Max Scheler’in İnsan Anlayışı

Sayı 87 - Temmuz - Ağustos 2019

“İnsan, gerçekliğe hayır diyebilen ebedi isyankârdır” Max
Scheler

“İnsan nedir?” sorusu, felsefenin doğumundan beri sorulmakta
olan bir sorudur ama bu sorunun bir disiplin dalı içerisinde incelenmesine, 20.
yüzyılda, Max Scheler’in (1874-1928) kurucusu kabul edildiği felsefi
antropoloji dalının ortaya çıkışıyla başlanır. Bu yazıda, Scheler’in felsefi
antropoloji hakkındaki görüşlerinin yer aldığı “İnsanın Kosmostaki Yeri” isimli
kitabındaki görüşlerinin kısaca özetlenmesi amaçlanmaktadır.

Scheler’in “İnsanın Kosmostaki Yeri” isimli kitabında sorduğu
ana sorular, “İnsan nedir?”, “Bitki ve hayvanlarla ne türde bir ilişkisi
vardır?”, “İnsanın kendine özgü metafizik yeri nedir?” sorularıdır. Scheler, insanın
kosmostaki yerini tespit edebilmek için öncelikle biyopsişik dünyanın yapısının
tanımını yapmak gerektiğini söyler ve bunun için işe önce canlılığın ve “canlı
varlık”ın tanımını yapmakla başlar. “Canlı varlık” kavramını, yalnızca
gözlenebilir ve nesnel fenomenleri olan bir yapı olarak değil, aynı zamanda
kendisinin farkına varan, kendisi için varlığı olan, bir iç varlığı olan bir yapı
olarak tanımlayan Scheler’e göre anorganik yapılar canlı varlıklar değillerdir;
çünkü bir iç yapıları yoktur. Canlı varlığın, kategorik değil ama basamaklı bir
yapı olduğunu söyleyerek aşamalarını şöyle tanımlar: Duyusal itilim aşaması, içgüdü
aşaması, bellek aşaması ve pratik zekâ aşaması. Bu aşamaları, ilgili yetilerin
aktive olduğu aşamalar olarak da düşünebiliriz.

Duyusal
İtilim Aşaması

Duyusal itilim basamağı, duyusal itilim ilkesinin aktif olduğu
basamaktır. Bu aşama aynı zamanda varlığın tüm gücünün toplandığı aşamadır;
diğer aşamalar etkinlikte bulunabilmek için gereken gücü buradan alırlar. Bu
aşamada duyusal itilim yani “bir şeye yönelme” ve “geri çekilme” ilkesi
aktiftir; ama kendini bilme, duyumlama ve tasarımlama yoktur. Esasında canlılığın
tüm varlık basamaklarında duyusal itilim ilkesinin aktif olduğu görmekteyiz; ama
belirli bir canlı varlık grubu sadece bu aşamada kalmıştır. Örneğin bitkiler bu
aşamada kalmış varlık grubudur. Yani bitkilerde duyusal itilimin varlığından
söz edebiliriz ama kendini bilme, tasarımlama ve duyumlamadan söz edemeyiz.
Duyumlama, canlının organ veya hareketlerinin durumlarının canlıdaki bir merkeze
bildirilmesi ve ardından merkezden gelen geribildirim yoluyla canlının
davranışlarında bir değişim meydana gelmesidir. Gelişmiş hayvanlarda salgı
bezlerinden çıkan salgıların beyinde yarattıkları uyarımlar en basit duyumlara
örnek olarak verilebilir. Duyumlama ilkesinin olmadığı bitki gibi canlılarda
bellek oluşumu gerçekleşemez; bellek oluşumu olmadığında da öğrenme meydana gelemez.
Öğrenme olmadığı için de bu varlıkların eğitilebilmeleri mümkün olamaz. Duyumlamanın
olmaması, yani bir merkezin ve bir geri bildirim mekanizmasının olmaması aynı
zamanda “yaşamın kendine geri dönememesi”ne, “ilkel bir refleksiyonun bile
olamaması”na sebep olur. Bu durumda da bilinçten bahsedemeyiz; çünkü bilinç, ancak
duyumlamanın en basit bir refleksiyonuyla varolabilir. Dolayısıyla bitkilerde
tek gördüğümüz, büyüme ve çoğalmaya dair bir itilimdir; bitkinin varolması, beslenme, büyüme, üreme ve ölümle sınırlıdır.

İçgüdü Aşaması

Scheler, ikinci aşama olan içgüdü aşamasını, hareket ve
içgüdüsel davranış üzerinden açıklar.İçgüdüsel
davranışlar, canlının, kendi varlık bütünselliği veya bir diğer canlının varlık
bütünselliği için bir ereksellik taşıyan, ritimsel, türün yaşamı için anlam
taşıyan, sürekli tekrarlanan davranışlardır. İçgüdüsel davranışlarda bireyden
söz edilemez; çünkü bunlar türe hizmet eden, otomatikleşmiş davranışlardır. İçgüdü,
öğrenmeye bağlı değildir; doğuştandır, kalıtımsaldır ve değişmezdir. Scheler,
insanda az da olsa içgüdünün kaldığını söyler; insanda içgüdüsel davranışlar
yerine itkisel davranışlarla karşılaşılabileceğini söyler. Scheler, itkisel
davranışları, türün devamlı için anlamı olmayan, anlamsız, içgüdüsel
davranışlara karşıt davranışlar olarak tanımlar ve örnek olarak da uyuşturucu bağımlılığı
davranışını örnek verir.

Scheler, kökenini içgüdüsel davranışta bulan iki davranış
biçimi olduğunu söyleyerek sonraki aşamaya geçer. Bu iki davranış,  “alışkanlığa dayalı olan” ve “zekâya dayanan”
davranışlardır. Alışkanlığa dayalı olan davranışları, çağrışımı, koşullu
refleksi, yeniden yapma davranışlarının tümünü aktive eden yeti “çağrışımsal
bellek” denilen yetenektir.

Çağrışımsal Bellek
Aşaması

Scheler’e göre davranışlarını, önceki
davranışlarına dayalı olarak, yavaş yavaş ve sürekli olarak değiştirebilen her
canlıda bellek olduğunu söyleyebiliriz. Bir hayvan, kendisine haz sağlayan bir
davranışı, doğuştan getirdiği tekrarlama itkisi gereği tekrarlar ve tekrarlanan
bu davranışlar onda kalıcı hale gelir, böylece o davranış “kazanılmış” bir
davranış haline gelir.

Scheler, çağrışımsal belleğin temelini “koşullu
refleks” olarak tanımlar; ama çağrışımsal belleğin işleyişinde dürtülerin,
eğitimin, gereksinimlerin ve bu gereksinimlere ilişkin yapılması gerekenlerin
rol oynadığını belirtir. Çağrışımsal bellek, en net olarak memelilerde ve
hayvanlarda gözlenir. Çağrışım ve yeniden ortaya koyma ilkesi, taklit ve kopya
etme davranışları ile ilişkilidir; taklit etme ve kopya etme davranışlarının
birbirine bağlanmasıyla da “gelenek” ortaya çıkar. Ama insan gelişimindeki her
hakiki gelişme, esas olarak geleneğin yıkılmasına dayalıdır. İçgüdü ile
karşılaştırıldığında, çağrışımsal ilkenin etkinliği, bireyin özgürleşmesine,
türe bağımlılığından kurtulmasına, yeni durumlara uyum sağlayabilmesine hizmet
eder. Aynı şey itkiler, duygular ve heyecanlar için de geçerlidir. Ama böyle
olunca bu sefer itki, gereksinimden
bağımsız olarak
, kendi başına bir haz kaynağı haline gelebilir; ölçüsüzlük
ve hazcılık baş gösterebilir. İtki yaşamının haz kaynağı olarak kullanılması da
insanı çöküşe götüren bir etmendir.

Pratik
Zekâ

Bu ilke, seçme yeteneği ve seçme eylemi ile ilgilidir. Scheler,
zeki davranışı şöyle tanımlar: “Eğer bir canlı itkisel bir sorunu çözmek için, ne türe ne de
bireye özgü olan, yeni bir durum karşısında, daha önceki denemelerinin
sayısızdan bağımsız olarak, birdenbire, anlamlı bir davranışta bulunursa zekice
davranmış olur.”
Eğer canlı, bir davranışı,
bir gereksinimi gidermek için ya da itkinin yönlendirmesiyle yaparsa buna
“organizmaya bağlı” zekâ deriz. Aynı zekâ, insanda, insan varlığına özgü olan
tinsel hedeflerin hizmetinde da olabilir; ve ancak bununla zekâ, kurnazlığın ve
hilenin ötesine geçebilir. Organizmaya bağlı olmayan, yani “ruhsal alanda” zekâyı,
çevrede birbiriyle bağlı nesne ve değer ilişkilerinin
birdenbire kavranması
olarak tanımlayabiliriz. “yeni, daha önce hiç
deneyimi edinilmemiş durumun, önceden bilinmesidir”. Bu taklit edici değil,
yaratıcı düşünmedir.

Hayvanda zekânın bulunup bulunmadığına dair
tartışmalar sürmektedir. Scheler, hayvanlarda bazı durumlarda zekâya dayalı
davranışlar olduğunu düşünmektedir. Çünkü hayvan bir nesnenin başka bir araçla
kullanılabileceği düşünebilir; oynanacak bir sopayı meyve toplamak için
kullanarak ona alet işlevi kazandırabilir. Bu, içgüdü ya da alışkanlık davranışı
değil, hakiki zekâ, buluştur; ama yine de bilinçli, refleksif bir eylem
değildir, yalnızca çevredeki verilmişliklerin görüsel yeniden
konumlandırılmasıdır. Hayvanlar arasında bu konuda büyük yetenek farklılıkları
mevcuttur. Aynı şey seçme davranışı için de geçerlidir. Yani hayvanların başarıları
tümüyle içgüdüyle ve buna eklenen çağrışımsal bellek unsurlarıyla açıklanamaz,
bazı durumlarda zekâya dayalı davranışlar da söz konusudur. Seçme davranışı da
hayvanlarda vardır. Hayvan, uzakta ama yararlı şeylere yönelebilir, yakında ama
tehlikeli şeylerden de uzakta durabilir. Ama hayvan, değerler arasında bir
seçim yapamaz. Değer olarak faydalı olanı, değer olarak hoş olana tercih
edemez. Ama duygular açısından insanlara yakındır; armağan, yardımseverlik,
barışma vb. özellikleri hayvanlarda da görebiliriz. Demek ki zekâ,
hayvanlarda da görülebildiği için insana özgü bir nitelik olarak sunulamaz.

Tin

Scheler’e göre insanın özü, zekâ ve
seçme yeteneğini aşkın olan bir varlıktır. Bu öz, diğer varlık tabakalarına
eklenen bir varlık tabakası da değildir ve doğal yaşamın evrimine de dayandırılamaz.
Eski Yunanlılar ona “akıl” der. Fakat Scheler, akıl kavramını yetersiz bularak,
insanın özü için, akıl kavramının yanı sıra, “ideleri düşünme”yi, temel
fenomenlere ve öz içeriğine dair görüyü, ayrıca iyilik, pişmanlık, özgür karar
verme gibi istemleri ve duyusal edimleri de kapsayan tin (Geist) kavramını kullanır. Tin, saf
edimselliktir ve tin, yalnızca tinsel edimlerde bulunmakla varlık kazanır. Scheler,
tinin göründüğü edim merkezini de “kişi” olarak tanımlar. Kişi, yalnızca
edimlerinde ve edimleriyle vardır. Tine sahip olan bir insan, yani
“kişi”, her şeyi ve kendini, kendi fizyolojik ve
psişik durumlarını da bilgisinin nesnesi yapabilir, nesneleştirebilir. Fakat iki şey; tin ediminin kendisi ve diğer bir kişi
nesneleştirilemez. Bir kişi, başka bir kişi hakkında ancak, özgür edimlerini,
sonradan ve onunla birlikte gerçekleştirerek veya kendini, o kişinin istemesi ve sevgisiyle özdeşleştirerekbilgi sahibi olabilir.  

Hayvan sadece somut
gerçeklik içinde yaşar; hayvanlarda boş uzam ve boş zaman “biçimleri” ve “uzay”
imgesi de mevcut değildir. Bir köpeğin yaşadığı bahçeye dair bir tasarımı
yoktur. Bahçe, köpek için ancak kendi bedeni üzerinden bağ kurabildiği bir mekândır
yalnızca; çünkü köpek kendi bedenini ve beden hareketlerini nesne haline
getiremez. İnsansa kendi konumunu, fizyolojik ve psişik donanımını hesaba katarak
bir dünya tasarımı elde edebilir. Somut şey ve töz kategorisi de yalnızca
insanda vardır. O halde yalnızca insan kendini aşabilir ve sanki
zamansal-uzamsal dünyanın ötesindeymiş gibi, her şeyi ve kendisini de kendi
bilgisinin nesnesi yapabilir.

Hayvanın gerçekleştirdiği her davranış, sinir
sisteminin fizyolojik durumundan kaynaklanır. Hayvanın çevresinde fark
edebileceği ve kavrayabileceği her şey çevre
yapısının sınırları
içerisindedir. Hayvanın itki kaynaklı bir davranışıyla
çevrede bir değişiklik oluşur. Çevrede oluşan değişiklik de hayvanın
fizyolojik-psişik dünyasında bir değişime yol açar. Yani hayvan çevreyi etkiler,
çevre de hayvanı etkiler. Ama “tin”e sahip varlığın davranışı bundan farklıdır.
Tinsel bir varlığın davranışının hareket ettiricisi, fizyopsişik durumları
değil, itkilerden bağımsız olarak kişinin kendine nesne yaptığı görü veya
tasarımıdır. İkinci olarak, tinsel varlıkta itkisel bir tepi, durdurulabilir
veya daha önce engellenmiş olan itkisel tepi serbest bırakılabilir (yani
itkiler kontrol edilebilir). Üçüncü olarak da çevrenin kendi üzerindeki etkisini
sarsabilir; Scheler bunun için “dünyaya açık varlık” tabirini kullanmaktadır. “Dünyaya açık varlık”, etkiden,
baskıdan, itkiye ve çevreye bağımlılıktan, kendi varlık merkezine
bağımlılıktan, yaşamdan ve yaşama ait olan her şeyden, itkisel zekâsından özgürlük
kazanmış olan varlıktır ve “insan olma, tin vasıtasıyla dünyaya açık olmaya
yükseltilmelidir”.

Hayvan çevresinde “adeta
kendinden geçmiş bir halde yaşamaktadır”. Bitkiden farklı olarak hayvanın
bilinci vardır ama ben-bilinci yoktur. Hayvan kendisine hâkim değildir,
kendisine gücü yetmez, bunun için kendisinin bilincinde değildir. İnsan, hayvandan
farklı olarak dikkatini kendine toplayabilir. İşte insanın gerçekleştirebildiği
tinsel edim, bu, dikkatini kendine toplayabilmedir. Bu edim “tinsel edim
merkezlerinin kendisine ilişkin bilinci” veya “ben bilincidir”. Dikkatini kendi
üzerine toplama, ben-bilinci ve kökensel itkiye karşı koyan merkezleri nesne
yapabilme yeteneği, insana özgü olan yapıyı oluştururlar.

İdeleştirme

Tine özgü bir edim, ideleştirme
edimidir. İdeleştirme, teknik zekâdan sonuç çıkarmaya yönelik, düşünmeden
farklı bir edimdir. Kolumda bir ağrı olduğunda bu ağrının nedenini ve nasıl
geçebileceğini düşünmek pozitif bilimin işidir; oysa kolumdaki ağrıya mesafe
alarak, “kendinde acı”nın ne olduğunu, acının özünün ne olduğunu düşündüğümde
başka bir şey düşünmüş olurum. “Şeylerin temeli nasıl olmalıdır ki genel olarak
ağrı diye bir şey olanaklı olabilsin?” sorusu bir ideleştirme edimidir.
Scheler, öz ve varolmayı birbirinden ayırma yeteneğinin, insan tininin tüm
öteki özelliklerinin de temelini oluşturan, esas ayırıcı özelliği olduğunu
söylemektedir. Özü kavrayabilmek, “gerçeklik
özniteliğinin kaldırılması”
ile mümkün olabilmektedir. Bu, özü kavrama
tekniğidir. İnsan bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu tekniği kullanır. Bu
teknikte, özün logos’u, somut duyu
dünyasından kendini ayırır. İnsan, bütünüyle somut gerçeklik içinde yaşayan
hayvandan farklı olarak, kendisine sunulan verili somut gerçekliğe “hayır”
diyebilen bir varlıktır. Kendini bu verili gerçeklikten sıyırabilir. Scheler, Buda’nın
da bunun bilincinde olduğunu ve gerçeklikten sıyrılmak için bir teknik
geliştirmiş olduğunu belirtir ve Husserl’in de “fenomenolojik indirgeme” terimi
ile bunu kastettiğini söyler. Gerçeklik unsurunun kendisini ortadan kaldırmak,
gerçeklik izlenimini, duygu yüküyle birlikte yok etmektir ve bu, “her türlü
dünyevi endişeyi” yenmeye eşdeğer bir durumdur çünkü gerçeklik, her yaşayan
varlık için bir baskı unsurudur ve nesnesi olmayan “saf” endişe ise onunla
ilişkilidir. Eğer varolmak “karşı koymak” ise gerçekliğinden sıyırma da temelde yaşam itiliminin ortadan
kaldırılmasıyla
, bir anlamda devre dışı bırakılmasıyla varlık kazanır. Bunu
ise yalnızca tin, saf “isteme” edimiyle duyusal-itilim merkezini devre dışı
bırakabilir, durdurabilir. Yani insan, tin edimi ile kendi tepkisel-itkilerini
baskılayarak hareket edebilir. İnsan, hiçbir zaman kendisini kuşatan
gerçeklikle yetinmeyen, onu aşmaya istekli bir varlıktır. Freud da bu anlamda insanı
“itkilerini bastıran” bir varlık olarak görür. Bastırdığı itkilerde uyumakta
olan enerjiyi de tinin hizmetine sunabilir. Bu, insanın kendi itkisel
enerjisini tinsel etkinliklere “yükseltmesi” (yüceltmesi) demektir. Burada şu
soru sorulabilir; tin, itkilerin bastırılması, yükseltilmesi, bu yaşamdan
vazgeçme yoluyla mı ortaya çıkmaktadır yoksa tin onların yalnızca enerjisini mi
almaktadır? Scheler’e göre tinin bir özü ve yasalılığı vardır ama o en başta
hiçbir enerjiye sahip değildir. İtki merkezlerine yapılan her “hayır”, her
engelleme, tinin varolmasını sağlayamaz, sadece tinin enerji kazanmasını ve
kendisini gösterebilmesini sağlar. Tin, kişinin kendini kendisi üzerine
yoğunlaştırmasından sonra ortaya çıkan bir şeydir. Böyle bir yoğunlaşmanın
sonucunda ortaya çıkan “tin” başta tümüyle güçten ve aktiflikten yoksundur; güç
kazanabilmek ve aktifleşebilmek için itkilerin bastırılmasına ve yükseltilmeye
ihtiyaç duyar. Scheler, tinsel istemenin de ideler ve değerler tarafından yönlendirildiğini
belirtmiştir. Tinsel isteme, itkisel yaşamın ideler ve değerleriyle çatışan
tepkilerini engeller ve hazırda bekleyen itkilerin karşısına, tinin projelerinigerçekleştirecek idelere ve değerlere uygun tasarımları yem olarak
koyar. Saf isteme, itki güçleriyle, önlerine ideleri ya da tasarımları koymadan
savaşamaz. Amaç, tinin canlandırılması, yaşamın tine yükseltilmesidir. Tin,
yükseltilme süreciyle güç kazanabilir, yaşam itkileri, ide ve anlam yapısına
katılabilirler, tine ödünç güç verirler.

Tinsel isteme, daha yüksek bir değeri amaç edinmek yerine,
yalnızca bir itkiyle savaşmaya, itkiyi yok etmeye kalkarsa istediği sonucun tam
tersini elde eder; itkiler güçlenerek yollarına devam eder. Scheler, insanın
kötü/yıkıcı itkilerle karşılaştığında sabretmesini tavsiye etmektedir. Bu tür
itkilerle doğrudan savaşa girilemeyeceğini, ancak, enerjilerinin vicdanın iyi ve
uygun bulduğu değerli işlerde kullanılabileceğini ve böylece de bu itkilerin
dolaylı olarak yenilebileceklerini belirtir.

Sonuç
olarak, insan yaşamın tüm varlık basamaklarını kendinde toplar ve “tüm doğa
insanda varlığının en yoğun birliğini bulur”. Scheler’e göre varlığın amacı da
“itilimsel olanın gittikçe ideleşmesi ve tinleşmesi, aynı zamanda tinin güç
kazanması, yani canlanmasıdır” ve bu tüm olup bitenin amacı ve de sonudur.

Scheler’in “İnsan nedir?”, “Bitki ve hayvanlarla ne
türde bir ilişkisi vardır?”, “İnsanın kendine özgü metafizik yeri nedir?”
sorularına dair yanıtlarını geliştirirken döneminin fizik bilgilerinden hareket
ettiği unutulmaması gereken bir noktadır. Bilimden elde edilen yeni bilgilerle
insana dair yeni tasarımların sunulması kaçınılmazdır.