Kitap incelemesi: Cesur Yeni Dünya

Ütopya - 2018

1932 yılında yayımlanan Cesur Yeni Dünya, Avrupa’nın içten içe kaynadığı, bununla beraber Birinci Dünya Savaşı sonrası, İkinci Dünya Savaşı öncesi yazılan bir kitap olması nedeniyle ayrı bir önem taşıyor. Çünkü dünyadaki yeni şekillenmelere alt yapı oluşturacak değişimlerin sancıları kendisini göstermeye başlamıştır bu dönemde… Birinci Dünya Savaşı sonrası üç büyük imparatorluğun (Osmanlı, Çarlık Rusya ve Avusturya-Macaristan) çöküşü ve güç dengesinin “İngiltere-ABD” eksenine kayması, özellikle İngiltere’nin dünya hâkimiyetinin zirvesinde olduğu bir dönemde, yazar tepkisini böyle bir romanla ortaya koymuştur. 1929’da yaşanan küresel ekonomik krizin izleri devam etmektedir. Tüm dünyada kriz etkisini devam ettirirken, buhrandan çıkış yolu olarak dünya entelektüelleri çözüm önerileri üretmeye başlamışlardır. Bazıları ise yeteri kadar tüketim olmadığı için kapitalizmin sağlıklı bir şekilde gelişemediğini iddia etmişlerdir. İşte bu dehşetin kendini savaş, umutsuzluk ve belirsizlik olarak gösterdiği bir dönemde yazılmış olan Cesur Yeni Dünya, bir bilimkurgu klasiği olarak önemini göstermektedir. Huxley bu kitapta milat olarak Henry Ford’un T-modeli otomobilini ürettiği yılı seçmiştir. Bu öyle bir milattır ki; insanları doğadan uzaklaştırmanın, tüketmeye zorlamanın ve bu yolda tarihi, dini, geleneği, aileyi, sanatı ve kültürü yok etmenin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Yazar kitabı, Amerika’da yaşadığı yıllarda yazmıştır. Dikkatli bir gözlem yapıldığında, kitabın bütününden çıkan fotoğraf göstermektedir ki; sentetik ütopya olan Amerika ile o toprakların gerçek ve ilk sahibi olan Kızılderililerin oluşturduğu çelişki resmedilmektedir. Yazıldığı dönemin şartları itibariyle, Huxley’in diğer romanları yanında ayrı bir öneme sahiptir. İşte bu süreçte yazılan Cesur Yeni Dünya, aynı zamanda yazarın içinden taşan çığlığın sesini günümüz insanına kadar duyurmayı başarabilmiştir.

Öte yandan Avrupa, Sovyetler Birliği’nin tedirginliği içinde, her yönüyle gelişmekte olan Amerika’ya güvenmekle birlikte gitgide bütün dünyayı hâkimiyet altına alma potansiyeli taşıyan aynı Amerika’ya karşı da içten içe bir kuşku beslemektedir. Bugünden bakıldığında bu kuşkunun haksız bir kuşku olmadığı daha net olarak görülmektedir.

Cesur Yeni Dünya’da Huxley, her ne kadar yüzlerce yıl sonrasının dünyasını tasvir ediyor gibi görünse de, aslında bugünün de dünyasını çok çarpıcı bir “dünya modeli” ile gözler önüne sermektedir. Yazar insanlığın dikkatini çekerek uyarmaya çalışmıştır. Genellikle Huxley’nin dikkat çektiği “Dünya Devleti” tıpatıp Amerika’yı işaret ederken, insanoğlunun içinde taşıdığı bencillik ve özgürlüğe karşı denetim tutkusu potansiyeli itibariyle –küresel ısınmanın eşiğindeki dünyada, insanoğlunu nasıl bir kader beklediği belirsizliğine rağmen– gelecek yüzyıllarda başka Amerikaların da boy vermesi elbette kaçınılmazdır. Yani Amerika, günümüz dünyası için sadece bir rol modeldir ve bahsedilen potansiyelin önderliğini yürütmektedir.

Aldous Huxley’nin bu çok tartışılan kitabına distopya yani kara ütopya da denmektedir. İnsanı sorulara boğan bir gelecek kurgusu gibidir. Huxley 1932 yılından bakarak öyle bir dünya yaratmıştır ki okuyucu, yazarın bahsettiği bu dünyanın olması mümkün mü, iyi mi kötü mü bir türlü karar verememektedir. Fakat kitabın ilerleyen bölümlerinde, bugünün insanının maruz kaldığı şartlandırılmalarla Cesur Yeni Dünya insanının şartlandırmaları arasında çok ciddi benzerlikler görülmekte ve başlangıçta ütopik, sıra dışı gelen konular daha sonraki bölümlerde günlük hayat ile özdeşleştirilir.

Aldous Huxley 1894’te doğmuştur. Anne, şair Matthew Arnold’un yeğeni, baba Cornhill dergisinin sahibi, kardeşi ve büyükbabası ünlü birer biyologdur. Bilim ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley’in dünyaya bakışının temelini oluşturmuştur. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, iç dünyasını keşfetmesine imkân vermiş ve bu keşifler kendisini şiire ve öykü yazmaya yöneltmiştir. Hayatı boyunca kalemiyle, gelişmekte olan vahşi kapitalizmi sorgulamış ve toplumun huzuru ve refahı için sistemin kendi içinde dönüşümünün kendince altın anahtarlarını üretmeye çalışmıştır. Kitaplarında düşüncenin sınırlarını oldukça zorlayan, okuyucuyu düşünmeye ve sorgulamaya sevk eden bir üslup hâkimdir. Altmış dokuz yıllık yaşamına, başta şiir olmak üzere onlarca eser sığdırmış olan Huxley, Kasım 1963’te, çeşitli arayışlardan sonra Hollywood’daki evinde bir Zen Budist’i olarak hayata gözlerini yummuştur.

Aldous Huxley’in tasvir ettiği Cesur Yeni Dünya, istikrar yılı diye anlatılan “F.S. 632’de” eski kıta denilen Londra’da geçmektedir. Yani kitabın yazıldığı tarihten altı yüzyıl sonrasında yaşanan bir dünya modelidir. Kitapta Ford, bu Yeni Dünya’nın adeta tanrısıdır. Yazar, kitabında bu yaratılan dünyayı, iki temel karakter üzerinden diğer bireylerlerle ilişkilendirerek anlatmaya çalışmaktadır. Dünya ciddi bir evrim yaşamış, insan üremesi ve eğitilmesi “kuluçka ve şartlandırma” merkezlerindeki şişelerde gerçekleştirilmektedir. Dokuz Yıl Savaşları’ndan sonraki büyük Ekonomik Sıkıntı’dan sonra kurulan Cesur Yeni Dünya’nın sloganı “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar”dır. Bu üç ilkenin sürekliliğini sağlamak için bilimsel yöntemlerle yeni bir dünya düzeni kurmuşlardır. Ve onlar için, geleceğin en önemli projeleri “mutluluk sorunu” adını verdikleri konuda, daha doğrusu insanlara “köleliklerini sevdirme sorunu” meselesidir.

Kitap, Kuluçkalama ve Şartlandırma Merkezi müdürünün çocuklara eğitim vermesini anlatarak başlar ve kitabın devamında da bu Yeni Dünya düzeni ile ilgili detaylı bilgiler verilmektedir. Toplumsal istikrar için nüfusun sabit tutulması şarttır. Ayrıca amaca hizmet etmekten zevk alacak bireyler üretilmesi önemlidir. Bu şartlandırma merkezlerinde insan robotlar yetiştirilir. Toplumsal mutluluğu, zararı en aza indirilmiş bir uyuşturucu maddesi olan “soma” ile sağlarlar. Kitapta bireyden nesneye dönmüş ya da dönüştürülmüş insan ve bu nesneleri üreten bir düzen vardır. Üretim bandında bir bireyin üretilmesi için iki yüz altmış yedi gün gerekmektedir. Bir seferde her şeyleriyle birbirlerine benzer doksan altı canlı üretilmektedir. Bu bireylerin istendiği gibi oluşturulması için üretim bandı üzerinde çeşitli etkilere (ilaç, ısı, basınç vb.) maruz bırakılırlar. Kişilerin psikolojik şartlandırmaları ise Hipnopedya (uykuda eğitim) ile yapılır. Aslında nesneleştirilmiş bu insanlar, sistemin ihtiyacının olduğu beş ana sınıfta (alfa, beta, delta, gama, epsilon), hayatlarının her alanında karakteristik, fiziksel özellikleri ve kaderleri belirlenmiş olarak çıkıyorlar yumurtadan. Örneğin on iki yıl boyunca her gece yüz elli kez kulaklarına “Artık herkes mutlu” şeklinde seslenilir, ya da sistemin canlı kalması için gerekli olan tüketimi sürekli kılmak için “Atıp kurtulmak, onarmaktan iyidir. Yama artarsa refah düşer” tarzı şartlandırmalar yapılır. Yeniye ve tüketime dayalıdır toplum.

Cesur Yeni Dünya’da bireyler yoktur, toplum vardır. Bunun için kişilerin yalnız kalmaması için gerekli tedbirler alınmaktadır. Çünkü yalnız kalan ve işi olmayan birey düşünmeye başlar. Düşünen insan sorgular ve bu ise tehlikelidir. Ayrıca insanlar arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan ve ilişkiye şekil veren “güçlü duygular” veba hastalığına benzetilir. Bu ise en son istenen şeydir. Kişilerin yalnız kalmalarını engellemek için duygusal film, engelli golf gibi aktivitelere yönlendirilir. Yalnız kaldıklarında ise sıkıntı yaşamamaları için “soma” adı verilen zararsızlaştırılmış uyuşturuculardan alırlar, böylece aldıkları doza göre zihinsel bir dinlenmeye geçerler. Bununla beraber anne, baba, aile gibi kavramlar müstehcen kabul edilirken “herkes, herkese aittir” anlayışı normal kabul edilir. Böylece kişilerin birbirlerine karşı duydukları istekler anında giderilip, bastırıldığı vakit ortaya çıkabilecek yoğun hisler ve duyguların önüne geçilmiş olur. Dünya denetçilerinden Mustafa Mond şu sözleriyle bu görüşü destekliyor: “Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yükünden arındırdık.”

Genç kalarak bir ömür sürdürmek de önemli bir unsurdur. Modern insanların yaşlanması gibi bir durum söz konusu değildir. Bunu yapay salgılar ve ihtiyaç duyulduğunda oldukları aşılar ile sağlıyorlar ve yaşlanmayı geciktiriyorlar. Ancak 60’larına kadar çok zinde yaşayan bireyler birden ölüyorlar. Bunun sebebi, yaşlanıp fiziksel güçten düşen bireyin toplumdaki üretim ve tüketim için bir faydası olmaması olarak değerlendiriliyor. Bir diğer sebebini ise, denetçinin “Kendimize ait olduğumuzu düşünmek mutluluk sebebi olabilir mi? Genç insanlar bunu düşünür çünkü kimseye bağımlı olmamayı, dua etmekten muaf olmayı kendi tarzları olduğunu kabul ederler. Oysa yaşlanan insan, içinde o zayıflığı hisseder ve kişilerde korku baş gösterir. Yaşları ilerledikçe insanların dine yönelmesinin bir nedeni de ölüm ve ölümden sonraki şeylerin korkusudur,” ifadesine vurgu yapması ile anlıyoruz. Bu yüzden kişiler çocukluklarından itibaren haftada üç gün “ölecek hastalar hastanesi”ne götürülüyor ve bireylerin gözünde ölümün sıradan bir süreç olarak görmeleri sağlanıyor.

Tabii bu Yeni Dünya’daki sistemin yanında bir de karşı sistem mevcuttur. Bu “vahşi ayrı bölgesi” diye adlandırılan coğrafyadaki insanlar ıslah edilmeye layık bile görülmeyen insanlardan oluşmaktadır. Hatta bu bölge elektrikli tellerle çevrilidir ve New Orleans’tadır. Sistemi sürekli sorgulaması ile meşhur Bernard, kız arkadaşı Lenina ile tatil yeri olarak bu vahşi bölgeyi seçmiştir. Shakespeare okuyarak büyüyen “Vahşi” ile tanışır. Daha sonra Vahşi ve bir gezide kazara unutulmuş ve yine kazara hamile kalıp, eski dünyada yaşamak zorunda kalan Vahşi’nin annesi olan Linda ile beraber Yeni Dünya’ya gelirler. İşte bundan sonra iki dünya arasında sürekli bir kıyaslama ve sorgulama başlar. Ayrıca eski dünyadan getirilen Vahşi, Yeni Dünya ile eski dünyanın kıyas yapılabilmesinde en önemli rolü oynar. Yeni dünyanın sistemini sorgulayan Bernard Marx ve Helmholtz Watson ile Vahşi arasında gelişen ilişki yumağında dikkat çeken odur ki; Vahşi onlara aradıkları gerçeği kısmen de olsa yansıtıyor ama şartlandırılmış olmanın tesiri ile birbirlerini anlamakta zorluk çekerler. Bu arada eski dünyada “yabancı” olduğu için dışlanan, Yeni Dünya’da ise yaşam alanı bulamayan Vahşi’nin dünyası bu ağırlığı daha fazla taşıyamaz. Önce bir adaya gidip inzivaya çekilir. Sonra intihar eder.

Bernard Marx: Beta birey ve psikolog. Yaşadığı ortamla ve değer yargılarıyla çatışma içinde olan toplum tarafından tuhaf bulunan, birey olduğunun farkında olan ve diğer insanlarla olan farkını bildiğinden (çünkü o bir üretim hatasıdır) kendini yalnız hisseden, kendini anlayacak birini arayan bir karakter. Sürekli kendi varlığından olan rahatsızlığı dile getiren kişi. Herkesin herkese ait olma fikrini kabul edemiyor ve sapıkça buluyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde, Vahşi’yi ve annesini Yeni Dünya’ya getirmiş olmasını bir başarı vesilesi haline getirip, daha önce onu küçük gören insanlardan kabul görmesi ile değişmeye başlar. Sürekli eleştirdiği bu dünyaya kendini kaptırır. İlginç olan; arzuladığı statüye ulaştıktan sonra bu dünyanın yanlışlarına olan kaygısı azalır, ancak eski haline dönmek zorunda kaldığında yine kendini çaresizlik içinde bulur. Aslında her iki dünya insan tipinin arasında sıkışmış ve kimliğini bulmakta çok ciddi sıkıntılar yaşayan bir karakterdir.

Helmholtz Watson: Beta bireydir. Yakışıklı görüntüsü ve tavırları ile dikkat çeken bir kişidir. Duygu mühendisliği odasında hocalık yapmaktadır. Romanda çok fazla yer almasa da düşündükleri ile akılda kalan bir karakterdir. Helmholtz da Bernard gibi birey olduğunun farkında ve kimsenin kendini anlayamadığını düşündüğünden kendini yalnız hisseder ancak Bernard gibi çalkantılı bir ruh hali yoktur. Söyleyecek, yazacak bir şeyleri olduğunu hisseder ancak nasıl anlatacağını bilemez. Bütün yazdıklarının içtenlikten uzak ve gerçek olmadığını düşünür. Bizim dönemimizin değerleriyle bakarsak kendimize yakın bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Vahşi ile aralarında ortak değerler olduğunu hissetse bile şartlandırmanın etkisi ile bazı noktalarda ayrılırlar.

Kuluçkalama Merkezi Müdürü: Romanın başında öğrencilere sistemin mükemmelliğini ve gerekliliğini büyük bir hayranlıkla anlatan karakter olan müdür, sistemin en ateşli savunucularındandır. Yeni Dünya düzenine tam anlamıyla ayak uydurmuş olduğunu iddia etmiş olsa da vahşi bölgede kaybettiği sevgilisine karşı hâlâ hisler besleyen biridir. Onu karşısında ilk gördüğünde ne yapacağını bilemeyen ve sonra utanç duyan zayıf karakterde biridir.

Vahşi (John): En önemli karakterlerden biridir. Ayrık vahşi bölgede büyümüş, ancak annesinin modern dünyadan gelmiş olması onun dışlanmasına sebep olmuştur. Kızılderililer arasında kabul göremeyen, oyunlara alınmayan, Kızılderili adetlerini uygulamasına bile izin verilmeyen bir karakterdir. Okumaktan hoşlanır. Annesinin eski dünyadaki sevgilisi olan Pope’un verdiği Shakespeare kitabı John’un kişiliğini oluşturmada önemli bir etkendir ve bu sayede içinde gelişen bazı duyguları, derin hisleri daha rahat ifade edebilmektedir. Bernard’ın onu ve annesini modern dünyaya getirmesinden sonra, bu dünyayı tanıdıkça içindeki nefret büyümüştür. İlk önceleri bu dünyanın değiştirilebileceği umudunu içinde taşır. Annesinin ölümünden sonra tüm enerjisini buradaki insanlara harcayarak, bu sistemin yanlışlığını anlatmaya çalışmasından ne kadar gayretli ve inançlı ve ne olursa olsun insanların her şeyi başarabileceğine inanan biridir. Romanın sonunda yaşadıkları, bize bütün dünyayı karşısına alabilecek cesarette bir kişilik olduğunu, acı çekmenin ve insani duygular taşımanın önemini göstermiştir. Lenina’ya âşık, onun için her şeyi yapmaya hazır ancak Lenina’nın bunu anlayamamasından dolayı büyük bir çaresizlik içindedir, daha sonraları bu çaresizlik onda nefrete dönüşmüştür.

Lenina: Yaşantısından memnun, kendi ile barışık ve sistemin başarılı ürünlerindendir. Ford’unun sağladığı olanaklar yüzünden sık sık memnuniyetini dile getiren kişidir. Erkekler arasında bir hayli popüler, ancak farklı şeyler aramaktadır. Üretim hatası olan Bernard ilgisini çeker ve bu yüzden onun ile beraber olmaya başlar. Romanın ilerleyen bölümlerinde Vahşi ile tanışmasından sonra, Vahşi’ye olan hayranlığı her gün daha da artar, ancak yaşadığı dünya düzeni Vahşi’yi anlamasına izin vermez. Üzerindeki şartlandırmalar yüzünden onu anlamakta zorlanır.

Mustafa Mond: Dünya denetçilerinden biri. Mustafa Mond’un görevi, bu dünya düzeninin neden gerekli olduğunu bu düzenin insanlarına anlatmaktır. Duyguların gereksizliği, tarihin silinmesi, bilimin sadece gerekli düzeyde kullanılması gerektiği ve sürekli bir gelişim göstermemesi gerektiğini düşünmektedir. Kendisi iyi bir bilim adamı (fizikçi) olmasına rağmen, ısrarla istikrarı bilime tercih ettiğini söyler. Mond modern dünyadaki sistemin tüm detaylarını bilen ve eski dünya hakkında da diğerlerine göre çok bilgili olan bir karakterdir, ancak bunların hiçbirine Yeni Dünya’da ihtiyaç olmadığına inanır. Hatta istikrara zarar vereceğini düşünür.

 Linda: John’un annesi, şartlandırma müdürünün kaybolan sevgilisidir. Gençliğini modern dünyanın dölleme bölümünde çalışarak geçiren Linda, müdür ile bir geziye gittiği vahşi bölgede unutulur ve hayatını burada sürdürmek zorunda kalır. Farklı olduğu için o da Kızılderililer arasında John gibi kabul görmez. Şartlandırmalar etkisinde olan Linda, bu dünyadaki sefilliğe alışmakta zorlanır. Şartlandırılmış olmasına rağmen, doğurmuş olduğu John’a karşı büyük bir sevgi beslemektedir. Modern dünyadan birilerinin gelmesiyle büyük mutluluk duyar ve çektiği acılardan kurtulmak istediği için, aynı mantıkla çareyi “soma” içmekte arar ve modern dünyada en çok arzuladığı şeyin soma olduğunu söyler. Linda’nın eski yaşantısına geri döndükten sonra, vahşi bölgede çektiği ıstırabı unutmak için gereğinden fazla soma haplarını kullanması ölümüne sebep olur.

Sonuç olarak Cesur Yeni Dünya düzeni ile, günümüz dünyası arasındaki benzerlik insanı dehşete düşürecek kadar yakın gözükmektedir. Tek tipleştirici bir dünya düzeni her geçen gün etkisini artırmaktadır. Cesur Yeni Dünya, ötekine yaşam hakkı tanımayan, farklı düşüneni içinde eriten, sistemle uyum içinde yaşayanı öne çıkarıp, yücelten bir sistemin içinde sürüklendiğimizi bize oldukça etkili bir biçimde sunan bir kitaptır. İnsanı insan yapan tüm erdemlerin bir şey ifade etmediği, insani değerleriyle yaşamaya gayret eden insanların dışlandığı, sistemin yandaşlığına soyunan kuklaları bize kanaat önderleri olarak sunan bu düzenin kitaptaki düzenden ne farkı var acaba? Günümüzde “gen” araştırmalarının belli bir merhaleye geldiğini ve yakında insan klonlayabileceklerini iddia eden bilim adamları medyada yer almaktadır. Acaba alıştırılıyor muyuz? Kitap bu nevi soruları akla getirmektedir. Teknolojik gelişmelerin etkisi ile medyanın başrol oynadığı, bilişim çağının da tesiri ile insanoğlu bu sistemin tekelinde esaret altındadır. Dikkatli bir şekilde günlük hayatımızın akışını gözlemlediğimizde, sabahtan akşama kadar geçirdiğimiz zaman diliminin tanziminde, hangi şartlandırmaların etkisi ile sürüklendiğimizi görebilmek daha mümkündür. Günümüzün hâkim güçleri, bu tasvir edilen şartlandırılmış insan modelinden pek memnun görünmektedir. Sistem, sadece üret (benim istediğimi) ve sonrasında hızlıca tüket diyor. Ama Sorgulama! Düşünme! Karşı gelme! İtaatkâr ol! Hak arama! Sen, sadece boyun eğerek rahat yaşayabilirsin. Bu yüzyılın insanının soma hapları ise Hollywood yapımı filmler, Amerika’dan ithal aptal diziler ve taklit edilen yarışmalar örnek olarak gösterilebilir. Verilmek istenen mesaj çok açık ve nettir: Uyuşun! Uyuyun!

Günlük hayatımızın her karesini bu şekilde kontrol altına alan güçler, bu şekilde sistemin “kural koyucular”ı olurlar ve insanlık senaryosunu başından sonuna kendileri yazıp kendileri yönetmektedirler. Yani nesneleşmiş insan ona yazılan rolü oynarken, hiçbir şeyin farkında olmadan, eline tutuşturulmuş soma hapları ile oyalanmakla meşguldür. Aslında yazarın, yaşadığı dönemden bakarak, böylesine yüksek bir öngörü ile günümüze atıfta bulunabilme yeteneğine hayran kalmamak mümkün değildir.

Kaynakça:

utopicass.blogspot.com