Kutsalın “Sınır”larına Felsefî Bakış

25 Ocak 2017
Sınır - Yaz 2016

Sınır kavramı, sözlük anlamıyla; bitme, bir şeyin sona erdiği noktadır. Bir diğer anlamı; varlık ya da etki alanının dış çevresi; eyleme olanağının kalmadığı nokta; uzayda iki bölgeyi ayıran nokta, çizgi olarak tanımlanmıştır. Bunun devamında “sınır-kavram” olarak da şu şekilde tanımlanmıştır: Bilinmeyene karşı bilmeyi sınırlayan kavram. Bilgiyi sınırlayan ama aynı zamanda bu sınırın ötesinde bir şeyin bulunduğunu da imleyen kavram.[1] Sınır kavramı Osmanlıcada had ve hudut olarak karşımıza çıkar.

Yukarıda verilen anlamlarıyla düşünüldüğünde hemen hemen herkesin günlük hayatında karşılaşabileceği, her gün bir konu hakkında konuşurken ağzımızdan çıkabilecek bir kavramdır. Ancak başlı başına alınıp düşüncenin nesnesi haline getirildiğinde derin bir kavram olduğu anlaşılıyor. Araştırıldığında felsefe tarihindeki ünlü düşünürlerin, sınır kavramına deyinmeden geçemedikleri görülüyor. Ünlü düşünür Spinoza: “Tanımlamak, sınırlamaktır. Bir çiçeğin kırmızı olduğunu söylerken onu bütün öteki renklere karşı sınırlıyoruz; örneğin yeşil, sarı, mavi vb. olmadığını söylüyoruz. Demek ki sınırlamak olumsuzlamaktır” der ve devam eder: “Bir şeyin ne olduğunu söylemek (olumlama), ne olmadığını söylemek (olumsuzlama)’tir ve onu olmadıklarına karşı sınırlamaktır.” Sadece bu cümlelerle bile sınır kavramını farklı kavramlarla ilişkilendirip merak uyandırıcı şekilde düşüncemize konu edebiliriz. Bir diğer düşünür Hegel ise sınır kavramına şu şekilde deyinmiştir: “Sınırın bilincine varmamız için, o sınırın ötesinde ne olduğunu bilmemiz gereklidir. Bir çizginin bitimini bilmek demek, o çizginin bitimindeki boşluğu da bilmek demektir.” Hegel, bilginin sınırı konusuna da deyinmiştir ve bu konuda düşüncesi bulunan Kant’a karşı karşısav da sunmuştur. [2]

Felsefî metinlerde rastlanılan sınır kavramının kutsal metinlerde ne şekilde, nerede, hangi olayda ve hangi anlamda kullanıldığı da merak edilebilir. Özellikle Tanrı veya Allah’ın Peygamberleri’nin vahiylerinde bu kavramın geçmesi birçoğumuzun dikkatini daha fazla çekmiş olabilir.

Kutsal metinlerde sınır:

Kutsal metinlerin Türkçe tercümelerinde sınır, hudut kavramları taratılarak çıkan sonuçlar üzerinde durulduğunda sıkça kullanıldığı gözlenmiştir. Arazilerin ayırımı ve sınırların belirlenmesi anlamında, aynı zamanda insanın kendi sınırlarını ve ölçülerini bilmesi ve bunları aşmaması gerektiği konusunda uyarılar mevcuttur. İlk kullanımı ele alacak olursak, yani “senin hakkın ve benim hakkım; senin arazin, benim arazim” ayırımını ortaya koymuştur. Bu kullanım ilk kitap olarak Tevrat ele alınırsa, bu kitapta çokça kullanıldığını görürüz. Bu anlamı üzerinde biraz düşündüğümüzde sınırlar gözle görülür bile olmasa akılda da sınırlar mevcuttur. Bazen bir duvarla, çitle veya iple; bazense sadece akılda bugünkü Avrupa Birliği ülkelerinin sınırları kaldırdığı ancak halen harita üzerinde belli sınırları gösterdiği şekliyle ayırımlar yapılır. Kutsal metinlerde bu sınırların ayırımı ve kimse kimsenin sınırlarına müdahale etmemesi, sınırını rızasız değiştirmemesi önemle mevzubahis olmuştur.

Şüphesiz ki kutsal kitaplarda yazılanlar hem zâhire, hem bâtına işaret eder ancak sadece zâhiri anlamını çekip çıkarırsak dahi, bu haliyle bile komşunun sınırlarını izinsiz değişimine veya müdahale edilmesine kutsal metinlerde sertçe bir uyarı mevcuttur. Tevrat’ta Eval Dağ’ı lanetlenir:“Komşusunun sınırını değiştirene lanet olsun! Bütün halk, Amin! diyecek.” [3]

Sınır kavramınınbu anlamdaki kullanımında sınırlar hakkı belirlemiştir. Senin hakkın sana düşendir, buna senin rızan olmadan kimse müdahil olamaz. Burada vurgulanmak istenenin toplumsal düzen olabileceğini görebiliriz. Toplumda huzuru ve düzeni sağlamak ancak bu yollarla olur. Günümüze de taşıyacak olursak her bireyin, her ailenin kendi mülkü ve kendi arazisi vardır. Böylece herkes kendi sınırlarının içersinde bulunan(lar)dan sorumlu tutulur. Kendinin olanda hak iddia edebilir. Komşularıyla olan münasebeti ise yine kendi hakları üzerinden olur. Birbirleri üzerinden hak iddalarında ise daha üst bir iradeye başvuru şarttır. Buna da hukuk denir.

Kutsal metnin uyarısı da bu yüzdendir ki, komşunun rızası olmadan sınırlarını değiştirmek komşunun hakkını çiğnemeye gireceği için toplumda huzursuzluk yaratır. Haksızlık, düzensizliktir. Düzensizlik aklın egemenliğinde toplum içinde suç teşkil eder. Cezalandırılır. Metnin zâhirdeki anlamlarından biri budur. Bâtınına değinecek yani içyüzü üzerine de düşünecek olursak, sınır kavramının anlayışımıza katkısı olması açısından buradaki kullanımını “özgürlük” kavramıyla bağdaştırabiliriz. Her insanın toplum içersindeki özgürlüğünü, hakları belirler. Yani hukuk egemen toplumda insan, kendi huzuru ve düzenli yaşaması için konulan yasalar ve haklar çerçevesinde özgürdür. Sınırlandırma olmaması durumunda bireyin özgürlüğünden söz edilemez.

Yasaya karşı sorumlulukları bireyin özgürlüğünü belirler. Kendini bir ilkeyle yani bu anlamda yasayla sınırlamamış bir insan özgür değildir. İnsanın yasaya karşı sorumluluk alıp buna uygun davranması toplumda düzeni teşkil eder. Tam tersi durumda ise bireylerin keyfiyeti ön plana çıkar ve toplumda düzenin bozulmasına neden olabilir. Bunlar bireyin kendi yaşamı için düşünecek olursak ilkelerle açıklanabilir. Bireyin kendini bir ilkeyle sınırlaması, sorumluluk alması ve buna göre yaşaması toplum içindeki düzenin bir parçası olacağından aslında birey ve toplum bu anlamda birbirinden ayrı değildir. Dışarıda görsel olarak konulan somut sınırlar araziler toplum için konulanlardır. Birey sözkonusu olduğunda ise akıl düzeyinde ilkeler ve yasalar vardır.

Anlatılmak isteneni şu şekilde özetlemek istersek, sınırları belirli bir alanda birey özgürdür. Sınırlarla çevrelenmemiş bir bölgede yani yasalarla veya ilkelerle sınırlandırılmamış düzende özgürlükten söz edilemez ve o bölgede birey sorumlu olmadığından hak iddaa edemez. Sınırlarla belirlenmemiş arazisinde kişinin hak iddia edememesi gibi kendini bir yasayla sınırlamadığı müddetçe toplum içinde ve kendisi için özgürlüğünden söz edilemez.

İncil’de yapılan taramalarla devam edilecek olursa Tevrat’taki kullanımına benzer bir şekilde kullanımına rastlayabiliriz. Farklı olarak “sınırsızlık ve sonsuzluk” olarak kullanıldığı gözlenir. Kur’an-ı Kerim mealleri incelendiğinde diğer bir anlam olarak bireyin kendi sınırlarını bilmesi ve aşırılığa kaçmasıyla ilgili kullanımı ön plana çıkıyor. Bu açıdan hâd kavramına dikkat çekecek olursak, bireyin hâddini bilmesi sınırlarını bilmesi anlamında düşünülebilir. Ölçüleri aşmaması, aşırıya kaçmaması vb. Örneğin; Maide Sûresinde şöyle buyurulmuştur: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin. Aşırı gitmeyin. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez.” [4]

Buradaki hâd kavramı yani bireyin kendi hâddini bilmesi, bireyin kendini ne ile sınırladığıyla ilgilidir. Anlatılmak istenen ise birey kendini hangi ilkeyle, evrenselle sınırladıysa onun aşırıya kaçmasının zararlı olacağındandır. Örneğin; eğer bir birey adaletli davranmayı amaç edinmiş ve bir durumda hakları eşit dağıtmayı kendine ilke edindiyse, o birey kendini “adalet” ilkesiyle sınırlamıştır. Haklar dengeli ve ölçülü dağıtıldığı müddetçe adalet orada varolacaktır. Ne zaman haklar dengesiz ve ölçüsüz dağıtılmaya başlanırsa, orada dengelerden biri aşırıya kaçmıştır. Böyle bir durumda taraflardan biri sivrilir ve diğerinin huzursuzluğuna yol açar. Dolaylı olarak hakları dağıtan da etkilenmiş olur ve orada adalet varlığını yitirir. Bu zâhirdeki adaletsizlik kavramının toplumdaki etkisinden oluşan husursuzluktur. Bireyde ise bu itidal veya ölçülü olma durumudur. Kendi sınırlarının ötesine geçmemesi veya aşırıya kaçmamasıdır. Yine bir örnekle açıklamak gerekirse, nasıl bir insan doygunluğa ulaştıktan sonra yediği lokmalar artık bünyesinin zararına olmaya başlıyorsa ve artık gereksiz yiyecek sarfiyatına giriyorsa, ruhsal açıdan da bazı istek ve arzuların dozunun aşımı bireyde mutsuzluğa ve huzursuzluğa yol açabilir. Kutsal kitaplarda da bunun gibi ölçüyü aşma örnekleri bireyin zararına olacağı işaret edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de sınır olgusu hudud olarak taratıldığında hudûdallâh kavramı dikkat çeker. [5] Bu kavram, Türkçe ifadesiyle Allah’ın sınırları anlamına gelir. Sınırlandımalar Sûrelerin içinde işaret edilmiştir. Bunlar toplumun düzenli ve huzurlu yaşayışı için usulleri de içerir. Örneğin Bakara ve Talâk Sûrelerinde geçen hususlar boşanma konusu üzerinedir. Bu usullerden sapıldığında ise sınırların dışına çıkıldığı işaret edilir. Kur’an-ı Kerim’de şu şekliyle verilmiştir: “… İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Bunları aşmayın. Allah’ın sınırlarını aşanlar, işte onlar, zalimlerin ta kendileridirler.” [6]

Bu halde yukarıda kullanılan “Allah’ın sınırları” kavramından anlaşılan şudur ki; Toplumda veya ailede uygulanan ya da uygulanması Allah tarafından belirtilmiş sınırlamalar herkesin huzuru içindir. Bu sınırlamalara dikkat edilmediği takdirde bir tarafa zulum edilebileceği işaret edilmiştir. Allah’ın sınırlamalarının herkesin huzuru için oluşu ise Nisa Sûresinde gösterilmiştir. Buna göre vasiyet sonucunda mal paylaşımının nasıl olması gerektiğine işaret edilir: “İşte bunlar, Allah’ın hudutlarıdır ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat ederse, (Allah) onu altından nehirler akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyar ve bu, “Fevzul Azîm”dir (en büyük kurtuluştur). [7] Bu sınırlamalara uymak demek Kuran’a göre Allah’a ve O’nun Resûl’üne itaat etmek demektir. Her kim ki bu sınırlamalara uyar ve ona göre yaşar ise ona ebedî huzuru duyumsayacağı müjdelenmiştir.

Kutsal kitaplarda birebir kullanılmış bazı “Sınır” kavramları bunlardır. Ancak kutsal kitaplarda bire bir kullanılmaksızın metinlerde gizil olan “sınır” kavramlarıyla karşılaşmamız mümkündür. Buna bir örnek olarak İncil’de geçen Sezar’ın ve Tanrı’nın hakları bahsidir. İsa “Öyleyse Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin[8] diyerek bir sınır çizmiştir ve net bir şekilde ayırım yapmıştır. Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya vermek ile Sezar’ın hakkının Sezar’a verilmesi, hakkın hakedene âdil olarak verilmesi üzerine bir belirlemedir. Bu bahisten ne anlaşılması gerektiği üzerine düşünüldüğünde, Matta’da geçen bahis Sezar’a ödenilen vergilerle ilgilidir. İsa’nın öğrencileri İsa’ya; Sezar’a ödenen vergilerin kutsal yasaya aykırı olup olmadığıyla ilgili sual yöneltirler. İsa ise bu suale cevaben vergi verirken kullandıkları paranın üzerinde Sezar’ın resminin ve Sezar’ın yazısı olduğunu gösterir. O halde Sezar’ın hakkının Sezar’a, Tanrı’nın hakkının Tanrı’ya verilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bu durumdan anlaşılması gereken, toplumun sıhhati, düzeni ve huzuru için çalışan kuruma vergi vererek aslında onun hakkını ona teslim etmiş oluruz.

Bu kurum çağımızda Devlet, o çağda İmparatorluk, toplumun güvenliğinden, huzurundan, evine gelen gıdasından sorumlu olan üst kurumdur. Kutsal kitapların hepsinde ortak olarak geçen “Adalet” ilkesi toplumun huzuru için olmazsa olmaz olan yegâne evrensel ilkedir. O halde birey de kendi ve diğerlerinin huzuru için âdil olmak zorundadır. Toplumda yaşayan bireylere sunulan hizmetlerin karşılığı, bir şekilde ödenmesi gerekmektedir. Hakların âdil olarak dağılması bu şekilde olur. Tanrı’nın Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an-ı Kerim’de “Adalet”i sağlamak adına gönderdiği Peygamberleri, Tanrı’nın “Âdl” olduğuna dair ve de toplumdaki her bireyi “âdil” olması yönünde Peygamberler aracılığı ile uyardığını görmemiz mümkündür. O halde bireyin üst kurumun hakkını üst kuruma vermesi adaletli bir yaklaşım olacaktır ve bireyin kendini adalet ilkesiyle sınırladığını gösterecektir. Kendini adalet ilkesiyle sınırlamak yani adaletli yaklaşım içersinde bulunmak, tanrısal yasaya uygundur ve tanrısal sınırlandırma çerçevesinde olacaktır.

Sınır kavramının felsefî ve kutsal metinlerde kullanıldığı gerçek anlamının dışında, farklı bakış açılarıyla yaklaşarak, anlatılmak istenenin ne olabileceği konusunda daha da zengin yorumlar yapılabilir. Bu yorumlar, kavramlar arasında kurulacak bağlarla ve sezgi yoluyla anlayışı daha da zenginleştirebildiği gibi keşfe de yönlendirebilir. Binlerce yıl önce yazılan kutsal kitaplar, ünlü düşünürlerin söylemiş olduğu sözlerin hepsi insan bilincinin eylemidir ve bir diğer bilince açıktır. Onlar okunup anlaşılmadığı takdirde, bir diğer bilincin nesnesi olmadığı takdirde o bilinç için hiçbir şey ifade etmezler. Söz konusu insan bilincinin sınırları olduğunda,  “sınır” kavramını Hegel’in görüşü üzerinden ele alırsak; Bilinç, kendi sınırlarının ötesine geçtiğinde hem öncesinin farkındalığında, hem de ötesini keşfetmiş olarak, kendi serüvenine tanıklık etmiş olur. Böylece kendi kendinin farkında ve kendi üzerine dönen bilincin inşası gerçekleşmiş olur.

Felsefe tarihinin önde gelen isimlerinin de düşüncesine konu ettiği “sınır” kavramını merkez alarak, kutsal metinler üzerinden yapılan bu küçük araştırma beş yüz yıllık koca bir çınar ağacının bir yaprağı boyutundadır. Bunun yanı sıra bir bilincin yeni bir kavram üzerine düşünerek, o kavramı diğer kavramlarla ilişkilendirerek anlayışını genişletmesi, o bilinç için kuşkusuz en büyük kazanım olacaktır.


Dipnotlar:

[1] Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü

[2] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü

[3] Tevrat, Tesniye 27:17

[4] Kuran-ı Kerim, Maide Sûresi 5/87

[5] Kuran-ı Kerim, Bakara Sûresi 2/229, 230; Nisa Sûresi 4/13; Tevbe Sûresi 9/112; Talâk Sûresi 65/1

[6] Kuran-ı Kerim, Bakara Sûresi 2/229

[7] Kuran-ı Kerim, Nisâ Sûresi 4/12-13

[8] İncil, Matta 22:17