Makinalaşmak İstiyorum!

Sayı 63 - Ekim 2015

Makinalaşmak İstiyorum!

 

trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

 

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor

bu!

her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak

makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum

trrrrum

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

Nazım Hikmet, 1923

 

Nazım Hikmet “Makinalaşmak İstiyorum” şiirinde, yazıldığı dönemdeki çok hızlı teknolojik gelişmelerin, insan hayatına olan psikolojik etkisini apaçık serimlemektedir. Şiir 1923’te ve Nazım Hikmet’in Moskova’da bulunduğu dönemlerde yazıldığını bildiğimizde insanın tinsel yanının nasıl tepkiler altında kaldığını sorgulayabiliriz.

İnsan, yalnızdır. Ama o, aynı zamanda bağlantıları olan bir varlıktır da. İnsan, başka hiç kimseyle özdeş olmadığı, eşsiz bir varlık olduğu ve ayrı bir varlık olarak kendi bilincine vardığı ölçüde yalnızdır. O, yargı vermek zorunda olduğunda veya salt usunun gücü aracılığıyla kararlar vermesi gerektiğinde, yalnız olmalıdır. Ama insan, yalnız başına olmaya türdeşleri ve geçmiş ve gelecek kuşaklarla kendisi arasında bulunduğunu duyumsadığı dayanışma duygusuna dayanır.

Bireysel ve toplumsal yaşamda varoluşsal ayrışmalardan radikal (köktenci) bir şekilde ayrı ve insana ait varoluşun zorunlu parçaları olmayan pek çok tarihsel çelişki vardır. İnsanların yaratmış olduğu bu çelişkiler, ya ortaya çıktıklarında ya da insanlık bilinç tarihinin daha sonraki bir döneminde çözümlenebilirler (fütürizm). Çağımıza özgü bir çelişki olan özdeksel doyumu sağlayan teknik /elektronik araçların bolluğu ile bunları özellikle barış ve insanların mutluluğu için kullanmak arasında çelişki, çözümlenebilir. Çünkü bu çelişki zorunlu olmayıp insandaki cesaret ve bilgelik eksikliğinin bir sonucudur. Antik Yunan dünyasının kölelik kurumunu görece çözümlenemez olan bir çelişkiye örnek verebiliriz (Yunan mitinde “Herakles’in On İki İşi”). Bu tür çelişkinin çözümü, ancak tarihin daha sonraki bir döneminde, “insanların eşitliği için gerekli olan özdeksel temel sağlandıktan sonra” ( Descartes, Ahlâk Üzerine Mektuplar) başarılabilirdi.

Tarihsel çelişkiler insanı “olmaması gereken şeyin olamayacağına” ve trajik yazgısını kabullenmekten başka bir şey yapamayacağına inandırmaya çalıştılar. Ama bu çelişki tipini birbirine karıştırma girişimi, insanı onları çözmeye çalışmaktan uzak tutmaya yetmedi. İnsan anlığının gerip niteliklerinden biri de bir çelişkiyle karşılaştığında edilgin kalamamasıdır. Çelişkiyi çözme amacı, insanı harekete geçirir. Tüm insansal gelişme, bu olgunun sonucudur. Eğer, bu çelişkilerin bilincine vardığında, insanın eylem aracılığıyla onlara tepkide bulunması engellenecek olursa, çeliş- kilerin gerçekten varolduklarının da yadsınması gerekir. Çelişkileri uzlaştırmak ve böylece yadsımak, bireysel yaşamda ussallaştırmaların; toplumsal yaşamda toplumsal ussallaştırma kalıplarının işlevidir (ideolojilerin). Eğer insan anlığı yalnızca ussal yanıtlarla, doğrulukla doyurulabilseydi, bu ideolojiler etkisiz kalacaklardı. Ama insan anlığının bir başka garip özelliği de güçlü sorumlulukların öne sürdüğü veya kendi kültüründeki insanların çoğunun paylaştığı düşünceleri hakikat olarak kabul etmesidir. İnsan tarihsel çelişkilere eylemiyle onları ortadan kaldırarak tepkide bulunabilir. Ama varoluşsal yarılmaları, onlara çeşitli biçimlerde tepki gösterebildiği halde, ortadan kaldıramaz. İnsan, dinlendirici ve uzlaştırıcı ideolojiler aracılığıyla kendi anlığını yatıştırabilir, içsel tedirginliğinden sürekli hazzı arayan etkinlikleri veya işi aracılığıyla kaçmaya çalışabilir. Nazım Usta’nın dizelediği gibi:

trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor

bu!

her dinamoyu

altıma almak için çıldırıyorum!

Özgürlüğünü ortadan kaldırmayı ve kendi dışındaki güçlere teslim ederek bu güçlerin bir aracı durumuna dönüşmeyi deneyebilir. Ama doyumsuzluğu, tedirginliği ve huzursuzluğu sürer. Bu sorunun bir tek çözüm yolu vardır: Gerçekle yüz yüze gelmek, yazgısına kayıtsız bir evrendeki temelli tek başınalığını ve yalnızlığını kabul etmek, kendi sorununu kendisi için çözebilecek onu aşan hiçbir gücün bulunmadığını onaylamak (Sokrates: “Sorgulanmış yaşam, sorgulanmış bilgi sana aittir”).

İnsan, kendini savunma sorumluluğunu ve ancak kendi öz güçlerini kullanarak yaşamı- na bir anlam verebileceği gerçeğini kabul etmek zorundadır. Ama anlam, kesinliği içine almaz. Gerçekte, kesinlik araştırması, anlam arayışını engeller (Victor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, Öteki Yay.).

İnsan sonlu ve ölümlüdür; o, çevre ve soya- çekimle, beden yapısıyla, yaşam hikâyesiyle, doğum tarihi ve yerine ilişkin rastlantısallıkla, toplumsal ve tarihsel etkenlerle koşullanmıştır. Fakat insan verili bir durumu aşabilir, çünkü bu durumun farkındadır ve onu dışarı- dan bakıyormuş gibi bakabilir. Hem var olur, hem de varoluşun farkındadır. İnsan, bilincinin çeşitli biçimleriyle –düşünce, konuşma yeteneği, hafıza, imgeleme (tahayyül etme ) ve geleceği tasarımlama (fütürist) – kendisini var olandan özgürleştirebilir;

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

O, uzamdaki durumunu aşabilir: “Buradadır” ama başka yerlerde neler olduğunu hayal edebilir. O, gelecekte olabilecekleri hayal ederek ve geçmişte olanları hatırlayarak zaman içindeki durumunu aşabilir. Anlık duyumsal deneyimleri kavramsal düşüncesi sayesinde aşabilir:

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!…

O anki deneyimleri aşılması varoluşsal yabancılaşmasının kaynağı ve nedenidir. Bilinci sayesinde insan, dünyasından, dünyası insandan yabancılaşmıştır. İnsanın varoluşu kutupsal bir yapıya sahiptir; kendi kişiliği ile dünya arasındaki bu kutuplaşma “varoluşun özne-nesne yapısını yansıtır; bu da kişilik-dünya ilişkisinin, varoluşun temel bir açıklaması olduğu varsayımına dayanır. Kişiliğin üyesi olduğu bir dünyası vardır. Bu diyalektik yapı, mantıksal ve deneyimsel olarak bütün diğer yapılardan önce gelir.” (Paul Tillich). Tillich’in yansıttığı; biz dünyayı algıladığımızda bu durumun her zaman, algılayan, düşünen, konuşan bir özne ile algılanan, hakkında düşünülüp konuşulan nesneyi varsaydığı gerçeğinden kendimizi çoğunlukla soyutlarız. O an farkında olalım veya olmayalım, bizim için gerçek her zaman, bir özne-nesne yapısına, benlik ve dünyaya ayrılmıştır. Gördüğümüz ağaç bağımsız bir nesne değil, ama ikili özne-nesne yapısının bir parçasıdır. Fenomenal gerçekliğin bütünü, ağaç ve onu algılayan “Ben”den oluşmuştur. Dünyamızın bütün yapısı ikilidir. Bu varoluşsal yabancılaşmaya yol açar. İnsanın varoluşsal yabancılaş- masının sadece bir bölümü olan bu durum toplumsal yabancılaşmanın da nedenidir. Bu varoluşsal yabancılaşmanın özel bir türüdür. Yabancılaşma hangi biçimde olursa olsun insanın, kişiliğinin bölümlerinden yabancılaşmasından oluşur. Yabancılaşma genellikle toplumdan yabancılaşma olarak yorumlanmaktadır; her gün daha fazla alt kültür grubu, Batı toplumundan yabancılaşmakta olduğunu düşünüyor. Bu sadece yüzeyde doğrudur.

Yabancılaşma her ne kadar toplumsal etmenlerden kaynaklansa da, insanın kendi içinde oluşur. Çocuk, ana babaların değerlerine karşı asi davransa da, kendi değerleri yine de onlarınkiler tarafından etkilenir. Toplumsal değer-yaklaşım sistemi insan doğasının ve ki- şiliğinin bütünü ile aynı anlama gelmez. Toplumsal olarak kabul görmüş yaşam biçimleri arasında yer almayan kişisel özellikler, istekler, eğilimler, düşünce biçimleri, duygular, arzular ve davranışlar da vardır. Kişiliğin bütünü, toplumsal olarak kabul edilenden daha kapsayıcıdır. İnsan, gerçekleşmemiş fakat gerçekleşebilecek olanı tasarlayabilir:

makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Aynı zamanda, insan zihninde, varoluşunun sınırlarını aşma yeteneği ile ödüllendirilmiş ve belki de cezalandırılmıştır. İnsan ölümlü olduğu için potansiyellerinin hepsini gerçekleştiremez, fakat bilinci ve aşkın düşünme yeteneği bu potansiyelleri görmesine yardımcı olur. Bilinci sayesinde aşkın düşünme ve potansiyelleri kavrama yeteneği, insan özgürlüğünün ve onun serbest seçiminin temelini oluşturur. Eğer insan verili biri durumu aşamasaydı ve alternatif olasılıkları hayal etmeseydi, seçim yapamazdı. Bu bilinç ve aşkın düşünme sayesinde insan, arasında seçim yapabileceği ve yapması gereken alternatifleri düşleyebilir. İnsan, verili bir durumu bilinci sayesinde aşarak bu durumun gereklerinden –belli sınırlar dâhilinde– kendini özgür kılabilir; aşkın bilinç yoluyla kavranan alternatifler arasında seçim yapabilir. Kişinin bu seçme yeteneği ve bu özgürlüğü bir nimet veya felaket olarak görmesi onun mizacına bağlıdır. Bütün seçim ve kararların, reddedilen alternatiflerin feda edilmesi anlamına geldiğini görmesi için insanın İbrani mitlerinde “Âdem’in Cennetten Kovulması” kıssasına bakılabilir (Tekvin, Bap 3/2-24). İnsanın sonlu olarak koşullanmış doğası alternatif olasılıklar arasından seçimini gerektirir, çünkü verili koşullar altında bunların hepsini gerçekleştirmenin olanağı yoktur. Sonluluk, ölümlülük ve sınırlı koşullarla karşı karşıya olma tek başına kıtlığı yaratmaz; aslında bu yalnızca sınırlı çevreye uyum sağlama ve bir hayatta kalma sorunudur. İnsanlık için yabancılaşmayı kaçınılmaz kılan temel sorun, diğer canlılar gibi hayatta kalmaya ve uyum sağlamaya çalışırken, çeşitli alternatifler olduğunu ve bunların arasından seçim yapmanın gerektiğini bilmesi ve bunun sonucunun da fedakârlık ve vazgeçme olduğunu kavramasıdır. Yabancılaşma deneyimine neden olan işte bu bilinç, bilgi, seçim özgürlüğü ve gerekliliği ile feda edilen alternatiflerden haberdar oluşumuzdur. “Kişiliğin ve koşullu benliğin sınırları dâhilinde oluşan seçme ve karar verme özgürlüğü yabancılaşma değil, varoluşsal veridir,” der Sartre (J.J. Sartre, Varoluşçuluk, Say Yay.). Varoluşsal yabancılaşmayı oluşturan ise insanın belli seçilmiş potansiyellerini gerçekleştirebilmesi ve kişiliğinin sınırları dâhilinde bulunan diğerlerini feda etmek zorunda olmasıdır. Varacağımız sonuç yabancılaşmanın tam olarak ortadan kaldırılamayacağıdır. “İnsan olmak demek yabancılaşma demektir.” (Aldous Huxley, Algının Kapıları, İmge Kitabevi).

Ahlâki kural insana, ister dışarıdan ister kendince dayatılmış olsun, belirli bir zorlama veya kısıtlama getirir. İnsan, seçim yaparken bazı potansiyellerini feda ettiğini bildiği için, ahlâki kuralın uygulanması, kişiliğin bir yönü ile başka bir yönünü karşı karşıya bırakır:

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor

oto-direzinler lokomotifleri!

İlkesel olanı özel bir boyut olarak kavrayamayan, araçsal, bilimci akıl bu karışıklığa yol açmıştır. Bilimci yöntem sadece değerlendirmeye ilişkin gerçekleri ve tarihsel geli- şim sürecince değerlerin içeriğinde meydana gelen türlü türlü değişiklikleri dikkate alır. Araçsal nitelikte ve gerçeklerle ilgili olan bilimci aklın sınırlı görüş açısı, ahlâki yaptırımın koşulsuz talebindeki içsel deneyimi kavrayamamaktadır. İlkelerin sadece değişen içeriği algılanır ve mutlaklık deneyimi dikkate alınmaz. İnsana ilişkin olaylarda bilişsel veya ahlâki ilkelerin geçerliliği her zaman bu ilkelerce belirlenmiş koşullarla sınırlanmıştır. Verili koşullar altında bilişsel veya ilkesel ifadelerin geçerliliği her zaman “mutlak”tır. Hiçbir ifade, bilişsel veya ilkesel, bütün koşullar altında geçerli olabilecek bir mutlak geçerliliğe sahip olamaz; bu duruma varlık-bilimsel ifadeler dışında bütün ifadelerin kendine özgü ve sınırlanmış doğasında rastlanır.

Ortak koşullar altındaki insan grupları için de geçerli ilkeler vardır. Toplumsal yabancılaşma, bulundukları toplumun değerlerini özümseme ve gerçekleştirme derecelerine göre sıralandırılabilir. Toplumun değerlerini temsil etmekten ne kadar uzaklaşılırsa “seçkinler” grubundan da o kadar uzaklaşılmış olur. Toplumdaki gücün, servetin, statünün ve saygının temeli, işte bu psikolojik durumdur (Sigmund Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, Metis Yay.). Temel değerler, benimsendikleri ve akıllara derin bir biçimde kök saldıkları sürece toplumsal sistem ve üzerine kurulu olduğu hiyerarşi sarsılmayacak, otorite meşru kılınacaktır. Değer sistemi her ne sebepten olursa olsun çözülmeye başladığı zaman, toplumsal hiyerarşi ve sınıfsal tabakalaşma sorgulanmaya başlanır. Eski değer sisteminden uzakta olan gruplar daha yüksek statü için seslerini yükseltirler. İşte bu K. Marx’a göre, “İşçi sınıfının yaptığı ve kimi alt tabaka gruplarının halen yapmakta oldukları şeydir”:

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak

makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

Bastırılan güçler inanç sistemini zayıflatır ve zayıflayan inanç sistemi bastırılan güçleri özgür kılar; iki hareket aynı zamanda oluşur. İkisinin arasındaki bağ ise akıl yürüten Ben’in (Ego, Nefs) varlığıdır: “Ben”, eleştiri yoluyla hem inanç sistemini zayıflatır hem de bastırılan güçlerin farkına vararak onların, kişiliğinin bir parçası olduğunu onaylar (Rollo May, Yaratma Cesareti, Metis Yay.). Eleştirel akıl ile boyun eğen akıl arasındaki fark, toplumsal düzenin eleştirilmesine gereksinim duyulan uygarlık aşamasında ortaya çıkan doğal yasa düşüncesiyle bağlantılıdır.

Maddenin düşünme yetisiyle donanmış olabileceğini…” Julien Offray De La Mettrie, (L’Homme Machine / İnsan, Bir Makine, Havass Yay.) bu sözcüklerin kullanımından kaçınarak, “bu kaygan zeminden sakınmaya” çalışıyorsa da, yapıtı boyunca duyumların, bilincin ve bizzat ruh/tin’in madde ve hareketin değişik biçimleri olduğunu söylemektedir:

Maddenin, hareketin, ilişkilerin, faaliyetin, uzamın durağan durumu fikrinden hareketle, maddenin düşünme yetisine sahip olamayaca- ğını böylece kanıtladık… Kısacası, eğer maddi bir tözden duyumlarımızla bilebileceğimiz ve yukarıda sözünü ettiğimiz niteliklerle donanmış o maddeyi anlıyorsak, diyorum, ruhtin maddi olamaz; maddi-olmayan olmalıdır ve aynı nedenle Tanrı maddeye düşünme yetisi veremezdi, çünkü O, çelişkiler yaratmaz,” der. Ayrıca; “Doğası bizce hiç bilinmeyen bir varlık nasıl tanımlanabilir?” La Mettrie bu savı ruh-tin’e inanmaya karşı kullanır, ancak daha sonra “hareketin doğasının da maddenin doğası gibi/kadar bizce meçhul” olduğunu kabul eder. O zaman neden maddenin varlığından kuşku duymaksızın ruh-tin’inkinden kuşku duymak gerektiğini anlamak zorlaşır. John Locke bu noktayı şöyle belirtmektedir:

Duyumlarımızın bize yalnızca maddi şeyleri gösterdiğini düşünmeye yatkınlığımız, düşünme isteğimizden ileri gelmektedir. Her duyumlama eylemi, iyice incelendiğinde, doğanın her iki yanını da eşit biçimde gösterir: bedensel olanı da, tinsel olanı da.”, “Bu maddi-olmayan tin nosyonu, içinde açıklanması kolay olmayan güçlükler taşıyorsa da, bu, böylesi tinlerin varlığını inkâr etmek ya da bundan kuşku duymak için bir neden olamaz, tıpkı beden (cisim) nosyonunun tarafımızdan açıklanmayı çok güç, hatta imkânsız kılacak kimi güçlüklerle dolu olmasının, bedenin (cisim) varlığını inkâr etmeye veya ondan kuşku duymaya neden olamayacağı gibi.” (John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Deneme, II. Kitap, 23. Bl).

Nazım Hikmet’in 1923’te belki de ülkemizin geri bıraktırılmışlık öyküsüne bir fütürist haykırışla umut ilkesini sadece teknolojide görme isteği bizi özne-nesne diyalektiğine yolculuk yaptırıyor. “İnsanın güç alacağı kaynak, kendisi ile savaştığı kaynaktır,” der Stefan Zweig, “Kendisi ile Savaşanlar” adlı eserinde.

İnsan, olmakta olan bir varlıktı. Kendi etkinliği ile insan olmayı başarmak, insana, onun “kozmos’taki yeri” (Max Scheler) ve bütün “varlık basamakları”nı kendisinde toplayan varlık-yapısı tarafından bir vazife olarak verilmiştir. İnsan olmak, hazır ve tamamlanmış bir şey değildir; insanın kendisini ortaya koyduğu akt’larda gerçekleşen, olmakta olan bir oluştur. İnsan olmak yolunda çok alçak gönüllü olmak gerekir, çünkü bu en yüksek varlık alanı çok narindir: “Güzel olan incedir, çabuk kırılır; bunun için de ender ve süreksizdir,” (Max Scheler, İnsanın Kozmostaki Yeri, İstanbul Matbaacılık,1968).

“Ben kimim?” sorusu pek hızlı bir şekilde “Ben neyim?” sorusuna yeniden dönüşse bile, soranları ve sorulanı zorlayan bu ters çapraz soru, Nazım Hikmet’te “Makinalaşmak İstiyorum”a dönüşerek cevabını kendi içinde barındırır. Ama nasıl olursa olsun, kendi’liği (self) doğal ve toplumsal bir evrenin ilişki bünyesinden ayrılan bir kendi’nin keşfi, bir salt kendine özgülüğü, özelliğe indirgenirse sulandırılıp etkisizleştirilir. O zaman bireyselcilik ile bütüncüllük arasındaki tartışmada sona varırız ki bu tartışma günümüze değin gelmekle birlikte öyle pek fazla bir şeyi ortaya koymaz. Robert Musil’in Niteliksiz Adam adlı romanındaki tuhaf kahramanın tahmin ettiği gibi, “kendi dünyasından bahsederken Tanrı bile, dilek-şart kipinin olanak halini tercih eder, “zira Tanrı dünyayı yaratır ve ayrıca düşünür ki, dünya pekâlâ başka türlü olabilir.” (Robert Musil, Niteliksiz Adam I. Cilt, YKY). Bizi bugüne değin sıkıntıya sokan öznellik ve rasyonalite motiflerinin ikili motif olarak ortaya çıktıkları gerçeği, artık belirleyicidir. Modern özne, kendi konumunu arayıp da bu konuma sahip olmayan ve yegâne aklın temsilcisi olarak da artık ortaya çıkamayan bir varlık olarak kendini gösterir.

Hususi olan, ondan bir şeyin sıyrılmasıyla ortaya çıkar ve bu sıyrılan şey, işte tam da yabancı ve yabansı olarak tecrübe ettiğimiz şeydir. Mesela Platon’un Sofistler diyalogunda sahneye koyduğu Elealı yabancı adam olmak üzere bir misafirin yabancılığı, başka bir dilin yabancılığı, başka bir kültürün yabancılığı, başka bir cinsin veya bir “başka durumun” yabancılığı, bir şeyin veya bir kişinin farklı ortaya çıktığı gerçeğine indirgenemez. Yabancılık, bir kendi’nin (self) hususiliğini ve hususi alanını şart koşar ve bu Kendi, üçüncü taraftan hareketle ayırt edilen bir Aynı (same) ile karıştırılmamalıdır. F. Nietzsche der ki: “Benim için önemli olan, evrenden, birlik ve bütünlükten kurtulmamızdır… Evreni yarıp parçalamak gerekir…” ( F. Nietzsche, Güç İstenci, Ada Yay.) Düzenlere ortadan kaldırılamaz bir olumsallık yükleyen farklı keşif çok daha iyi bir durumda değildir. Başka-türlü-olabilme veya başka-türlü-eyleyebilme az ya da çok gelişigüzellik olarak kavranırsa bu yorum, zorunluluğun zıddını harekete geçirir. Doğru ve yanlışın, iyinin ve kötünün soy kütüğünü de kapsayacak biçimde düzenlerin kuruluşu ne göreceli ne de mutlak olarak geçerlidir.

Her düzenin, kaba bir açık göstermeyen bir düzenlenmemişlik biçiminde kendi kör noktası vardır. Bu olgu, kavramsal ve estetik dü- zenler için olduğu kadar ahlâki düzenler için de geçerlidir. Platon, duygusuzluk ve duyumsamazlığı bir adım ileri gider (Platon, Gorgias, 491e). Etkilenmenin, yaşama cevap vermenin Neye’sine dönüşür. “Mutlak buna bir çare bulacağım,” becerisi ki bu beceriyi şair vurgulu ve etkili bir şekilde Tanrı’nın arma- ğanı olarak beyan eder, gündelik yaşamda da özel bir tür söylemeyi gösterir. Kendi kendine değil de, aksine başka yerden hareketle başlayan ve bundan dolayı yabancı bir ilhamın hatlarını daima kendinde taşıyan bir konuşma ve aynı zamanda bir eyleme söz konusudur. Hususilik ki hususilik olmadan hiç kimse bizzat kendisi veya “O” olmayacaktır, bizimle sıyrılan yabancı olana girişmeye borçludur. İşte bunu, Nazım’ın özlemle haykırışında, cevap verme olarak adlandırıyorum:

trrrrum

trrrrum

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!