Kişinin “Hayır” Deme Hakkı

İnsan Hakları - 2019

 “Hayır” diyebilmek birçok insan için oldukça
zorlayıcı ve rahatsız edici bir eylemdir. Kimisi yaratacağı etkilerden, alacağı
tepkilerden çekinir, kimisi o zamana kadar kurduğu kişisel imajının
sarsılacağından korkar. Hayır diyebilmek kararlılık, özgüven, özsaygı ve güçlü
bir irade gerektirir.

Hayır diyememenin muhakkak ki
sosyal ve psikolojik anlamda etkileri vardır. Öncelikle bu durum insanın,
başkalarını reddetmemek veya kırmamak için gerçekte yapmak istemediği birçok
işi yapmak zorunda kalmasına, hayatının kontrolünü bir yerden sonra elinden
kaçırmasına, esasen onaylamadığı eylemlere itiraz edememesi, dolayısıyla
özsaygı ve özgüvenini yitirmesine neden olabilir. İnsan zamanının büyük
bölümünü kendisini değil, başkalarını memnun etmek, başkalarının arzu ve
isteklerini yerine getirmek için harcayabilir. Dışarıya karşı gülümsemesini
takınsa ve memnuniyetini ifade etse de içten içe kendisi fark etse de etmese de
tatminsizlik ve mutsuzluk içinde sıkışır kalır. Kişinin yaşama ve başkalarına
karşı güçlü bir öfke geliştirmesine, stres ve gerginliklerinin üst düzeye
tırmanmasına da yol açabilir.

Hayır diyememek sadece bir maskenin
ardına saklanmaktan mı ibarettir, yoksa bu durumun insan üzerinde yarattığı gizli
ya da açık stresin etkileri sandığımızdan çok daha fazlası mıdır?

Kronik Stres ve Beden

Dr. Gabor Mate, “Vücudunuz Hayır
Diyorsa
” adlı kitabında kronik stresin bedeni nasıl etkilediğini ve
günümüzde adeta bir salgına dönüşen otoimmün rahatsızlıkların ortaya
çıkmasına neden olduğunu irdeler.

Modern tıp, beden ile zihin
arasındaki bağlantıyı reddeder ve bedeni zihinden ayırarak kavramaya çalışır.
Sağlık ve hastalık hakkındaki tüm inançlara düalizm hakimdir. İnsanları
büyüdükleri, yaşadıkları, çalıştıkları, oynadıkları, âşık oldukları ve
öldükleri ortamdan soyutlanmış şekilde yaşıyormuş gibi tanımlamak ister. Bunlar
klasik tıbbın içinde yerleşik, saklı bulunan ve
hekimlerin çoğunun eğitimleri sırasında edindiği ve meslek yaşamlarını taşıdığı
önyargılardır.

Ancak klasik tıp çizgisinin dışında
araştırma yapmayı göze almış bazı bilim insanları artık
bunun aksi yönünde sonuçlar elde etmektedir. Dr. Noel Hershfield bu konu
hakkında şu ifadeyi kullanır: “Yeni bir disiplin dalı olan psikonöroimmünoloji artık, beyin ile
bağışıklık sistemi arasında yakın bir ilişki bulunduğunu belirtir. Bireyin
duygusal maskesi ve süre giden strese verdiği yanıt gerçekten de tıbbın tedavi
ettiği fakat kökeninin henüz bilinmediği birçok hastalığın (romatizmal
hastalıklar, diyabet, MS) sebebi olabilir.”

Psikonöroimmünoloji de
neyin nesidir? Bu tıp dalı, tam da zihin ile bedenin etkileşimini, insan
gelişiminde ve yaşam boyu sağlıkta ve hastalıkta duygular ile fizyolojinin
ayrılmaz bütünlüğünü inceleyen bilim dalıdır. Bu kelime, psişenin -ruh
ve kapsadığı duygular- vücudun sinir sistemi ile derinden etkileşime geçme
biçimlerini ve buna karşılık zihin ile bedenin bağışıklık savunmalarımız için
nasıl temel bir bağlantı oluşturduğunu incelemesi anlamına gelir. Bazıları
endokrini de ekleyerek psiko-nöro-immino-endokrinoloji demektedir. Mate’ye göre, araştırmalarla daha
önceden geleneksel olarak bildiğimiz ama büyük zararımıza olacak şekilde unuttuğumuz
şeyin bilimsel temeli keşfedilmektedir. Bağışıklık sistemimiz, varlığını günlük
yaşamdan soyutlanmış şekilde sürdüremez. (Mate)

Stres hastalığa nasıl
dönüşebiliyor? Stres, güçlü duygusal uyarıcılara verilen karmaşık bir dizi
fiziksel ve biyokimyasal yanıttır. Fizyolojik açıdan; duygular, insanın sinir
sistemindeki elektriksel, kimyasal ve hormonal yükleri boşaltır. Duygular; ana
organlarımızın işlevini, bağışıklık savunmalarımızın bütünlüğünü ve vücudun
fiziksel durumunun yönetilmesine yardımcı olan dolaşımdaki birçok biyolojik maddenin
çalışmasını etkiler – ve aynı zamanda bunlardan etkilenir-. Duygular bastırıldığında,
vücudun hastalığa karşı savunması kırılır. Bastırma, yani duyguları
farkındalıktan kopartma ve bilinçaltına itme, fizyolojik savunmalarımızın
düzenini bozup kafasını karıştırır; bunun sonucu olarak bazı insanlarda bu
savunmalar yolunu şaşırıp sağlığı korumak yerine, kişiye zarar verir hale
gelir. (Mate).

Dr. Hans Selye’ye göre, diğer
insanlarla etkileşimler – özellikle de duygusal etkileşim- hayatımızın hemen
her anında biyolojik fonksiyonlarımızı birçok ve ustalıklı bir şekilde
etkilemekte ve bu etkileşimler sağlığımızı esaslı biçimde belirlemektedir.
Psikolojik hallerimiz, duygusal çevremiz ve fizyolojimiz arasındaki karmaşık
ilişkilerin dengesini anlamak, esenliğimiz açısından hayati öneme sahiptir.
Ancak günümüzde duyguların fizyolojik etkisi hala tam olarak kavranabilmekten
çok uzaktır.

Tıp düşüncesi, stresi genellikte
son derece rahatsız edici, fakat ani işsizlik, boşanma veya bir yakının ölümü
gibi münferit olaylar olarak görmektedir. İnsanların yaşamlarında, uzun süreli
biyolojik etkileri bakımından çok daha sinsi ve çok daha zararlı kronik
gündelik stresler de bulunur.

Aşırı stres, bir organizmaya
yönelik talepler, o organizmanın makul kapasitesini aştığında meydana gelir. Stres
deneyiminin üç öğesi bulunur: Birincisi, organizmanın tehdit olarak algıladığı
fiziksel veya duygusal olaydır. Buna stres uyaranı, yani stres kaynağı adı
verilir. İkinci öğe, stres kaynağıyla karşılaşan ve bunu kendince yorumlayan
işletim sistemidir. İnsanlar açısından bu işletim sistemi başta beyin olmak
üzere sinir sistemidir. Son unsur ise, bir tehdit algısına tepki olarak
gerçekleşen çeşitli fizyolojik ve davranışsal düzenlemelerden oluşan stres
yanıtıdır. Stres yanıtı, ona anlam yükleyen işletim sistemine bağlıdır. (Mate)

Stres yanıtı, yalnızca bedenin
tehdide verdiği tepki olarak değil, aynı zamanda tehdit karşısında kendi
özdengesini koruma çabası olarak da anlaşılabilir. Stres kaynağı, özdengeyi
bozmaya meyleden gerçek veya algısal bir tehdittir. Bütün stres kaynaklarının
ortak noktası hepsinin organizmanın yaşamını sürdürebilmek için gerekli gördüğü
bir şeyin yokluğunu veya yok olma tehdidini temsil etmesidir. İnsanoğlu için en
önemli stres kaynakları duygusal olanlardır. (Selye)

Bu noktada, akut ve kronik stres
arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Akut stres, vücudun tehdide karşı verdiği
ani, kısa süreli yanıttır. Kronik stres ise, kişi ya tanımadığından ya da
kontrol edemediğinden kaçmasının mümkün olmadığı stres kaynaklarına maruz
kaldığında, stres mekanizmalarının daha uzun süreler boyunca harekete
geçirilmesidir.

Stres yanıtları, kronik olarak ve
çözümsüz biçimde harekete geçirildiğinde, zarar ve hatta kalıcı hasar yaratır. Normalde
kısa vadeli stres durumlarında organizmayı korumayı hedefleyen kortizol ve
adrenalin seviyeleri, kronik olarak yükselirse dokuya hasar verir, yüksek
tansiyona yol açıp kalbe zarar verir. Kronik stresin bağışıklık sistemi
üzerindeki engelleyici etkisine dair birçok yazılı kaynak bulunmaktadır. Uygar
dünyada kaç ya da savaş tepkisi gerekli veya faydalı olmayan durumlarda sürekli
harekete geçmektedir. Vücudun fizyolojik stres mekanizmaları çoğu zaman
uygunsuz şekilde harekete geçirilip hastalığa yol açmaktadır.

Kaç ya da savaş tepkisi normalde
hayatta kalmamızı sağlar. Fakat gelin görün ki bizler günümüzde, uyarı
sistemimizi oluşturmak üzere tasarlanmış içgüdülerle temasımızı kaybettik.
Vücut bir stres yanıtı geliştiriyor fakat zihin, tehdidin farkında bile değil.
Sıkıntıyı pek az fark etmemize veya hiç fark etmememize rağmen fizyolojik
olarak stresli durumlara sokuyoruz kendimizi. Selye’nin işaret ettiği üzere,
bugün insanların çoğunun yaşamındaki belirgin stres kaynakları duygusal nitelik
taşıyor. İnsanlar duygusal kalıplar içerisine hapsediyor kendisini. Ekonomik
kalkınma seviyesi ne kadar yüksek olursa, duygusal gerçekliklerimize karşı daha
çok uyutuluyoruz. Bedenimizde ne olup bittiğini artık hissedemiyoruz ve
dolayısıyla kendimizi koruyacak şekilde hareket edemiyoruz. Stresin fizyolojisi
bedenlerimizi yavaş yavaş tüketiyor, bunun sebebi bedenimizin artık işe
yaramaması değil, bizim onun gönderdiği işaretleri anlamaya artık yetenekli
olmamamızdır. (Mate)

Duyguların Bastırılması ve
Çaresizlik

Duygularla ilişkinin kopmasının bir
nedeni de bastırmadır. Dr. Cuck’un işaret ettiği üzere, duyguları dışa vuran,
bu davranışı anne babalar tarafından cezalandırılan veya engellenen çocuk,
gelecekte benzer duygulara bastırma yoluyla yanıt vermeye koşullanacaktır. Bu
içe kapanma, utanç ve reddi engellemeye hizmet eder. Bu şekilde duygusal
yeterlilikten ödün verilir. Kişi gelecekte söz konusu duyguları ve arzularıyla
etkin biçimde nasıl başa çıkacağını bilemeyecektir. Sonuç bir tür çaresizlik
olacaktır.

Çaresizlik, biyolojik stres yanıtları
için potansiyel bir tetikleyicidir. Öğrenilmiş çaresizlik, öznelerin, fiziki
fırsatları olduğunda dahi kendilerini stresli durumlardan çıkartamadığı
psikolojik bir durumdur.

Gabor Mate, uzun yıllardır devam
eden meslek hayatında, ülseratif kolit gibi iltihabi bağırsak
rahatsızlıkları, MS, kronik yorgunluk sendromu, otoimmun hastalıklar,
fibromayalji, migren, cilt hastalıkları sebebiyle tedavi gören insanlarda aynı
kalıpları gözlemlediğini belirtir. Ciddi bir hastalıkla boğuşan hastalarının
hemen hemen hepsi yaşamlarının önemli bir alanında hayır demeyi öğrenememiş
kişilerdi ve temelde yatan duygusal baskı hepsinde var olan bir faktördü. (Mate).

Duygular – korku, öfke, sevgi-
organizmanın devamı için sinirsel itkiler, bağışıklık hücreleri veya hormonal
aktivite kadar gereklidir. Duygular ve onları mümkün kılan fiziksel hücre ve
dokular hayatta kalma aygıtının ayrılmaz parçaları olarak evrimleşmiştir.
Bedenin tüm özdenge ve savunma sistemlerini birbirine bağlayan temel moleküller
de duygusal tepkilere dahildir.

Özdüzenleme ve Duygusal Yeterlik

Ross Buck, özdüzenlemenin kısmen
kişinin kendi hisleri ve arzularıyla uygun ve tatmin edici bir şekilde başa
çıkabilme becerisi olarak tanımlanan duygusal yeterliğe ulaştırmasını
içerdiğini belirtir. Akılcılığın genellikle duygusallığın yeğlenen antitezi
olarak görüldüğü toplumumuzda, duygusal yeterlik için gereken meziyetler
genelde mevcut değildir. Duygusal yeterlik şunları gerektirir:

  • Duygularımızı
    hissetme kapasitesi ki böylece stres yaşadığımızda bunun farkına varırız;
  • Duygularımızı
    etkili bir şekilde ifade edebilme ve böylece ihtiyaçlarımızı ortaya koyma ve
    duygusal sınırlarımızın bütünlüğünü koruma becerisi.
  • Mevcut
    duruma ait psikolojik tepkiler ile geçmişin kalıntılarını temsil eden
    psikolojik tepkiler arasında ayrım yapabilme becerisi. Dünyadan istediğimiz ve
    talep ettiğimiz şeyin çocukluktan gelen, bilinçaltında yer alan tatmin
    edilmemiş ihtiyaçları değil, mevcut somut ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekir.
    Geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki ayrımlar bulanıklaşırsa, aslında olmadığı
    halde kayıp veya kayıp tehdidi algılarız.
  • Ve
    başkalarından kabul veya onay elde etmek adına bastırmak yerine, karşılanması
    gereken ihtiyaçların fark edilmesi.

Bu kriterler karşılanmadığında
stres meydana gelir ve o da özdengenin bozulmasına yol açar. Kronik bozulma,
sağlığın bozulmasına yol açar. Kendimizi bir sağlık riski yaratacak gizli
streslerden korumak istiyorsak, duygusal yeterlik geliştirmemiz gerekmektedir.
İyileşmek için de yeniden kazanmamız gereken şey duygusal yeterliktir. En iyi
engelleyici ilaç olarak, çocuklarımızda duygusal yeterliliği beslememiz
gerekir. (Mate)

Çocukların biyolojik özdüzenleme
kapasitesi neredeyse hiç yoktur ve iç biyolojik durumları tamamen kendilerine
bakan büyüklerle ilişkilerine dayanmaktadır. Bu ilişkide her türlü aksama iç
ortamda bir çalkantı yaratır. Duygusal ve sosyal ilişkiler, çocukluğun ötesine
geçen önemli biyolojik etkiler bırakır. Bu ilişkilerin oluşturduğu bağlar,
nörolojik ve kimyasal yaradılışımızın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Evrimsel
tarihimizi ve eldeki bilimsel verileri düşününce, hastalığın ve sağlığın psiko-duygusal
ağlarımızdan bağımsız biçimde anlaşılabilmesinin imkânsız olduğunu görürüz.
Seeman şöyle der: “Temel önerme, tıpkı diğer sosyal hayvanlar gibi, insanın
fizyolojik dengesinin ve nihai sağlık durumunun sadece fiziki ortamdan değil,
sosyal ortamdan etkileniyor olduğudur.”

Aile Sistemi, Ayrışma, Bastırma

Amerikalı psikiyatr Dr. Murray
Bowen tarafından ortaya atılan aile sistemleri teorisine göre, hastalık tekil
bir insanda ortaya çıkan basit bir biyolojik olay değildir. Aile sistemleri
görüşü, insanların fizyolojik fonksiyonlarının birbirleriyle an be an
bağlantılı olduğunu kabul eder. Anne ile fetüs arasındaki ilişkide açıkça
görüldüğü üzere, bu fizyolojik bağımlılık doğumla ve hatta fiziksel açıdan
olgunluğa erişmekle sona ermez. İlişkiler tüm bir yaşam boyunca önemli
biyolojik düzenleyiciler olmayı sürdürür. (Mate)

Aile sistemleri teorisindeki temel
bir kavram da “ayrışma”dır. Ayrışmayı, “Başkaları ile duygusal temas halinde
olma, ancak duygusal işleyişte özerk olabilme yetisi “olarak tanımlayabiliriz.
Ayrışma yetisi zayıf kişiler kendisi ile başkaları arasında duygusal bir sınır
koyamaz ve düşünme sürecinin duygusal hissetme sürecinden aşırı etkilenmesini
engelleyen bir ‘sınır’dan yoksundurlar. Otomatik olarak başkalarından kaygı
kapar ve kendi içinde hayli kaygı üretirler. Ayrışma yetisi güçlü bir kişide
ise, tepkilerini ne başkalarının beklentileriyle örtüşmek ne de o beklentilere
direnmek üzere geliştirilmiş, duygularını açık yüreklilikle kabul ederek verme
yetisine sahiptir. Duygularını ne bastırır, ne de fevri bir biçimde ortaya
döker. (Mate)

Bastırma dinamikleri herkesin
içinde çalışır. Mate, her insanın şu ya da bu şekilde, çoğu zamanda bilinçli
olmayan bir tarzda kendini inkâr veya kendine ihanet ettiğini vurgular. Sağlık
veya hastalık sadece bunu ne oranda yapıldığını veya insanı hastalığa yatkın
hale getiren diğer faktörlerin – örneğin kalıtım veya çevresel tehlikeler gibi-
de varlığı veya yokluğu meselesidir.

İnsan ilişkilerinde, ilişkinin
selameti için kendi ihtiyaçlarını daha çok bastırması gereken tarafın fiziksel
bir hastalığa yakalanma ihtimali de daha yüksektir- örneğin kadınlarda otoimmün
hastalıkların ve sigarayla bağlantılı olmayan kanserlerin görülme sıklığı daha
fazladır. Dr. Kerr şöyle der: “Duygusal işlev bozukluklarında olduğu gibi,
semptom göstermeye daha meyilli olan taraf, ilişkinin sisteminde ahengi korumak
için daha çok uyum gösteren eş olmaktadır.”

Kendimize ait olan duyguları,
olmayandan ayırt etme yönündeki psikolojik kapasitemiz sakatlandığında, bu
sakatlık fizyolojimize de yayılma eğilimi gösterir. Bastırılmış öfke, bozuk
bağışıklığa yol açar duyguları etkili bir şekilde işleyip ifade edememek ve
başkalarının ihtiyaçlarına hizmet etmeyi kendi ihtiyacını düşünmenin dahi önüne
koyma eğilimi, kronik hastalık görülen insanlarda ortak davranış biçimleridir.
Bu başa çıkma tarzları psikolojik düzeyde sınırlarda bulanıklaşmayı, kendine ait
olan ve olmayan arasında bir karmaşayı temsil eder. Aynı karmaşa, hücreler,
dokular ve vücudun organları seviyesinde de devam edecektir. Bu durumunda esas
görevi kendisine ait olanı olmayandan ayırmak ve buna göre vücudu savunmak olan
bağışıklık sisteminin kafası kendine ait olanı başkasına ait olandan ayırt
edemeyecek kadar karışır veya tehlikeye karşı savunma yapamayacak hale gelir.
Beden kendi kendine zarar vermeye başlar.

Strese Yanıt Verme Mekanizmaları

Doğanın nihai hedefi, bireyin mutlak
bağımlılıktan bağımsızlığa – veya daha açık bir ifadeyle, topluluk içerisinde
yaşayan olgun yetişkinlerin bağımsızlığına- geçerek büyümesini desteklemektir.
Gelişim, genetik programlamalarımızın elverdiği kadarıyla, tümüyle dışsal
denetimden öz denetime geçiş sürecidir. Öz denetimi yüksek insanlar, bir
topluluk içerisinde başkaları ile en verimli şekilde etkileşime geçebilen ve
yine öz denetimi yüksek yetişkinler olarak büyütülecek çocuklar yetiştirebilen
insanlardır. Yetişkinlikle artan öz denetim kapasitesi, yükselen bir özerlik
ihtiyacını da beraberinde getirir. Özerkliği baltalayan her şey bir stres
kaynağı olarak yaşanacaktır. (Mate)

Tehdit altındaki ilişkilerden doğan
stresi en aza indirmek için, kişi özerliğinden bir miktar feragatte
bulunabilir. Ancak bu sağlık açısından tercih edilir bir formül değildir, zira
özerklik kaybı başlı başına stres sebebidir. Kendini başka insanlara “kabul
ettirmek” için duygusal ihtiyaçlarını devamlı surette bastırmak, bunun bedelini
hastalık şeklinde ödeme riskini arttırır.

İnsanın kendisini tehdit altındaki
ilişkilerden doğan stresten korumasının diğer yolu ise kendisini duygusal
olarak kapatmasıdır. Hassas insan kendisini güvende hissetmek için diğer
insanlardan uzaklaşıp yakın ilişkilere kapısını kapatır. Ancak duygusal
yakınlık psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Samimi ilişkilere duvar ören
insanlar öz denetimi yüksek insanlar değil, duygularını dondurmuş insanlardır.
Karşılanmamış ihtiyaçlarından doğan sıkıntılar kabarık olacaktır. Bir insan ne
kadar çok sosyal bağ ile bağlıysa, ölüm riski o kadar azalmaktadır. (Mate)

Yetişkin bir insan açısından
biyolojik stres, bir yanda sosyal güvenlik ve ilişki güvenliği ile diğer yandan
sahici bir özerklik arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Bu dengeyi bozan her
şey stres kaynağıdır.

Potansiyel hastalık biyolojisi, yaşamın
ilk evrelerinde ortaya çıkar. Beynin strese yanıt verme mekanizmaları,
bebeklikte başlayan deneyimlerle programlanır. Kanser, multipl skleroz, romatoid
artrit ve diğer otoimmün hastalıklar yetişkin yaşamında aniden
ortaya çıkan yepyeni gelişmeler değil, yaşam boyu var olan süreçlerin vardığı
doruk noktalarıdır. Bu süreçleri şekillendiren insan ilişkileri ve biyolojik damgalar,
hayatın bilinçli olarak hatırlanmayan dönemlerinde meydana gelir. Hastaların hikayerinde
sıklıkla, erken dönemde bir kayıp, travma, taciz ve duygusal açıdan son derece
tatminsiz çocuk- ebeveyn ilişkisi ve duygusal yoksunluk dikkat çeker. Peki ama
neden tacize veya travmaya uğramamış bir sürü insanda stresle bağlantılı
hastalıklar görülüyor? Bu insanlar negatif bir olayla karşı karşıya kaldıkları
için değil, pozitif bir şeyden mahrum kaldıkları için acı çekiyor. (Mate)

Beynin büyümesinin dörtte üçü ve
beyin gelişiminin neredeyse yüzde doksanı doğumun ardından, en çok da yaşamın
ilk üç yılında gerçekleşmektedir. Gelişimsel süreç, sadece genetik potansiyele
değil, çevresel koşullara da bağlıdır. Ebeveyn ile yaşanan besleyici duygusal
etkileşimlerin insan beyni gelişimi için elzem bir gereklilik olduğu ortaya
koyulmuştur. Ebeveyn ile yakınlık, bebeğin biyolojik düzeninin korunmasına da
hizmet eder. Duyguların deneyimlenmesi ve düzenlenmesinden sorumlu beyin
yapıları da ebeveyn kaynaklı girdilere tepki vererek gelişmektedir.

Çocuğun dünya algısı ebeveyn-çocuk
ilişkinde kurulur. Bu ister sevgi ve kabul dünyası olsun, ister çocuğun
ihtiyaçlarını dişiyle tırnağıyla elde etmesi gereken ihmal ve kayıtsızlık dolu
bir dünya olsun, isterse de en kötüsü, çocuğun her an endişe dolu bir uyanıklık
içinde olmasını gerektiren düşmanca bir dünya olsun. Gelecekteki ilişkilerin
kalıbını, yaşamımızın ilk yıllarında bakıcılarımızla kurduğumuz ilişkilerde
yatan sinir devreleri oluşturacaktır. Anlaşıldığımızı hissettiğimiz oranda
kendimizi anlayacak, en derin bilinçaltı seviyelerinde sevildiğimizi
algıladığımız oranda kendimizi sevecek, küçük bir çocukken özümüzde
hissettiğimiz merhamet oranında kendimize şefkat göstereceğiz. Bebeklik ve çocuklukta,
bağlanma ilişkilerinin aksaması, beynin stres yanıtı aygıtı ve bağışıklık
sistemi açısından uzun süreli neticeler yaratabilir. Bebeklikte beslenen
bağlanma ilişkileri yetişkinlikte daha iyi ayarlanmış biyolojik stres tepkileri
sağlamaktadır.

Hans Selye günümüz koşullarındaki
aile yapısından yola çıkarak şöyle demektedir: “Bebeklerin annelerinden ve
annelerinin yerine koyabilecekleri diğer her türlü figürden ayrılması ve bunun
sonucunda bireylerarası temas için pek az olanağa sahip olması, duyusal
yoksunluğun en yaygın biçimleridir, hastalık açısından da temel faktörleri
oluşturabilir.”

Bunların dışında hastalıkların
büyük oranda insanın genetik mirasına bağlı olduğuna dair görüşler de vardır.
Ancak son yıllarda hızı büyük artış gösteren hastalıkları sadece genetik miras
ile açıklamak mümkün değildir zira genetik kodlar on binlerce yıl içinde
değişikliğe uğrayabilir ve bu da 1-2 nesildir çok artış gösteren hastalıkları
açıklamaya yeterli değildir. Genlerin tek başına insanların karmaşık psikolojik
özelliklerinden, davranışlarından, sağlığından veya hastalığından sorumlu
tutulabilmesi mümkün değildir. Genler sadece kodlardan ibarettir. Hücrelerin
faaliyetleri, sadece çekirdeklerindeki genlere değil, organizmanın bütününün
gereksinmeleriyle ve o organizmanın içinde yaşamak zorunda olduğu çevreyle
etkileşimiyle tayin edilir genler, çevre tarafından açılıp kapatılır. Bu
nedenledir ki, insanın gelişimi, sağlığı ve davranışı üzerinde en çok etkiyi o
insanın beslendiği çevre yaratır.

İnancın Biyolojisi

Çevreye ilişkin algılarımız,
hücresel hafızada saklanır. Erken safhalarda çevreden gelen etkiler kronik
olarak stres yüklü olduğunda, gelişen sinir sistemi ve psikonöroimmino süper sisteminin diğer organları hiç durmadan,
dünyanın güvensiz ve hatta düşman olduğuna dair elektriksel, hormonal ve
kimyasal mesajlar alır. Bu algılar moleküler seviyede hücrelerimizde
programlanır. Erken safhalardaki tecrübeler, vücudun dünyaya karşı duruşunu
koşullandırır ve kişinin dünyayla ilişkili olarak kendisine dair bilinçaltındaki
inançlarını belirler. Dr. Lipton bu süreci inancın
biyolojisi
olarak adlandırmaktadır. Neyse ki, insanların tecrübeleri ve
sürekli gelişen potansiyelleri, fizyolojik açıdan ne kadar kemikleşmiş olursa
olsun, inancın biyolojisinin değiştirebilmesini sağlamaktadır.

Biz kendi stres kaynaklarımızı
tanıyor muyuz? Esenliğimize yönelik potansiyel tehditleri büyütüyor veya
azımsıyor muyuz? Kendimizi yalnız mı sanıyoruz? Çaresiz mi sanıyoruz? Yardıma
hiç ihtiyacımız olmadığını mı düşünüyoruz? Yardıma layık olmadığımızı mı
düşünüyoruz? Sevgiyi hak etmek için çaba göstermek zorunda olduğumuzu mu
düşünüyoruz? Bunlar hücrelerimize dek işlemiş bilinçaltı inançlarıdır. Bilinç
seviyesinde ne düşünüyor olursak olalım, davranışlarımızı bu inançlar “kontrol
etmektedir”.

Duygusal seviyede beslenen bu
algılardan bazılarına örnek olarak şunlar verilebilir:

– Güçlü olmam lazım.

– Benim sinirlenmeye hakkım yok.

– Sinirli olursam beni kimse sevmez.

– Bütün dünyadan ben sorumluyum.

– Ben her şeyin altından kalkabilirim,
yardıma ihtiyacım yok, yardım istememeliyim.

– Kimse beni istemiyor, ben
sevilmez biriyim.

– Sürekli bir şeyler yapmadan var
olamıyorum. Varlığımı haklı göstermem lazım.

– Bakılmayı hak etmek için çok
hasta olmam lazım.

Birçok hastalığın kökeninde yer
alan temel faktörlerden biri, işte bu bilinçaltı inançların tetiklediği aşırı
stres yüküdür. İyileşmek istiyorsak, hayatımızın çok erken safhalarında
edindiğimiz inanç biyolojisini tersine çevirmek içim katlanarak ilerleyen
sancılı bir süreci başlatmak şart. Harici olarak uygulanan tedaviler ne olursa
olsun iyileştirici güç içimizde. İç ortamımızı değiştirmemiz gerekiyor. Sağlığı
bulmak ve tam anlamıyla kavramak için, bizzat kendi inanç biyolojimizin
merkezine doğru bir arayışa çıkmamız lazım. Bu da yaşamlarımızı yeniden
düşünmek ve yeniden tanımak anlamına geliyor. (Mate)

Hayır Diyebilme Hakkı ve
Sorumluluğu

İnsanların yaşamlarını şartlandırma
biçimlerinin hastalıklarına sebep olabileceği olasılığını dile getirmek hassas
bir konudur. Hastalar, hastalığa yakalanmış olmanın yanı sıra, oldukları insan
oldukları için kendilerini suçlanmış hissedebilirler. Ancak, herkes
suçlanmaktan korksa da daha sorumlu olmak, yani sadece tepki vermek yerine
yaşam koşullarının farkında olarak yanıt verme becerisine sahip olmayı tercih
eder.

Kendi hayatımızda belirleyici insan
olmak isteriz. Söz sahibi olmak ve bizi etkileyen asıl kararları alabilmek
isteriz. Farkındalık olmadan gerçek bir sorumluluk olamaz. Kendimiz hakkında ne
kadar çok şey öğrenebilirsek, pasif kurban olmaya o kadar daha az meyilli hale
geliriz.

Dolayısıyla, düşünmeye kendimize
ayna tutarak, sonra da derinlere inerek başlamak lazım. Nelere ve kimlere
“Hayır” diyemiyoruz? Neden diyemiyoruz? Hangi içsel inançlarımız biri
engelliyor? Hayır diyebilmek insanın hakkı ve en öncelikle kendine karşı aldığı
önemli bir sorumluluktur. Eğer bu hakkımızı bilinçli ve sorumlu şekilde
kullanamazsak veya kullanmayı reddedersek, beden kendi ‘hayır’ deme biçimlerini
er ya da geç geliştirecektir.

Kaynakça:

Mate,
Gabor, Vücudunuz Hayır Diyorsa, İletişim Yayınları, 2018

Selye, The Strees of Life, XV

Ross Buck, “Emotional Communication, Emotional Competence and Physical Illness: A Developemnetal
– Interactionist View
”, Seatle, Hogrefe and Huber, 1993.

Noel Hershfield, “Hans Selye, Inflamattory Bowel Disese and
the Placebo Response
”, Canadian Journal of Gastroentorology 11, sayı 7 (Ekim,
1997)

Ayrışmaya dair daha detaylı bilgi
için: Michael Kerr ve Muraay Bowen, “Family
Evaluation: An Approach Based on Bowen Theory”
(New York, W.W. Norton &
Company, 1988) Bölüm 4

B.H. Lipton, “Natur, Nurture, and Human Developmenet” Journal of Prenatal and
Perinatal Psychology and Health 16, sayı 2 (2001),

Seemanve Mc Ewan, “Impact of
Social Environment Characteristics
.”