalı, Kafkas gibi fizikî, antropolojik alt-türleri anlamında bile birbirleriyle karıştırılmaktadır. Bu karışıklık, ırksal mücadele, toplumsal organizmalar ve ırkın ıslahına dair mealen ‘bilimsel’ nosyonlarıyla ırkçı ideoloji ve söylemlerin yarattığı geniş çaplı etkilerin ürünüdür.’

Karışıklık yalnızca etnieler ile ırkçı ideoloji tanımları için geçerli değildir elbette. Aynı durum “ulusal dayanışmanın yaratılması ve sürdürülmesi için milleti oluşturan unsurlar ile devlet-kurma süreçleri arasında nesnel bir ilişki kurmaya gayreti” olarak tanımlanan”[7] milliyetçi ideoloji için de geçerlidir.

Milliyetçilikle devlet-kurma arasındaki ilişki ise üç düzeyde karşımıza çıkar; milliyetçilik devletle ulusal-toplum arasındaki kurumsal bağlantıyı kurar; aynı toprak üzerinde yer alan kültürel ve ekonomik açıdan farklı bölgelerin bütünleştirilmesini sağlar ve son olarak, bir ulusu diğerlerinden ayırarak siyasal toplulukların arasındaki sınırları çizer. [8]

Bir sınır olarak ulus oluşturmada ise iki yöntem belirleyicidir; teritoryal milliyetçilik ve etnik milliyetçilik.[9] Teritoryal milliyetçilik; aydınlanmanın mirasını taşıyan ve ulus-devleti “etnik ya da dinsel içeriği bulunmadan ‘özgür’ iradeye sahip yurttaşların birliği ya da mutabakatı”nı îmâ eden bir siyasal örgütlenme biçimi olarak benimseyen bir milliyetçilik türüdür. Teritoryal milliyetçilik, “özgür” insanın iradesini tek egemenlik kaynağı olarak gören Aydınlanma düşüncesinin ana hedefi olan “herkese eşit uygulanacak bir hukuk”tan yola çıkarak ulusu bu hukukun “keyfilikten, kısmilikten ve şahsilikten uzak bir biçimde uygulanacak birliği” olarak tanımlar.[10] Etnik milliyetçiliğin ortaya çıkışında ise ironik bir şekilde, teritoryal milliyetçilik fikrinin etkili olduğunu görürüz.[11] Büyük Friedrich ile Napoleon arasındaki mesafede kendini gösterir bu durum. Büyük Friedrich tebaasını kendi ihtiraslarını elde etmenin araçları olarak gören, yerli dilini ve kültürünü hor gören, Prusya’yı ulusal bir varlık olarak değil, kendi ailesinin nüfuz alanı sayan meşruti monarşi çağının simgesidir. Napoleon ise, kurtuluşunu elde etmiş Fransız ulusunun savunucusu ve vekili olarak modern milliyetçiliğin baş savunucusu olarak görür kendini. Fakat Napolyon’da milliyetçilik teritoryal olanak bulamayınca yurttaşlığa evirilemeyen, egemenliğin millette hayat bulamadığı etnik milliyetçilik kendini gösterir.[12]

Bu iki yöntem değerlendirildiğinde Anthony Smith Türkiye Modelini şöyle yorumluyor;

Atatürk ve Partisi etnik Pan-Türkçülüğe ve onun macerasına sırtını dönerek, özellikle batılı hat üzerinden bir teritoryal ulus- sağlam bir teritorya, vatandaşlık hakları, ortak hukuk kuralları ve seküler bir siyasal kültür ya da vatandaşlığa dayalı din ile inşa etmeye çalıştı. Anadolu’da Türkçe konuşan, İslâmî bir çekirdeğin çevresinin Arap, Ermeni, Ortodoks Yunan ve diğer etnielerle sarıldığı Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı elitlerinin, imparatorluk Avrupa’dan büyük ölçüde çekilinceye ve Fransız Devriminin teritoryal milliyet idealleri, yöneticilerin ve entelijensiyanın toplumsal biçimlerine nüfus edinceye kadar bir Türk Ulusu tahayyül etmesini güçlendirmiştir. Ancak Abdülhamitçi tepkilerin son yıllarda, Anadolu köylüleri için küçük düşürücü bir şekilde kullanılan ‘Türk’ sözcüğü olumlu etnik potansiyeli ile yeniden keşfedildi ve Batı Teritoryal ulus kavramıyla harmanlandı. Bu dönüşümün doğuştan gelen ikilemleri, hemen ardından 1908 Jön Türk hareketinin başına geçtikten sonra Enver Paşa ve yandaşlarının savaş maceralarında ve siyasetlerinde ortaya çıktı. Bu Pan-Türk etnik birlik çağrısı, alt sınıftan Türklerin hiçbir payının olmadığı, sınıfsal temelli aristokratik Osmanlı etniesinin uzun süredir toprak altında kalan etnik mirasın güvenilmezliğini ortaya çıkardı. Sonunda Atatürk teritorya ötesi pan-milliyetçiliğe sırtını döndü ve yerine teritoryal vatandaş-milliyetçiliğini, Osmanlı aristokrasisinin yerine de İslâm Öncesi anıları-mitleri ikâme etti, çünkü sadece bu temelde Batı tipi (ki bu batı tipinden yurttaşlık kavramını anlamalıyız) ulus geliştirebilirdi.”[13]

Mustafa Kemal Atatürk

Genel olarak devletlerin ulusal kimlik inşalarında model olan yöntemlerin ilki, ulusal kimliğin yurttaşlığa dayandığı Fransız ulus modeli olarak geçmektedir. Bu modele göre ülkenin vatandaşları, ulusun bir parçası olarak kabul edilir ve ülkede bulunan bütün toplulukların ve etnik yapıların farklılıklarını terk ederek ulusal kültürde bütünleşmeleri beklenir. Böylece ulusal kimliğin tesisinde gerekli toplumsallaşmayı sağlamak için devlet, eğitime ve ortak dilin kullanımına büyük önem atfeder. Ulusal kimliğin inşasında bir diğer modeli ise, kana veya ırka dayalı olan Alman ulus modelidir. Belirli bir etnisiteden ve soydan gelen insanlar, ulusun bir parçası olarak kabul edilir. Ülke içindeki azınlıklar ve yabancılar istenmeyen insanlar olarak görülür ve kötülüğün kaynağı olarak lanse edilir. Ulusal bütünlüğün sağlanmasında, soykırım, etnik temizlik, sürgün ve mübadele gibi yöntemlere başvurulabilir. Ancak Fransız ve Alman ulusçuluğuna bir üçüncü ulusçuluk modeli daha eklenmektedir; Amerikan Ulusçuluğu. Bireysel yurttaşlığı ve yurtseverliği önceleyen Amerikan ulusçuluğu, bireyci, çoğulcu, özgürlükçü ve evrenselci olarak tanımlanır. Türkiye ulusçuluğu ise, Morian D. Irish ve Elke Frank tarafından Türkiye örneği incelenerek oluşturulan “öz bilinçli ulusçuluk türüne girmektedir. Öz bilinçli ulusçuluk türüne göre ulusçuluk, ulusal kimlik duygusu yüzyıllar boyu oluşturulan bireyler arası ilişkiler ile kurum ve yapıların yeni bir formda yeniden oluşturulması ile meydana gelir.[14]

Öz bilinçli bir milliyetçilik olarak tanımlanmasına karşın Türklüğün hukukî tanımı ile “yurttaşlık” aşamasına tam olarak geçememiş etnisist tanımı arasındaki ulusu ya da milleti tanımlarken ortaya çıkan gerilim ya da mesafe yurttaşlık aşamasına geçemeyen tüm milliyetçilikler için geçerlidir. Uluslararası ölçekte değerlendirildiğinde “sol” ve “liberal” gruplanmalarda kendini daha iyi ifade edebilen milliyetçilik,[15] “sağ” gruplanmalarda kendine “yurttaşlık” zemini bulamamaktadır.

18. yy öncesinde ulusal kimlikle yurttaş olma arasında bir ilişki gözlemlenmezken 18. yy’dan sonra yurttaş olma ile bir ulusa mensup olma aynı anlama gelecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bunun nedeni, ulusun siyasal kriterlerle tanımlanması ile kültürel kriterle tanımlanması arasındaki farklılıkta yatmaktadır. Siyasal kriterlerle tanımlandığında yurttaş olma ile bir ulusa mensup olma aynı anlamda kullanılmaktadır.[16] Füsun Üstel “Yurttaşlığın Kısa Tarihi” isimli eserinde şöyle der; “Bu süreçte yurttaşlığın sınırları bir yandan siyasal ve medeni hakların genişlemesiyle aynı ritimde gelişirken, diğer yandan da bu evrimin Teritoryal çerçevesi ulus-devlet olduğundan yurttaşlık ve ulus birbirine sıkı sıkıya bağlandı. ‘Egemenlik ulusundur’ ilkesi, her türlü meşru siyasal iktidarın ulustan kaynaklandığı anlamını taşımaktaydı.”

Egemenliğin millete ait olduğu yönetim biçiminden uzaklaşıldığında bireylerin birey olarak hakları reddedilir ve halk bir nitelik olarak algılanarak, ortak bir iradeyi ifade eden tek gövdeli bir varlığa dönüşür. Lider bu iradeyi temsil etme yetkisini sahiptir ve halk, bu iradenin karşısında “teatral bir kurgu” dur.[17] Bu kurgunun lideri ve ona ait söylemin destekçileri tarafından milliyetçiliğin bireylerin olmadığı fakat “tek gövdeli varlığı” kasteden bir argüman olarak kullanılması milliyetçiliğe faşizmin eklemlenmesi sorununu doğurur. Teatral kurguya dâhil olmak istemeyen yurttaşlarda ise milliyetçilik kavramına karşı bir gerilim ve mesafe meydana gelir ve bu faşizm ile milliyetçilik kavramlarının bir birleri yerine kullanılması yanılgısını da beraberinde getirir.

“Duygusal Cemaatleşme”[18] olarak tanımlanan faşizm ile milliyetçilik arasında var olan ayrışmayı Stefan Breuer “Milliyetçilikler ve Faşizmler” isimli eserinde şöyle yorumluyor; “Birinin (milliyetçilik) ağırlık merkezi, Bourdieu’nun dilinden söyleyecek olursak, entelektüel alandır ve buradan mümkün olduğunca korkmadan, siyâsî alana ─bu alanın hususiyetlerine ödün vermeksizin- geçmeye çalışır ki, bu biçimsel anlamda tamamen sosyalizm ve komünizmle karşılaştırılabilir bir ideolojik politikadır. Buna karşın diğeri (faşizm), entelektüel alanda tek tek unsurlarla kök salan, fakat ağırlık merkezi-sadece fikirlerin ve doktrinlerin değil, aynı zamanda daima duyguların, şiddetli heyecanların ve stratejik hedeflerin söz konusu olduğu bir saha olarak-siyâsî alanda olan bir görüngü olarak nitelenebilir.”

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik üzerine yaptığı bir tespit ise, Breuer’in “entelektüel ideolojik politika” tanımından daha dikkat çekicidir;  “Milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet dâvası siyasî bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmî usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir.”[19]

Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ilkeleri arasında yer alan ve bir sınır kavram niteliği taşıyan milliyetçiliğin faşizmle karıştırılması “hukukun üstünlüğü” ve yurttaşlık meselesinin bir olgunluğa erişmemiş olması ve aynı zamanda bireylerin bu kavramı bizzat taşıdığı anlamın dışına çıkararak keyfiyetle kullanıyor olmalarından kaynaklanmaktadır.


Dipnotlar:

[1] TDK –Ulusçuluk: http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.56e85ecfa40da7.26515594

[2] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk

[3] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni

[4] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni

[5] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni

[6] Anthony Smith, Ulusların Etnik Kökeni

[7] Recep Boztemur, Tarihsel Açıdan Millet ve Milliyetçilik: Ulus-Devletin Kapitalist Üretim Tarzıyla Birlikte Gelişimi

[8] Recep Boztemur, Tarihsel Açıdan Millet ve Milliyetçilik: Ulus-Devletin Kapitalist Üretim Tarzıyla Birlikte Gelişimi

[9] Anthony Smith, Millî Kimlik

[10] Suavi Aydın, Modernleşme ve Milliyetçilik

[11] Fatih Yaşlı, Milliyetçilik ve Faşizm, Türkiye’de ırkçı milliyetçilik üzerine bir inceleme, Ankara Üniversitesi, Doktora, 2008

[12] Suavi Aydın, “Etnisite ve Milliyetçiliğin Yanlış Kavranılmasına Dair”, Bilim ve Gelecek, Sayı 49

[13] Anthony Smith, Millî Kimlik

[14] İslam Can, Türk Ulusal Kimliğinin İnşasında Milli Eğitimin Rolü, Sosyoloji Divanı, Ocak-Haziran 2013

[15] Stefan Breuer, Milliyetçilikler ve Faşizmler

[16] Derek Heater, Yurttaşlığın Kısa Tarihi

[17] Fatih Yaşlı, Milliyetçilik ve Faşizm, Türkiye’de ırkçı milliyetçilik üzerine bir inceleme, Ankara Üniversitesi, Doktora, 2008

[18] Stefan Breuer, Milliyetçilikler ve Faşizmler

[19] Abdülkadir İnan, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 13