“küt” ler…

Sayı 3 - Dil Sorunu

düşünmeye başlıyorsun bişeyler…
kafanın içindeki resimler, renkler, hayaller…
her şey, her şey yıldırım hızıyla geçip gidiyor…
bakıyorsun düşündüklerinin tercümeleri, yani harfler (daha az tabii), kelimeler, cümleler peşpeşe dilinin, kaleminin ucuna gelmeye başlıyor…
yavaş yavaş…
işte onlardan birazını (yapabildiğin bu kadar…) yakalayıp hemen tercüme işine girişiyorsun… tutar mı tutmaz mı…
kim bilir ?
yazdıkça daha da süratleniyorsun.
resimleri, renkleri ve hayalleri ve ipin ucunu kaçırmamak için.
dolu dizgin…
beyninin uğultusuna, fırtınasına, gitmeleri-gelmelerine dilinin ya da kaleminin ayak uydurabilmesi için.
gözlerin, parmakların, ellerin ve kalemin, nefes nefese arkalarından yetişmeye çalışarak… bazen apansız kendini, kafanı omzuna doğru yaslayıp kafanın içindekileri dinlerken yakalıyorsun.
gülüyorsun.
sonra ciddileşip tekrardan tercüme ediyorsun…
ve yazıyorsun durmadan.
kaçırmamak için beynin içinde bir kalaydaskop gibi dönen resimlerin, renklerin ve hayallerin bir tekini bile…
bir an soluklanmak için duruyorsun ve gayri ihtiyari dediğine, çizdiğine ve geriye şöyle bigöz atıyorsun.
bir de bakıyorsun ki, beynin içersinde yıldırım gibi akıp giden, asıl olan, orjinal olan, güzel olan bütün o resimlerin, renklerin, hayallerin tercümeleri bir enayileşmişler…
harflerin o komik, eciş bücüş, kargacık burgacık simgelerinden oluşan onca kelimede, onca cümlede matlaşmışlar… donuklaşmışlar… yanlış…
sanki onlar değiller (mi?)
oturmuyorlar bitürlü yerliyerlerine.
çünkü…
çünkü birden nerelerden geldiği hiç belli olmayan, kafanın ufuk çizgisinden kopup beyninin derinliklerine doğru dörtnala gelen bütün o rengarenk resimler, renk cümbüşleri, mitler…
kendi güzelliklerini, kendi ihtişamlarını, nedense bu “değişimde” koruyamadıkları için, mecburen kelimelerde ve cümlelerde ve yazıda hapsoldukları, tıkılıp kaldıkları için…
halbuki…
bu sefer bırakıyorsun tercüme işini, düzeltme işine girişiyorsun.
“yok” diyorsun… “burası çok ağır oldu. bu kelime de buraya hiç oturmadı. okuyan bunu…”
yani güzelleştirme.
almanlar “verschönern” diyorlar, ama bu bana güzelleştirmeden çok daha başka bir şey söylüyor gibi geliyor, yani olmayanı, hak etmeyeni, layık olmayanı (bu daha az) güzelleştirmek.

aslında kırmızıdan mora ve acı bir yeşile doğru bütün gri tonların mevcut, hazır bulundukları bulutsuz bir gökyüzünde asılıp kalmış, duran ve kendi etrafında bilinmeyen bir düzenle dönen her tarafı girik çıkık, hiçbir şeye benzetemediğin, fakat bilincinin derinliklerinde ne olduğunu pekala sezebildiğin bir hacmin yukarıdan, fakat aym zamanda aşağıdan, daha perspektif icat edilmeden önceki görüntüsüdür… bu gördüğün…

ama bir de bakmışın, sen bütün morları ve yeşilleri ve turuncu ve grileri sence daha bir anlaşılabilir bir maviye boyamışsın… ton ton…
bir iki bulut bile eklemişsin, (yok halbuki böyle bişey)
ve bir güvercin bembeyaz…
tarif edemediğin, ıska geçtiğin görüntünün yerine…

bu birden nerelerden geldiği hiç belli olmayan, kafamn ufuk çizgisinden kopup beyninin derinliklerine doğru dörtnala gelen resimlerle, renklerle, cümbüşlerle ve mitlerle ilgisi olmayan…
ama ancak “yazının” kavrayıp ihata edebileceği…
bir de tabii karşındakinin, okurun anlayabileceği…

işte bunu yapıyorsun,
ve geri gidiyorsun.
tercüme edemediğini, doğru dürüst “o” lisandan bu lisana çevirmediğini bal gibi biliyorsun,
ve başlıyorsun orasından burasından güzelleştirmeye,
kimin için?
okuyan için mi?
kendin için mi?
sen sahtekar mısın?
madem ki doğru dürüst tercüme edemiyorsun, o zaman bırak…
hiç olmazsa o rengarenk resimler, renk cümbüşleri, mitler
kendi güzelliklerinde, kendi ihtişamlarında, hiçbir zaman hiçbir dile çevrilmesi mümkün olmayan kendi ana dillerinde ve yerlerinde kalsınlar,
koynunda sakla onları.
onlar zaten senin, kimse elinden kapmıyor ki.
kimseye de “satmak” zorunda değilsin,
kimse için de “yazmak” zorunda değilsin.

******

okurken…
ah!..
eskiden gençliğin verdiği iştaha ile her şey yenilip yutulur, silinip süpürülürdü (misal…)
yani bazen üç gün üç gece göz kırpmadan okunurdu,
her şey.
her şey. ele ne geçerse…
demek ne mideymiş, ne bağırsakmış!
hemen öğütüp, hazmedip ve sindirip bir yenilerine göz dikerdi.
aç.
romanlara, şiirlere, denemelere, tiyatrolara, hikayelere, dergilere…
ele ne geçerse,
ne bulursa.
kim laf arasında iki basit kelime ile ne tavsiye etmişse,
ne görmüşse vitrinde kapağı hoş, enteresan,
ya da birisinin elinde okurken.

elli sene sonra bir de bakıyorsun ki bünyen değişmiş yavaş yavaş, sen farkında olmadan,
birçok şey hazmolmuş, kana karışmış, seninle beraber, senden bir parça, sen “o” sun, o da sen.
konuşurken… (konuşuyorsan eğer) yazarken… (eğer böyle tuhaf bir alışkanlığın varsa…)
daha doğrusu artık kimin kim olduğunu doğru dürüst hatırlamıyorsun bile.
zamanla da birçok şey sanki kazurat gibi dışlanmış, fırlatılmış, atılmış,
onu da hatırlamıyorsun…
bırak hatırlamayı, bir zamanlar böyle bir kitap okuduğunun bile farkında değilsin,
kitaplığının bir yerinde, sırtı sana dönük yabancı yabancı sana bakıyor,
bu arada artık yemek konusunda (!) daha bir seçici davrandığının farkına varıyorsun,
artık bir “gourmet” gibi hareket ediyorsun.
ve iki saat bir kitapçının neredeyse bütün raflarını darmaduman ettikten sonra güzel bir parça yakaladığından emin eve gelip önokuma ritüelini -terlik, yıkanma, ev elbisesi, içecek bir şey vs. vs- tamamlayıp rahat koltuğuna gömülüyorsun…
ayaklarını uzatıp veya nasıl rahat ediyorsan,
dudaklarında belli belirsiz bir mutluluk…
kendinle hoşnut.
kalbin tatlı bir heyecanla biraz daha çabuk atıyor…
adeta bir serüvene hazır.
ilk önce uzunca bir süre arka kapak ve kısa tafsilatları okuyorsun,
yazarın resmine bakıyorsun dikkatli dikkatli…
sonra kapak ve ilk sahife.
kim basmış, ne zaman basılmış, grafik, baskı, dizgi…
giriş…
ve gözlerinde bir iştaha…
artık dizginlenemeyen bir açlık değil bu…
şimdi artık dilin üzerinde yavaşça gezdirilecek, belki de sana yabancı birtakım baharatların hoş esrarengiz, tanımadığın tatları…
okumaktan çok…
michael ende’nin “sonsuz hikayesi” ndeki gibi hikayenin içine girmek,
hikayenin bir parçası olmak.
hikaye olmak.
ve kitabın sahifelerinden dışarı sana bakmak,
bana…
hemen, bir yudumda, bir solukta bitirebileceğin halde bir süre sonra kendini zorlayarak, daha doğrusu kendini zaptederek (!) işaret parmağını okuduğun sahifeye koyup kitabı kapatıyorsun…
bir müddet binyediyüzonaltı senesinin o solgun sonbaharında sokaklarda dolaşıyorsun, evlerde, odalarda…
bir müddet marcel’le annesinin arkasından bakıyorsun onlar konuşurken…
hatta lafa karışıyorsun, yazan farkına varmadan…
o muhteşem, o bitmesini istemediğin lezzetle başını arkaya yaslayıp gözlerin kapalı eriyip gitmek…
okumak…
yaşamak…

******

şair nedir? aktör, yazar, oyuncu nedir?
ya da ressam, heykeltraş, müzisyen, besteci?..

soruyu yeni baştan ve daha düzenli sormalı:
/ daha doğrusu kategorize etmeli, sınıflandırmalı /
1. şair, yazar, besteci,-daha sonra ressam, heykeltraş…
2. aktör, oyuncu, müzisyen (icrâ eden yani…) vs…

yazar mesela… veya şair.
muammer efendi’nin fatih’te iki gözlü bir hanesi vardır,
eşi, kayınvalidesi ve üç çocuğunla oturur,
evkafta memurdur muammer efendi.
pazar günleri su kaynatılır, yıkanılır, çamaşır yıkanır, üç metrekare banyoda.
ayda yılda bir gün adapazarı’ndan akrabalar gelir.
muammer efendi zatürreden ölür.
albümde nikahta çekilmiş bir resmi kalır.
çocuklardan en büyüğü albümü saklar bir süre; gazeteden çıkan ansiklopedilerin arasında,
orada yaşar muammer efendi bir süre…
albüm açıldıkça…
sonra?
sonra hepsi birden eskiciye verilir.
sonra?
sonra artık muammer efendi yoktur.

bu olaylar istanbul’un yüzlerce semtinde, binlerce sokağında onbinlerce hanesinde, her yerinde biribirine benzeyen değişik şekillerde, fakat her an yeni baştan yeniden olur, yaşanır…
bu biricik olayı, bu hayat hikayesini kimsecikler bilmez, muammer efendi’nin kayınvalidesi, eşi, ve çocukları dışında.
haa! bir de adapazarı’ndaki akrabalar.

ama dikkatli olan, “farkında” olan, düşleyen, hayal kurabilen, muammer efendi ile her saat her dakika beraberdir, içiçedir. onunla işe gider, onunla işten gelir. yemekte, sofrada, yatakta, banyoda, kalemde…
hep onunladır.
bir düştür bu.
sonsuz bir hayal dünyasıdır bu…
ve kesin sınırlarını “bu hayal dünyasının koyduğu” ve “gerçek gerçek” dediğimiz “gevelemenin” içinde yaşamaya mahkum olduğu dünya…
ucu bucağı olmayan muammer efendiler, selami beyler, zehra hanımlar, hatçe teyzeler…
hatta (hatta ne demek?)
ve dahi cami avlusundaki ulu çınar…
deniz kenarındaki kahve…
adanın martıları…
kediler…
büyükdere’nin derinliklerindeki istiridyeler…
ve her şey.

amma velakin bu dikkatlilerin, “farkında” olanların, düşleyen ve hayal edebilenlerin dışında (neredeyse dünyanın hepsi) kalan hodbinler, belki de nobranlar, vurdumduymazlar, ilgisizler, alakasızlar…
“küt”ler…
bunların aslında tarifi yoktur,
bunlar “küt”türler…
işte birinci kategoriden olan bu birkaç zavallı dikkatliler, düşleyebilenler, daha pervasız bir deyişle “ince olanlar”, bütün olayları, hayatın hikayelerini, mahlukatı ve nebatatı, bütün bunları gördükleri, duydukları, hissettikleri için, hislenip hayal edebildikleri için ve en önemlisi “ince” oldukları için, otururlar yazarlar.
yazılan hikayeler, romanlar, şiirler insan olmanın, “farkında” ölmanın, olabilmenin bir tecellisidir.
ama ne yapalım ki bütün bu yazılar ve çiziler “küt”ler tarafından da okunur,
“küt”ler tarafından da okunur ama onlar için değildir bu yazılan ve çizilenler…
onlar için değildirler…

besteciler mesela…
kornalar, satıcı avazeleri, tramvay dandanları, kamyon homurtuları, bağırış çağırışlardan kimseciklerin duymadığı, duyamadığı, duymak istemediği yalnızca iki kat yukarıda, pencere saçaklarına tünemiş cıvıl cıvıl öten serçeleri duyabilen, onların var olduğunun “farkında” olan adamdır, bu sesleri bir şekilde kağıda geçirebilen “ince” ruhlu bir adamdır.

daha sonra bu bir tek “o” beyin, “o” ruh tarafından ancak “bir şekilde” duyulmuş, algılanmış, hissedilmiş ve yalnızca o “bir tek şekli” ile geçerli ve güzel olan nağmeler zaptedilir…
simgelerle…
sonra gelir bir adam kendi “yorumu”na göre yirmibeş kişilik bir çalgıcılar takımına çaldırır… o nağmeleri…
sopasını kaldıra indire…
kaldıra indire…
hem de o kadar çaldırır ki, taaa “kendi yorumu” yorumlanıncaya kadar,
ve bu “şefin yorumu” seçilmiş “küt”ler tarafından dinlenir.
dinlenir çünkü kornalar, satıcı avazeleri, tramvay dandanları, kamyon homurtuları, bağırış çağırışlardan duymadıklarını, duyamadıklarını, duymak istemediklerini şimdi, burada-hem de- “şefin yorumundan” daha bir “rafine” olarak dinleyeceklerdir; akılları sıra…
(sevsinler…)

ve bu “küfler daha sonra fuayelerde, kokteyllerde, garden partilerde, entel-barlarda ve daha bir sürü yerde, hadleri ve üzerlerine vazife olmadığı halde “parça”nın kadansı, performansı, nüansı, seansı ve dansı gibi sözcüklerle hiçbir zaman duymadıkları, duyamadıkları, duymak istemedikleri, duymaya gayret bile etmedikleri o serçelerin seslerini eleştirmeye kalkacaklardır.