Kişinin “Hayır” Deme Hakkı

İnsan Hakları - 2019

 “Hayır” diyebilmek birçok insan için oldukça zorlayıcı ve rahatsız edici bir eylemdir. Kimisi yaratacağı etkilerden, alacağı tepkilerden çekinir, kimisi o zamana kadar kurduğu kişisel imajının sarsılacağından korkar. Hayır diyebilmek kararlılık, özgüven, özsaygı ve güçlü bir irade gerektirir.

Hayır diyememenin muhakkak ki sosyal ve psikolojik anlamda etkileri vardır. Öncelikle bu durum insanın, başkalarını reddetmemek veya kırmamak için gerçekte yapmak istemediği birçok işi yapmak zorunda kalmasına, hayatının kontrolünü bir yerden sonra elinden kaçırmasına, esasen onaylamadığı eylemlere itiraz edememesi, dolayısıyla özsaygı ve özgüvenini yitirmesine neden olabilir. İnsan zamanının büyük bölümünü kendisini değil, başkalarını memnun etmek, başkalarının arzu ve isteklerini yerine getirmek için harcayabilir. Dışarıya karşı gülümsemesini takınsa ve memnuniyetini ifade etse de içten içe kendisi fark etse de etmese de tatminsizlik ve mutsuzluk içinde sıkışır kalır. Kişinin yaşama ve başkalarına karşı güçlü bir öfke geliştirmesine, stres ve gerginliklerinin üst düzeye tırmanmasına da yol açabilir.

Hayır diyememek sadece bir maskenin ardına saklanmaktan mı ibarettir, yoksa bu durumun insan üzerinde yarattığı gizli ya da açık stresin etkileri sandığımızdan çok daha fazlası mıdır?

Kronik Stres ve Beden

Dr. Gabor Mate, “Vücudunuz Hayır Diyorsa” adlı kitabında kronik stresin bedeni nasıl etkilediğini ve günümüzde adeta bir salgına dönüşen otoimmün rahatsızlıkların ortaya çıkmasına neden olduğunu irdeler.

Modern tıp, beden ile zihin arasındaki bağlantıyı reddeder ve bedeni zihinden ayırarak kavramaya çalışır. Sağlık ve hastalık hakkındaki tüm inançlara düalizm hakimdir. İnsanları büyüdükleri, yaşadıkları, çalıştıkları, oynadıkları, âşık oldukları ve öldükleri ortamdan soyutlanmış şekilde yaşıyormuş gibi tanımlamak ister. Bunlar klasik tıbbın içinde yerleşik, saklı bulunan ve hekimlerin çoğunun eğitimleri sırasında edindiği ve meslek yaşamlarını taşıdığı önyargılardır.

Ancak klasik tıp çizgisinin dışında araştırma yapmayı göze almış bazı bilim insanları artık bunun aksi yönünde sonuçlar elde etmektedir. Dr. Noel Hershfield bu konu hakkında şu ifadeyi kullanır: “Yeni bir disiplin dalı olan psikonöroimmünoloji artık, beyin ile bağışıklık sistemi arasında yakın bir ilişki bulunduğunu belirtir. Bireyin duygusal maskesi ve süre giden strese verdiği yanıt gerçekten de tıbbın tedavi ettiği fakat kökeninin henüz bilinmediği birçok hastalığın (romatizmal hastalıklar, diyabet, MS) sebebi olabilir.”

Psikonöroimmünoloji de neyin nesidir? Bu tıp dalı, tam da zihin ile bedenin etkileşimini, insan gelişiminde ve yaşam boyu sağlıkta ve hastalıkta duygular ile fizyolojinin ayrılmaz bütünlüğünü inceleyen bilim dalıdır. Bu kelime, psişenin -ruh ve kapsadığı duygular- vücudun sinir sistemi ile derinden etkileşime geçme biçimlerini ve buna karşılık zihin ile bedenin bağışıklık savunmalarımız için nasıl temel bir bağlantı oluşturduğunu incelemesi anlamına gelir. Bazıları endokrini de ekleyerek psiko-nöro-immino-endokrinoloji demektedir. Mate’ye göre, araştırmalarla daha önceden geleneksel olarak bildiğimiz ama büyük zararımıza olacak şekilde unuttuğumuz şeyin bilimsel temeli keşfedilmektedir. Bağışıklık sistemimiz, varlığını günlük yaşamdan soyutlanmış şekilde sürdüremez. (Mate)

Stres hastalığa nasıl dönüşebiliyor? Stres, güçlü duygusal uyarıcılara verilen karmaşık bir dizi fiziksel ve biyokimyasal yanıttır. Fizyolojik açıdan; duygular, insanın sinir sistemindeki elektriksel, kimyasal ve hormonal yükleri boşaltır. Duygular; ana organlarımızın işlevini, bağışıklık savunmalarımızın bütünlüğünü ve vücudun fiziksel durumunun yönetilmesine yardımcı olan dolaşımdaki birçok biyolojik maddenin çalışmasını etkiler – ve aynı zamanda bunlardan etkilenir-. Duygular bastırıldığında, vücudun hastalığa karşı savunması kırılır. Bastırma, yani duyguları farkındalıktan kopartma ve bilinçaltına itme, fizyolojik savunmalarımızın düzenini bozup kafasını karıştırır; bunun sonucu olarak bazı insanlarda bu savunmalar yolunu şaşırıp sağlığı korumak yerine, kişiye zarar verir hale gelir. (Mate).

Dr. Hans Selye’ye göre, diğer insanlarla etkileşimler – özellikle de duygusal etkileşim- hayatımızın hemen her anında biyolojik fonksiyonlarımızı birçok ve ustalıklı bir şekilde etkilemekte ve bu etkileşimler sağlığımızı esaslı biçimde belirlemektedir. Psikolojik hallerimiz, duygusal çevremiz ve fizyolojimiz arasındaki karmaşık ilişkilerin dengesini anlamak, esenliğimiz açısından hayati öneme sahiptir. Ancak günümüzde duyguların fizyolojik etkisi hala tam olarak kavranabilmekten çok uzaktır.

Tıp düşüncesi, stresi genellikte son derece rahatsız edici, fakat ani işsizlik, boşanma veya bir yakının ölümü gibi münferit olaylar olarak görmektedir. İnsanların yaşamlarında, uzun süreli biyolojik etkileri bakımından çok daha sinsi ve çok daha zararlı kronik gündelik stresler de bulunur.

Aşırı stres, bir organizmaya yönelik talepler, o organizmanın makul kapasitesini aştığında meydana gelir. Stres deneyiminin üç öğesi bulunur: Birincisi, organizmanın tehdit olarak algıladığı fiziksel veya duygusal olaydır. Buna stres uyaranı, yani stres kaynağı adı verilir. İkinci öğe, stres kaynağıyla karşılaşan ve bunu kendince yorumlayan işletim sistemidir. İnsanlar açısından bu işletim sistemi başta beyin olmak üzere sinir sistemidir. Son unsur ise, bir tehdit algısına tepki olarak gerçekleşen çeşitli fizyolojik ve davranışsal düzenlemelerden oluşan stres yanıtıdır. Stres yanıtı, ona anlam yükleyen işletim sistemine bağlıdır. (Mate)

Stres yanıtı, yalnızca bedenin tehdide verdiği tepki olarak değil, aynı zamanda tehdit karşısında kendi özdengesini koruma çabası olarak da anlaşılabilir. Stres kaynağı, özdengeyi bozmaya meyleden gerçek veya algısal bir tehdittir. Bütün stres kaynaklarının ortak noktası hepsinin organizmanın yaşamını sürdürebilmek için gerekli gördüğü bir şeyin yokluğunu veya yok olma tehdidini temsil etmesidir. İnsanoğlu için en önemli stres kaynakları duygusal olanlardır. (Selye)

Bu noktada, akut ve kronik stres arasındaki ayrımı yapmak gerekir. Akut stres, vücudun tehdide karşı verdiği ani, kısa süreli yanıttır. Kronik stres ise, kişi ya tanımadığından ya da kontrol edemediğinden kaçmasının mümkün olmadığı stres kaynaklarına maruz kaldığında, stres mekanizmalarının daha uzun süreler boyunca harekete geçirilmesidir.

Stres yanıtları, kronik olarak ve çözümsüz biçimde harekete geçirildiğinde, zarar ve hatta kalıcı hasar yaratır. Normalde kısa vadeli stres durumlarında organizmayı korumayı hedefleyen kortizol ve adrenalin seviyeleri, kronik olarak yükselirse dokuya hasar verir, yüksek tansiyona yol açıp kalbe zarar verir. Kronik stresin bağışıklık sistemi üzerindeki engelleyici etkisine dair birçok yazılı kaynak bulunmaktadır. Uygar dünyada kaç ya da savaş tepkisi gerekli veya faydalı olmayan durumlarda sürekli harekete geçmektedir. Vücudun fizyolojik stres mekanizmaları çoğu zaman uygunsuz şekilde harekete geçirilip hastalığa yol açmaktadır.

Kaç ya da savaş tepkisi normalde hayatta kalmamızı sağlar. Fakat gelin görün ki bizler günümüzde, uyarı sistemimizi oluşturmak üzere tasarlanmış içgüdülerle temasımızı kaybettik. Vücut bir stres yanıtı geliştiriyor fakat zihin, tehdidin farkında bile değil. Sıkıntıyı pek az fark etmemize veya hiç fark etmememize rağmen fizyolojik olarak stresli durumlara sokuyoruz kendimizi. Selye’nin işaret ettiği üzere, bugün insanların çoğunun yaşamındaki belirgin stres kaynakları duygusal nitelik taşıyor. İnsanlar duygusal kalıplar içerisine hapsediyor kendisini. Ekonomik kalkınma seviyesi ne kadar yüksek olursa, duygusal gerçekliklerimize karşı daha çok uyutuluyoruz. Bedenimizde ne olup bittiğini artık hissedemiyoruz ve dolayısıyla kendimizi koruyacak şekilde hareket edemiyoruz. Stresin fizyolojisi bedenlerimizi yavaş yavaş tüketiyor, bunun sebebi bedenimizin artık işe yaramaması değil, bizim onun gönderdiği işaretleri anlamaya artık yetenekli olmamamızdır. (Mate)

Duyguların Bastırılması ve Çaresizlik

Duygularla ilişkinin kopmasının bir nedeni de bastırmadır. Dr. Cuck’un işaret ettiği üzere, duyguları dışa vuran, bu davranışı anne babalar tarafından cezalandırılan veya engellenen çocuk, gelecekte benzer duygulara bastırma yoluyla yanıt vermeye koşullanacaktır. Bu içe kapanma, utanç ve reddi engellemeye hizmet eder. Bu şekilde duygusal yeterlilikten ödün verilir. Kişi gelecekte söz konusu duyguları ve arzularıyla etkin biçimde nasıl başa çıkacağını bilemeyecektir. Sonuç bir tür çaresizlik olacaktır.

Çaresizlik, biyolojik stres yanıtları için potansiyel bir tetikleyicidir. Öğrenilmiş çaresizlik, öznelerin, fiziki fırsatları olduğunda dahi kendilerini stresli durumlardan çıkartamadığı psikolojik bir durumdur.

Gabor Mate, uzun yıllardır devam eden meslek hayatında, ülseratif kolit gibi iltihabi bağırsak rahatsızlıkları, MS, kronik yorgunluk sendromu, otoimmun hastalıklar, fibromayalji, migren, cilt hastalıkları sebebiyle tedavi gören insanlarda aynı kalıpları gözlemlediğini belirtir. Ciddi bir hastalıkla boğuşan hastalarının hemen hemen hepsi yaşamlarının önemli bir alanında hayır demeyi öğrenememiş kişilerdi ve temelde yatan duygusal baskı hepsinde var olan bir faktördü. (Mate).

Duygular – korku, öfke, sevgi- organizmanın devamı için sinirsel itkiler, bağışıklık hücreleri veya hormonal aktivite kadar gereklidir. Duygular ve onları mümkün kılan fiziksel hücre ve dokular hayatta kalma aygıtının ayrılmaz parçaları olarak evrimleşmiştir. Bedenin tüm özdenge ve savunma sistemlerini birbirine bağlayan temel moleküller de duygusal tepkilere dahildir.

Özdüzenleme ve Duygusal Yeterlik

Ross Buck, özdüzenlemenin kısmen kişinin kendi hisleri ve arzularıyla uygun ve tatmin edici bir şekilde başa çıkabilme becerisi olarak tanımlanan duygusal yeterliğe ulaştırmasını içerdiğini belirtir. Akılcılığın genellikle duygusallığın yeğlenen antitezi olarak görüldüğü toplumumuzda, duygusal yeterlik için gereken meziyetler genelde mevcut değildir. Duygusal yeterlik şunları gerektirir:

  • Duygularımızı hissetme kapasitesi ki böylece stres yaşadığımızda bunun farkına varırız;
  • Duygularımızı etkili bir şekilde ifade edebilme ve böylece ihtiyaçlarımızı ortaya koyma ve duygusal sınırlarımızın bütünlüğünü koruma becerisi.
  • Mevcut duruma ait psikolojik tepkiler ile geçmişin kalıntılarını temsil eden psikolojik tepkiler arasında ayrım yapabilme becerisi. Dünyadan istediğimiz ve talep ettiğimiz şeyin çocukluktan gelen, bilinçaltında yer alan tatmin edilmemiş ihtiyaçları değil, mevcut somut ihtiyaçlarımızı karşılaması gerekir. Geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki ayrımlar bulanıklaşırsa, aslında olmadığı halde kayıp veya kayıp tehdidi algılarız.
  • Ve başkalarından kabul veya onay elde etmek adına bastırmak yerine, karşılanması gereken ihtiyaçların fark edilmesi.

Bu kriterler karşılanmadığında stres meydana gelir ve o da özdengenin bozulmasına yol açar. Kronik bozulma, sağlığın bozulmasına yol açar. Kendimizi bir sağlık riski yaratacak gizli streslerden korumak istiyorsak, duygusal yeterlik geliştirmemiz gerekmektedir. İyileşmek için de yeniden kazanmamız gereken şey duygusal yeterliktir. En iyi engelleyici ilaç olarak, çocuklarımızda duygusal yeterliliği beslememiz gerekir. (Mate)

Çocukların biyolojik özdüzenleme kapasitesi neredeyse hiç yoktur ve iç biyolojik durumları tamamen kendilerine bakan büyüklerle ilişkilerine dayanmaktadır. Bu ilişkide her türlü aksama iç ortamda bir çalkantı yaratır. Duygusal ve sosyal ilişkiler, çocukluğun ötesine geçen önemli biyolojik etkiler bırakır. Bu ilişkilerin oluşturduğu bağlar, nörolojik ve kimyasal yaradılışımızın ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Evrimsel tarihimizi ve eldeki bilimsel verileri düşününce, hastalığın ve sağlığın psiko-duygusal ağlarımızdan bağımsız biçimde anlaşılabilmesinin imkânsız olduğunu görürüz. Seeman şöyle der: “Temel önerme, tıpkı diğer sosyal hayvanlar gibi, insanın fizyolojik dengesinin ve nihai sağlık durumunun sadece fiziki ortamdan değil, sosyal ortamdan etkileniyor olduğudur.”

Aile Sistemi, Ayrışma, Bastırma

Amerikalı psikiyatr Dr. Murray Bowen tarafından ortaya atılan aile sistemleri teorisine göre, hastalık tekil bir insanda ortaya çıkan basit bir biyolojik olay değildir. Aile sistemleri görüşü, insanların fizyolojik fonksiyonlarının birbirleriyle an be an bağlantılı olduğunu kabul eder. Anne ile fetüs arasındaki ilişkide açıkça görüldüğü üzere, bu fizyolojik bağımlılık doğumla ve hatta fiziksel açıdan olgunluğa erişmekle sona ermez. İlişkiler tüm bir yaşam boyunca önemli biyolojik düzenleyiciler olmayı sürdürür. (Mate)

Aile sistemleri teorisindeki temel bir kavram da “ayrışma”dır. Ayrışmayı, “Başkaları ile duygusal temas halinde olma, ancak duygusal işleyişte özerk olabilme yetisi “olarak tanımlayabiliriz. Ayrışma yetisi zayıf kişiler kendisi ile başkaları arasında duygusal bir sınır koyamaz ve düşünme sürecinin duygusal hissetme sürecinden aşırı etkilenmesini engelleyen bir ‘sınır’dan yoksundurlar. Otomatik olarak başkalarından kaygı kapar ve kendi içinde hayli kaygı üretirler. Ayrışma yetisi güçlü bir kişide ise, tepkilerini ne başkalarının beklentileriyle örtüşmek ne de o beklentilere direnmek üzere geliştirilmiş, duygularını açık yüreklilikle kabul ederek verme yetisine sahiptir. Duygularını ne bastırır, ne de fevri bir biçimde ortaya döker. (Mate)

Bastırma dinamikleri herkesin içinde çalışır. Mate, her insanın şu ya da bu şekilde, çoğu zamanda bilinçli olmayan bir tarzda kendini inkâr veya kendine ihanet ettiğini vurgular. Sağlık veya hastalık sadece bunu ne oranda yapıldığını veya insanı hastalığa yatkın hale getiren diğer faktörlerin – örneğin kalıtım veya çevresel tehlikeler gibi- de varlığı veya yokluğu meselesidir.

İnsan ilişkilerinde, ilişkinin selameti için kendi ihtiyaçlarını daha çok bastırması gereken tarafın fiziksel bir hastalığa yakalanma ihtimali de daha yüksektir- örneğin kadınlarda otoimmün hastalıkların ve sigarayla bağlantılı olmayan kanserlerin görülme sıklığı daha fazladır. Dr. Kerr şöyle der: “Duygusal işlev bozukluklarında olduğu gibi, semptom göstermeye daha meyilli olan taraf, ilişkinin sisteminde ahengi korumak için daha çok uyum gösteren eş olmaktadır.”

Kendimize ait olan duyguları, olmayandan ayırt etme yönündeki psikolojik kapasitemiz sakatlandığında, bu sakatlık fizyolojimize de yayılma eğilimi gösterir. Bastırılmış öfke, bozuk bağışıklığa yol açar duyguları etkili bir şekilde işleyip ifade edememek ve başkalarının ihtiyaçlarına hizmet etmeyi kendi ihtiyacını düşünmenin dahi önüne koyma eğilimi, kronik hastalık görülen insanlarda ortak davranış biçimleridir. Bu başa çıkma tarzları psikolojik düzeyde sınırlarda bulanıklaşmayı, kendine ait olan ve olmayan arasında bir karmaşayı temsil eder. Aynı karmaşa, hücreler, dokular ve vücudun organları seviyesinde de devam edecektir. Bu durumunda esas görevi kendisine ait olanı olmayandan ayırmak ve buna göre vücudu savunmak olan bağışıklık sisteminin kafası kendine ait olanı başkasına ait olandan ayırt edemeyecek kadar karışır veya tehlikeye karşı savunma yapamayacak hale gelir. Beden kendi kendine zarar vermeye başlar.

Strese Yanıt Verme Mekanizmaları

Doğanın nihai hedefi, bireyin mutlak bağımlılıktan bağımsızlığa – veya daha açık bir ifadeyle, topluluk içerisinde yaşayan olgun yetişkinlerin bağımsızlığına- geçerek büyümesini desteklemektir. Gelişim, genetik programlamalarımızın elverdiği kadarıyla, tümüyle dışsal denetimden öz denetime geçiş sürecidir. Öz denetimi yüksek insanlar, bir topluluk içerisinde başkaları ile en verimli şekilde etkileşime geçebilen ve yine öz denetimi yüksek yetişkinler olarak büyütülecek çocuklar yetiştirebilen insanlardır. Yetişkinlikle artan öz denetim kapasitesi, yükselen bir özerlik ihtiyacını da beraberinde getirir. Özerkliği baltalayan her şey bir stres kaynağı olarak yaşanacaktır. (Mate)

Tehdit altındaki ilişkilerden doğan stresi en aza indirmek için, kişi özerliğinden bir miktar feragatte bulunabilir. Ancak bu sağlık açısından tercih edilir bir formül değildir, zira özerklik kaybı başlı başına stres sebebidir. Kendini başka insanlara “kabul ettirmek” için duygusal ihtiyaçlarını devamlı surette bastırmak, bunun bedelini hastalık şeklinde ödeme riskini arttırır.

İnsanın kendisini tehdit altındaki ilişkilerden doğan stresten korumasının diğer yolu ise kendisini duygusal olarak kapatmasıdır. Hassas insan kendisini güvende hissetmek için diğer insanlardan uzaklaşıp yakın ilişkilere kapısını kapatır. Ancak duygusal yakınlık psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Samimi ilişkilere duvar ören insanlar öz denetimi yüksek insanlar değil, duygularını dondurmuş insanlardır. Karşılanmamış ihtiyaçlarından doğan sıkıntılar kabarık olacaktır. Bir insan ne kadar çok sosyal bağ ile bağlıysa, ölüm riski o kadar azalmaktadır. (Mate)

Yetişkin bir insan açısından biyolojik stres, bir yanda sosyal güvenlik ve ilişki güvenliği ile diğer yandan sahici bir özerklik arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Bu dengeyi bozan her şey stres kaynağıdır.

Potansiyel hastalık biyolojisi, yaşamın ilk evrelerinde ortaya çıkar. Beynin strese yanıt verme mekanizmaları, bebeklikte başlayan deneyimlerle programlanır. Kanser, multipl skleroz, romatoid artrit ve diğer otoimmün hastalıklar yetişkin yaşamında aniden ortaya çıkan yepyeni gelişmeler değil, yaşam boyu var olan süreçlerin vardığı doruk noktalarıdır. Bu süreçleri şekillendiren insan ilişkileri ve biyolojik damgalar, hayatın bilinçli olarak hatırlanmayan dönemlerinde meydana gelir. Hastaların hikayerinde sıklıkla, erken dönemde bir kayıp, travma, taciz ve duygusal açıdan son derece tatminsiz çocuk- ebeveyn ilişkisi ve duygusal yoksunluk dikkat çeker. Peki ama neden tacize veya travmaya uğramamış bir sürü insanda stresle bağlantılı hastalıklar görülüyor? Bu insanlar negatif bir olayla karşı karşıya kaldıkları için değil, pozitif bir şeyden mahrum kaldıkları için acı çekiyor. (Mate)

Beynin büyümesinin dörtte üçü ve beyin gelişiminin neredeyse yüzde doksanı doğumun ardından, en çok da yaşamın ilk üç yılında gerçekleşmektedir. Gelişimsel süreç, sadece genetik potansiyele değil, çevresel koşullara da bağlıdır. Ebeveyn ile yaşanan besleyici duygusal etkileşimlerin insan beyni gelişimi için elzem bir gereklilik olduğu ortaya koyulmuştur. Ebeveyn ile yakınlık, bebeğin biyolojik düzeninin korunmasına da hizmet eder. Duyguların deneyimlenmesi ve düzenlenmesinden sorumlu beyin yapıları da ebeveyn kaynaklı girdilere tepki vererek gelişmektedir.

Çocuğun dünya algısı ebeveyn-çocuk ilişkinde kurulur. Bu ister sevgi ve kabul dünyası olsun, ister çocuğun ihtiyaçlarını dişiyle tırnağıyla elde etmesi gereken ihmal ve kayıtsızlık dolu bir dünya olsun, isterse de en kötüsü, çocuğun her an endişe dolu bir uyanıklık içinde olmasını gerektiren düşmanca bir dünya olsun. Gelecekteki ilişkilerin kalıbını, yaşamımızın ilk yıllarında bakıcılarımızla kurduğumuz ilişkilerde yatan sinir devreleri oluşturacaktır. Anlaşıldığımızı hissettiğimiz oranda kendimizi anlayacak, en derin bilinçaltı seviyelerinde sevildiğimizi algıladığımız oranda kendimizi sevecek, küçük bir çocukken özümüzde hissettiğimiz merhamet oranında kendimize şefkat göstereceğiz. Bebeklik ve çocuklukta, bağlanma ilişkilerinin aksaması, beynin stres yanıtı aygıtı ve bağışıklık sistemi açısından uzun süreli neticeler yaratabilir. Bebeklikte beslenen bağlanma ilişkileri yetişkinlikte daha iyi ayarlanmış biyolojik stres tepkileri sağlamaktadır.

Hans Selye günümüz koşullarındaki aile yapısından yola çıkarak şöyle demektedir: “Bebeklerin annelerinden ve annelerinin yerine koyabilecekleri diğer her türlü figürden ayrılması ve bunun sonucunda bireylerarası temas için pek az olanağa sahip olması, duyusal yoksunluğun en yaygın biçimleridir, hastalık açısından da temel faktörleri oluşturabilir.”

Bunların dışında hastalıkların büyük oranda insanın genetik mirasına bağlı olduğuna dair görüşler de vardır. Ancak son yıllarda hızı büyük artış gösteren hastalıkları sadece genetik miras ile açıklamak mümkün değildir zira genetik kodlar on binlerce yıl içinde değişikliğe uğrayabilir ve bu da 1-2 nesildir çok artış gösteren hastalıkları açıklamaya yeterli değildir. Genlerin tek başına insanların karmaşık psikolojik özelliklerinden, davranışlarından, sağlığından veya hastalığından sorumlu tutulabilmesi mümkün değildir. Genler sadece kodlardan ibarettir. Hücrelerin faaliyetleri, sadece çekirdeklerindeki genlere değil, organizmanın bütününün gereksinmeleriyle ve o organizmanın içinde yaşamak zorunda olduğu çevreyle etkileşimiyle tayin edilir genler, çevre tarafından açılıp kapatılır. Bu nedenledir ki, insanın gelişimi, sağlığı ve davranışı üzerinde en çok etkiyi o insanın beslendiği çevre yaratır.

İnancın Biyolojisi

Çevreye ilişkin algılarımız, hücresel hafızada saklanır. Erken safhalarda çevreden gelen etkiler kronik olarak stres yüklü olduğunda, gelişen sinir sistemi ve psikonöroimmino süper sisteminin diğer organları hiç durmadan, dünyanın güvensiz ve hatta düşman olduğuna dair elektriksel, hormonal ve kimyasal mesajlar alır. Bu algılar moleküler seviyede hücrelerimizde programlanır. Erken safhalardaki tecrübeler, vücudun dünyaya karşı duruşunu koşullandırır ve kişinin dünyayla ilişkili olarak kendisine dair bilinçaltındaki inançlarını belirler. Dr. Lipton bu süreci inancın biyolojisi olarak adlandırmaktadır. Neyse ki, insanların tecrübeleri ve sürekli gelişen potansiyelleri, fizyolojik açıdan ne kadar kemikleşmiş olursa olsun, inancın biyolojisinin değiştirebilmesini sağlamaktadır.

Biz kendi stres kaynaklarımızı tanıyor muyuz? Esenliğimize yönelik potansiyel tehditleri büyütüyor veya azımsıyor muyuz? Kendimizi yalnız mı sanıyoruz? Çaresiz mi sanıyoruz? Yardıma hiç ihtiyacımız olmadığını mı düşünüyoruz? Yardıma layık olmadığımızı mı düşünüyoruz? Sevgiyi hak etmek için çaba göstermek zorunda olduğumuzu mu düşünüyoruz? Bunlar hücrelerimize dek işlemiş bilinçaltı inançlarıdır. Bilinç seviyesinde ne düşünüyor olursak olalım, davranışlarımızı bu inançlar “kontrol etmektedir”.

Duygusal seviyede beslenen bu algılardan bazılarına örnek olarak şunlar verilebilir:

– Güçlü olmam lazım.

– Benim sinirlenmeye hakkım yok.

– Sinirli olursam beni kimse sevmez.

– Bütün dünyadan ben sorumluyum.

– Ben her şeyin altından kalkabilirim, yardıma ihtiyacım yok, yardım istememeliyim.

– Kimse beni istemiyor, ben sevilmez biriyim.

– Sürekli bir şeyler yapmadan var olamıyorum. Varlığımı haklı göstermem lazım.

– Bakılmayı hak etmek için çok hasta olmam lazım.

Birçok hastalığın kökeninde yer alan temel faktörlerden biri, işte bu bilinçaltı inançların tetiklediği aşırı stres yüküdür. İyileşmek istiyorsak, hayatımızın çok erken safhalarında edindiğimiz inanç biyolojisini tersine çevirmek içim katlanarak ilerleyen sancılı bir süreci başlatmak şart. Harici olarak uygulanan tedaviler ne olursa olsun iyileştirici güç içimizde. İç ortamımızı değiştirmemiz gerekiyor. Sağlığı bulmak ve tam anlamıyla kavramak için, bizzat kendi inanç biyolojimizin merkezine doğru bir arayışa çıkmamız lazım. Bu da yaşamlarımızı yeniden düşünmek ve yeniden tanımak anlamına geliyor. (Mate)

Hayır Diyebilme Hakkı ve Sorumluluğu

İnsanların yaşamlarını şartlandırma biçimlerinin hastalıklarına sebep olabileceği olasılığını dile getirmek hassas bir konudur. Hastalar, hastalığa yakalanmış olmanın yanı sıra, oldukları insan oldukları için kendilerini suçlanmış hissedebilirler. Ancak, herkes suçlanmaktan korksa da daha sorumlu olmak, yani sadece tepki vermek yerine yaşam koşullarının farkında olarak yanıt verme becerisine sahip olmayı tercih eder.

Kendi hayatımızda belirleyici insan olmak isteriz. Söz sahibi olmak ve bizi etkileyen asıl kararları alabilmek isteriz. Farkındalık olmadan gerçek bir sorumluluk olamaz. Kendimiz hakkında ne kadar çok şey öğrenebilirsek, pasif kurban olmaya o kadar daha az meyilli hale geliriz.

Dolayısıyla, düşünmeye kendimize ayna tutarak, sonra da derinlere inerek başlamak lazım. Nelere ve kimlere “Hayır” diyemiyoruz? Neden diyemiyoruz? Hangi içsel inançlarımız biri engelliyor? Hayır diyebilmek insanın hakkı ve en öncelikle kendine karşı aldığı önemli bir sorumluluktur. Eğer bu hakkımızı bilinçli ve sorumlu şekilde kullanamazsak veya kullanmayı reddedersek, beden kendi ‘hayır’ deme biçimlerini er ya da geç geliştirecektir.

Kaynakça:

Mate, Gabor, Vücudunuz Hayır Diyorsa, İletişim Yayınları, 2018

Selye, The Strees of Life, XV

Ross Buck, “Emotional Communication, Emotional Competence and Physical Illness: A Developemnetal – Interactionist View”, Seatle, Hogrefe and Huber, 1993.

Noel Hershfield, “Hans Selye, Inflamattory Bowel Disese and the Placebo Response”, Canadian Journal of Gastroentorology 11, sayı 7 (Ekim, 1997)

Ayrışmaya dair daha detaylı bilgi için: Michael Kerr ve Muraay Bowen, “Family Evaluation: An Approach Based on Bowen Theory”(New York, W.W. Norton & Company, 1988) Bölüm 4

B.H. Lipton, “Natur, Nurture, and Human Developmenet” Journal of Prenatal and Perinatal Psychology and Health 16, sayı 2 (2001),

Seemanve Mc Ewan, “Impact of Social Environment Characteristics.”