Marx’ın “Yabancılaşma” Kavramı Üzerine

Sayı 101 - Kasım - Aralık 2021

“Nesneleşmiş emek, canlı emek tarafından kendi ruhu ile donatılmıştır ve onun karşısında yabancı bir güç olarak yerleşmiştir” (Marx, 2018, s. 120).

Karl Marx’ın yabancılaşma kavramını nasıl kullandığını incelemeden önce, tarihsel olarak miras aldığı düşüncenin izini sürmek; G. W. F. Hegel ve Ludwig Feuerbach’a kısaca değinerek başlamak isabetli olacaktır. Gordon Marshall’ın Sosyoloji Sözlüğü de başta Hegel’in Marx’a bıraktığı felsefi araçları vurgulamaktadır:

“Hegel, Marx’a, Kantçı ikiciliği (düalizmi)[1] aşması için gerekli olan felsefi araçları sağlamıştı. Çünkü Hegel’e göre, fiili olan daima ideal duruma gelmenin yollarını arıyordu. Tarih aracılığıyla kendi kendini yaratan ve kendisinin bilgisine sahip olan idea, onun dışsallaşma ve nesnelleşme aracılığıyla yabancılaşması ve bilgi aracılığıyla yeniden edinilmesiyle ilgili pasaj, Marx’a devrimci zorunluluğu göstermiştir” (2005, s. 798).

Hegel’e göre tin (idea), doğada kendisine yabancılaşmıştır. Böylece başlangıçta tamamen soyut olan tin, tarih sahnesinde açılmakta, somut hale gelmektedir. Hegel “soyut” kavramını içeriksiz, belirlenimsiz olanı imlemek için kullanırken; “somut”u ise edimselleşen, gerçekleşen olarak ifade etmektedir. Bu bağlamda, “yabancılaşma”, tinin henüz kendisi-için olmadığı bir kıpıya işaret etmektedir. Ne zaman ki tin, kendi bilincine erecektir; böylece bu yabancılaşma da aşılmış olacaktır. Hegel’e göre “doğa, dünya-tarihine göre daha alttaki bir sahnedir. Doğa, idenin (tinin) kavramsızlık içinde olduğu alandır” (2016, s. 48).

Burada “doğa” ve “tin” olmak üzere, iki ayrı varlık alanı varsayılmamalı; düalist bir biçimde düşünülmemelidir. Zira tin, doğanın da ereğidir. Doğanın yalnızca tinin yabancılaşması olduğuna dair paylaşılan konum, sonunda doğanın aşılarak tinin kendisini gerçekleştirmesine varmaktadır. Hegel bunu; tomurcuk–çiçek–meyve örneğiyle de açıklamaktadır. Meyve, bütün sürecin aşılmış (olumsuzlanmanın olumsuzlanması) halidir fakat aynı zamanda tomurcuğu da içinde muhafaza etmektedir (2011). Dolayısıyla yabancılaşma, yalnızca tinin doğayla dolayımlandığı bir momenti vurgulamaktadır.

“Hegel’in dediği gibi, tekil bilinç kendisini dışsallaştırarak ve dünyadaki –Başkasının ve başkalarının dünyası, doğaya ulaşmanın biricik aracı; çünkü kendinde doğa kavramının da kuşkuya yer bırakmadan işaret ettiği gibi, en küçük maddi araç (bile) başkasını gerektirir- bir nesne haline gelerek kendisini yabancılaştırır, kendisini Başkası haline getirir; dünyadaki nesnelleşme [edimselleşmesi, somutlaşması] ve kendi’nin yabancılaşması, bunlar, Hegelci diyalektiğin iki önemli uğrağıdır” (Hyppolite, 2016, s. 117).

Marx, ayrıca burjuva ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesi okumasında da Hegel’in meşhur köle-efendi diyalektiğinden faydalanmaktadır. “İnsanın özbilinç olmasının yolu istekten geçtiğine ve isteyen ben’e içeriğini kazandıran şey, yöneldiği nesne olduğuna göre, insanın özbilinç olmasının tek yolu isteğinin doğal olmayan bir nesneye yönelmesidir” (Bumin, 2019, s. 30). Hegel’e göre bu istek[2], insanın kendini bir başkasında kabul ettirme arzusu (prestij-tanınma mücadelesi) ve bundan kaynaklanan eylemlerini kapsamaktadır. Böylece kendini başkasına kabul ettirmek için, iki kişi arasında “ölesiye bir savaş-ölüm kalım mücadelesi” başlar. Taraflardan biri biyolojik varoluşunun sona ermesinden korkarak, ötekinin arzusunu tanır ve sinerek geri çekilir; hayatta kalmak için “kölelik” durumuna razı gelir. Dolayısıyla efendi; çalışmadan, zevk ve sefa içinde köleyi işe koşar. Köle ise ölüm korkusu sebebiyle, emeğinin ürününü efendiye takdim etmek zorunda kalır, efendiye hizmet eder.

Bu noktada Efendi, kendine ait imgesini Başkası olan kölenin dolayımından aldığı için, esasında o da hakiki anlamda özgür değildir. Hatta hakiki özgürleşme şansı, sadece köleye aittir. Efendi ise mutlak bir çıkmaz içerisindedir:

“Efendinin mücadeleye girişirken istediği, bir başkası tarafından bilinip-tanınmasını sağlamaktır; yani, Efendi, kendisinden başka ama kendisi gibi olan bir kişi, bir başka insan tarafından bilinip-tanınmasını istemektedir. Ama aslında, Mücadelenin sonunda, ancak bir Köle tarafından bilinip-tanınmış olmaktadır. İnsan olmak için kendisini, bir başka insana bildirip-tanıtmak istemiştir. Ama eğer, insan olmak Efendi olmaksa, Köle insan değildir ve kendinin bir Köle tarafından bilinip-tanınmasını sağlamak da, bir insan tarafından bilinip-tanınmayı sağlamak değildir” (Kojeve, 2020, s. 47).

Nihayetinde efendinin giderek üretmeden, salt tüketerek bir yaşam sürmesi nedeniyle hantallaşması söz konusu olurken; köle ise efendinin arzularına yönelik çalışarak doğayı, dolayısıyla eş zamanlı olarak kendi bilincini de dönüştürmektedir. Üstelik bu esnada içgüdüsüne (doğasına) hizmet etmeyen-biyolojik olmayan bir amaç için eylemde bulunmakta, emek sarf etmektedir. İşte bu insani emek, onun özgürleşme yoludur. Bir başka deyişle köle içinde bulunmaya zorlandığı yabancılaşmış dünyadan, kendi emeği sayesinde kurtulma şansına sahiptir. Sonunda efendi bir parazite dönüşürken; köle ise özbilince kavuşabilir. Kojeve’e göre, Efendi-Köle mücadelesi, Hegel için Tarihin “katalizöründen” başka bir şey değildir. Marx ve Engels de tarih boyunca süregelen sınıf mücadelesine dikkat çekmektedir:

“Özgür yurttaş ile köleler, patriciler ile plebler, toprak beyleri ile toprak köleleri, lonca ustaları ile çıraklar, sözün kısası ezenler ile ezilenler sürekli karşı karşıya gelmişler, her seferinde ya toplumun tümden devrimci bir dönüşüme uğramasıyla ya da çatışan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanan, kimi zaman gizliden gizliye, kimi zaman açıktan açığa ama dur durak bilmeyen bir savaşım içinde olmuşlardır” (Marx & Engels, 2013, s. 49-50).

Dolayısıyla modern burjuva toplumu da aristokrasiyi yıkarken çelişkiyi, sınıfları kaldırmamış; eskilerin yerine yeni sınıflar ve koşullar üretmiştir. Üstelik kapitalist örgütlenmede “yabancılaşma” da en yüksek noktasına varmış, insanların büyük çoğunluğu mülksüzleştirilmiştir. Bu yüzden özgürlük, ancak proletaryanın devrimi ve öncülüğünde kurulacak olan bir sınıfsız toplumla gerçekleşecektir.

Feuerbach ise insanın, Tanrı karşısında olan yabancılaşma durumunu ele almaktadır. Ona göre Tanrı, insanın kendi bilincinin ve idealinin bir yansımasıdır.  İnsan, kendi dolayımını böyle bir yaratıcı aracılığıyla kurmakta, kendi özünü ona yansıtmaktadır. Ancak Marx’ın da dediği gibi “insan, Tanrı’ya ne kadar çok şey verirse, kendisine o kadar az şey kalır” (Marx, 2018a, s. 76).

Kuşkusuz burada kullanılan “insan” kavramı, tek tek ayrı bireyleri kastetmemektedir. Feuerbach’a göre; evrensel ve ideal olan insani nitelikler Tanrı’ya atfedilmektedir ve insan da bu dolayımda (bir başka deyişle, bu yabancılaşmada) kendisini yeniden tanımak durumundadır[3]: “Tanrı’nın nitelikleri ya da hakkında yapılan saptamalar, insanın kendi esas niteliklerinden başka bir şey değildir” (Feuerbach, 2004, s. 44). Feuerbach’ta yabancılaşma, insanın yaratıp yücelik atfettiği Tanrı imgesinin kölesi haline gelmesidir. Görüldüğü üzere, “yabancılaşma” kavramı, Hegel ve Feuerbach’ta bir nevi, bir dolayım sürecini ifade etmektedir.

Marx’a gelindiğinde “yabancılaşma” kavramı, tamamen ekonomik ilişkiler içerisinde değerlendirilmekte ve giderek “nesnelleşmeden” ayırt edilir hale gelmektedir. İşçinin ürününe yabancılaşması, sadece ürünün dışsal bir varoluş kazanması değil; aynı zamanda işçiyi engelleyen bir güç olarak karşına çıkmasını da içermektedir. Marx’ın 1844 El Yazmaları’na göre Hegel sadece “tinin soyut emeğini” kabul etmekte ve olumsuzlamanın olumsuzlanmasıyla bir çeşit “dinin ve tanrıbilimin yeniden kurulmasına” sebep olurken; Feuerbach ise yabancılaşmanın tek bir biçimini irdelemektedir (2018, s. 56-61).

Marx, işçinin kendi emeğinin ürününün, kendisine tamamen yabancı bir güç olarak karşısına dikildiğini belirtmektedir: Zira işçi, emeğinin ürününe sahip olamamakta[4]; hatta sadece hayatta kalmak için asgari düzeydeki bir ücrete, emeğini satmak mecburiyetindedir. “Emeğinin ürünü, kendisinin değildir.” Emeği de, kapitalistin keyfi olarak vereceği (elbette artı-değer üretmek için en aşağı ücret verilecektir ve söz konusu olan karnını doyurmak, hayatta kalmak olduğundan işçi alacağı ücreti müzakere dahi edemeyecektir) bir ücrete tabiidir. Böylece zorunlu olarak emeğini satan insanın, kendisi de bizzat bir meta haline gelmektedir. “Öylesine aşırı bir kölelik biçimidir ki bu, yalnız bir işçi olduğu sürece fiziksel özne olarak hayatta kalabilir ve yalnız bir fiziksel özne olarak işçi olabilir” (Marx, 2018a, s. 77).

“İnsan bir proleter olarak kendi ürününün ürünü haline gelir; onu alt eden ve işlevini Marx’ın tüm yönleriyle kavramaya çabaladığı bir çarkın dişlisi durumuna düşürülür. Sermaye kendisi-üretmektedir ya da daha ziyade kendisini yeniden üretmekte ve biriktirmektedir. İnsanların hangi koşullar altında yeniden üreteceklerini, ne yiyeceklerini ve onların grup yaşam tarzlarını belirleyen şey, sermayedir” (Hyppolite, 2016, s. 144).

Çalışma süreci boyunca, tamamen kendisinin dışında bir araca hizmet ettiği için, çalışırken kendisini inkâr eden, bedenini ve zihnini harcayan işçiye; sadece iş dışında kalan zamanlarda serbest olma şansı tanınmaktadır. Bir başka deyişle işçi yalnızca “yerken, içerken, çocuk yaparken ve olsa olsa evinde, giyiminde vb. serbestçe etkin olabilir; insani işlevlerinde ise iyice hayvanlaşmıştır.” Bunun anlamı bir tek emeğinin ürününe değil, sonunda kendisine de yabancılaşmasıdır. Gününün kendisine ait zamanını, sadece hayatta kalmak için gereken eylemleri gerçekleştirerek geçirir, kendisini özgür bir varolan olarak deneyimlemekten yoksun bırakılır. Marx’a göre “insanın kendi emeğinin ürününden, hayat-etkinliğinden, türsel varlığına yabancılaşması olgusunun dolaysız bir sonucu da, insanın insana yabancılaşmasıdır[5]” (Marx, 2018a, s. 79-83).

“Kapitalizmde üretimin meyveleri, başkalarının yarattığı artığa el koyan ve böylece yabancılaşmış emeği doğuran işverenlere aittir. Marx, bu türdeki emeğe dört ayırıcı özellik atfeder: İşçinin, bir hayvan değil, insana özgü olan kendi “türsel özü”nden yabancılaşması; kapitalizmin emeği, toplumsal bir ilişki olmaktan çıkarıp, pazarda alınıp satılan bir meta durumuna düşürmesinden dolayı işçiler arasında görülen yabancılaşma; işçinin, kapitalist sınıf tarafından el konulup kendi denetiminden çıkması nedeniyle ürününden yabancılaşması; son olarak da, işçinin üretim eyleminden yabancılaşması, böylece işin, artık ya çok az içsel tatmin sunması ya da hiç sunmaması yüzünden anlamsız bir faaliyet olmaya başlaması” (Marshall, 2005, s. 798-799).

Başta kendi emeğinin ürününe, ardından kendine ve başka insanlara yabancılaşan işçi, özetle insan doğasına aykırı bir yaşamı sürdürmeye katlanmaktadır. İnsanı, insanlık onuruna aykırı bir duruma koşmak, modern üretim ve sınıf ilişkilerinin sonucudur. Tarih boyunca süregelen sınıf çatışması devam etmektedir ve yabancılaşma ise doruğuna ulaşmıştır. Marx ancak proletaryanın öncülüğünde kurulacak olan sınıfsız bir topluma geçişle sömürünün ve yabancılaşmanın aşılacağını öngörmektedir.

 

Kaynakça:

Bumin, T. (2019). Hegel. İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık.

Feuerbach, L. (2004). Hristiyanlığın Özü. (D. Bulut, Çev.) Ankara: Öteki Yayınları.

Hegel, G. W. (2011). Tinin Görüngübilimi. (A. Yardımlı, Çev.) İstanbul: İdea Yayınları.

Hegel, G. W. (2016). Tarihte Akıl. (Ö. Sözer, Çev.) İstanbul: Kabalcı Yayınları.

Hyppolite, J. (2016). Marx ve Hegel. (D. B. Kılınç, Çev.) Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Kojeve, A. (2020). Hegel Felsefesine Giriş. (S. Hilav, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayınları.

Marshall, G. (2005). Sosyoloji Sözlüğü. (O. Akınhay, & D. Kömürcü, Çev.) Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.

Marx, K. (2018). 1844 El Yazmaları. (M. Belge, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

Marx, K. (2018). Yabancılaşma. (K. Somer, A. Kardam, S. Belli, A. Gelen, Y. Fincancı, & A. Bilgi, Çev.) Ankara: Sol Yayınları.

Marx, K., & Engels, F. (2013). Komünist Manifesto. (C. Üster, & N. Derviş, Çev.) İstanbul: Can Sanat Yayınları.

 

[1] Kant’ın felsefesi, Descartes’ın madde/zihin, ruh/beden düalizmine dayanmaktadır: Doğa, evren, Tanrı, ruh gibi kavramlar öznenin tamamen dışında birer nesne olarak bulunmaktadır. Oysaki Hegel hem töz hem de özne olarak Tin’i koyarak; sözgelimi doğayı, yalnızca Tin’in kendi Başkası olarak göstermekte, böylece “dışında” değil, sadece kendi-için olma sürecinin bir kıpısı olarak değerlendirmektedir. Benzer bir yaklaşım, insan ile Tanrı arasındaki ilişki için de Feuerbach tarafından Hristiyanlığın Özü adlı kitapta yapılmaktadır.

[2] Esasında burada bahsedilen istek veyahut kimi yerlerde geçtiği üzere arzu, ötekindeki arzuyu arzulamaktadır. Bu bakımdan doğal bir nesneye yönelmiş arzudan ayrılmaktadır. Sadece insan, bir başka insanın arzusunu isteyebilir.

[3] Marx konuyu şöyle özetlemektedir: “Dinsel kuşatılmışlığı süren insan, özünü, ancak yabancı ve düşlemsel bir öz kılarak somutlamaktadır” (2018, s. 14). Bu bağlamda, bahsedilen yabancı ve düşlemsel öz, insan için tabii ki Tanrı’dır.

[4] Örneğin, habere göre Endonezya’da Nike fabrikasında çalışan bir işçi, bir saat içinde ortalama 60 çift ayakkabının üretimine katılırken, günlük 1,25 dolar kazanmaktadır. Yaşamak için asgari koşullara para ödemek zorunda olmasa dahi, ürettiği ayakkabıdan kendisine sadece bir adet satın alabilmesi için aylarca çalışması gerekmektedir.

(13 Ekim 2021 tarihinde erişildi). https://www.pusulaswiss.ch/endonezyada-nike-iscisi-olmanin-trajik-hikayesi/

[5] Hâlbuki tıpkı Köle-Efendi diyalektiğinde olduğu gibi hem kapitalist hem de işçi bir yabancılaşma içindedir: “Varlıklı sınıf ile proleter sınıf, aynı insansal yabancılaşmayı temsil ederler. Ama birincisi kendini bu yabancılaşma içinde kendi yerinde duyar; bu yabancılaşmada bir doğrulama bulur, kendinin bu yabancılaşmasında kendi özerkliğini görür ve onda insansal bir varoluş görünüşüne kavuşur; ikincisi, kendini bu yabancılaşma içinde yıkıma uğraşmış duyar, bu yabancılaşmada kendi erksizliğini ve insandışı bir varoluş gerçekliğini görür” (Marx, 2018, s. 81).