Kendini Bilmek ya da Yabancılaşmadan Özgürleşmeye

19 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Yabancılaşma insanın kendi hakikatinden kopmasıdır. Özünü bilememek, dışavurumlarını kendi aslı sanmasına neden olur. “Özsüz görünüşler pornografiktir”(*) dendiği gibi, kaynağıyla, nedeniyle bağı kesilmiş, ereği kaybolmuş görünüşler anlamsızdır. Anlamlıyken verdiği etkiden, şaşırtıcı olarak çok uzaktırlar. Tam bir hayal kırıklığı ve boşlukturlar.

Oysa yabancılaşma, yaşamın bir olgunlaşma projesi olarak çocuklukla başlar. Denir ki, yaşamımız gariplikten karib olana (yakın, hısım) yolculuktur. Özdeşlikten kopuş, farkındalıkla bilgi kazandırıcı, eksiklik güdüsüyle araştırıcı ve öğretici bir itki olarak, kişiyi gençlikten olgunluğa taşır.

Ancak günümüzde, çok büyüyen bilginin dışımıza aitliği, teknolojinin adeta insanı esir alan önemiyle birleşince, güçlü biçimde yaşamı içten söküp aldı, dışa koydu. Merkezi kendi dışına kayan insanın, kendine yabancılaşması koyulaştı. Üstelik çoğu yerde ve çoğu zaman artık bunun farkına bile varılmıyor. Kendine yabancılık alışkanlıkların meşrulaştırıcılığında, farkındalıksızlık zırhına bürünmüş durumda. Sonuç kendini kendi dışına sürmek, yabancılaşmak, kendini bilememek, doyumsuzluk, huzursuzluk ve mutsuzluktur. Giderek içini yitiren insanlar, geçici heyecanlarla, boş heveslerle oyalanıp duruyorlar.

Yabancılaşma, kişiyi dışına tabii kılan bir süreç. Kendini beden sanan bedenine kul oluyor. Kendiliği aitliklerine gömen başkalarına kul oluyor. Kendiliğini unutan ya da hor gören gündelik yaşamın akışına avara kasnak katılarak, boşa ve boşuna akıp duruyor. Değer bilmezlik, yok-sayıcılık (nihilizm), alaycılık dizginsizce davranışlara yerleşiyor. Bağımlılık tek bir yere de olsa, farklı ve değişen bağımlılıklar da olsa ve hatta bu yüzden kişi kendini bağımsız sansa da yabancılaşma sonuçta, dışına doğru savrulmaktan başka bir şey değil. Ve bu, özgürlüğün yitirilmesidir.

Oysa insan özgürlüğe zorunludur. Özgürlük kendinin sorumluluğunu yüklenmektir. Tüm canlılardan ayrımlı olarak varolan bedensel yetersizliğini aşmak için, insan, kendini, çevre ve koşullarını üretkenliğiyle yeniden yaratmakta, yaşamaya elverişli kılmaktadır. Toplumsal ve tarihsel olarak paylaşılan bu eylem insanlığın bugüne gelmesine olanak sağlamış ve insanın sorumluluğunu artırmıştır. Artık hiçbir insanın, sorumluluktan ve vefa duymaktan kaçarak huzur ve mutluluk bulması olanaklı değildir. İnsan için doyum, kendi sorumluluğunu yüklenerek bu halkaya dahil olmaktır. Özgürlük kaçınılmazdır.

Özgürlük eylem gerektirir. Aslında, durum anlatan “özgürlük” kavramı yerine süreç anlatan “özgürleşme” kavramını kullanmak daha yerinde olur. Çünkü bu sürecin bitiş noktası yoktur, akışı ve kendini aşması vardır. Akış bir an dursa özgürlük yitirilir. Gerçekten de özgürleşme edimseldir. Eyler ve kendi kendini yapar ve yenileyerek aşar. İki tekerlekli bisikletin dengede durması için çevrilen pedal gibi eylem zorunludur.

Eylem, eyleyen için bir seçicilik, yani irade gerektirir. Ne eyleyecek, nasıl eyleyecek? Bu kararı verebilmek için değer bilir olunmalıdır. İrade de “değer” bilmeyi gerektirir.

Değer vermek ise anlam vermeyi gerektirir. Anlam, dışsal olanın bir dizgeye bağlanarak içe akmasıdır. Yani ögenin dışsallığını soyarak kendi bütünlüğüne katmak, içselleştirmektir. Anlam iki yanlıdır (çift başlı kartal gibi). Bir yanı dıştan içe katılan ögeye, anlamlandırılana; diğer yanı ise öznenin içine, anlamlandırana bakar. Bu içi dışı bir eden bir birliktir. Bu sayede dışsal olan artık anlamlı olurken, özne de yeniden olmaktadır. “Her bildiğim bana beni bildirir,” bilge sözüne uygun olarak anlamlandırma etkinliği, kendimizi de anlamlı kılarak, kendimizi bilmeye, anlamaya, yabancılaşmayı kırmaya olanak sağlar. Her anlam bizi öncekinden farklı bir noktaya, yeni bir aşamaya ve olgunluğa taşır.

“Kuşandığı türlü giysilerin arasından göz onu göremiyor. Aklın formunda, bu yüzden göze değil akla görünüyor. Onun adı ANLAM. Giysileri göze gelir ama geçicidirler. Olanı biteni anlamak isteyince, geçeni gideni bırakıp, daha dayanıklı öze yöneliyoruz. Ne kadar dalsak öz daha derinde ve davetkâr… Anlam işte orada, her seviyede daha geniş ve kapsayıcı. Anlam ne eril ne dişil, hem eril hem dişil. O anki etkinliğine göre doğurgan ya da doğurtan. Olanı, kurgulananı, hayalleri, fikirleri, sevgileri, güzellikleri doğurmuştur, doğurtmuştur sürekli peş peşe her şeyin anası anlam! O bir öz olarak, bir kıvılcım olarak düşünce akla, dört bir yandan düşünce doğar, ilham dolar, sevinç koşar, zevk sarar, aşk yakar. Anlamdır, anlamadır yaratıcı olan. Ben sanırım ben, emin olamadan. Galiba o Ben, ben denmeye tek layık olandır. Gelip geçici olan değil, benin formu, teni, giysisi değil, göze gelmeyen kendisidir O. Döllenir gündelik ben ve başlar Ben olmaya: Ben olan ben!”

İnsan anlam verici varlıktır. “Anlamı” umursamayan, insanlığından, benliğinden uzak düşmüştür.

“Bilmek yapabilmektir, anlamak olmak”(*). Bilmenin anlamayla birleştiği yegâne alan kendini bilmektir. Çünkü konu kendilikse anlamadan bilmek olanaksızdır. Anlamadan bilinebilecek olan ten’dir. Tin’i bilebilmek, onun kendi işi olarak kendini anlamasıdır. “Anlamak olmak” olduğundan, her yenilenmişlik yeniden bilinmeyi gerektirir. Bu bitimsizdir.

Yaşamımızın çok önemli dayanağı olan teni, doğrusu çok suçluyor, güya kendimizi aklıyoruz. Aslında teni öne çıkartan yine biziz. Ama tenin tine üstün olduğu yerde, artık çok iyi biliyoruz ki yabancılaşma yaşanıyordur. Ten anlamdan uzaktır, yaşamın sür-gitini sağlamayla sınırlanmıştır. Oysa biz o sınıra hapsolamayız. Anlamın dışına atılamayız. Bu da ümidimizin hakikiliğidir. Ve ümidimiz der ki, anlamsızlık uzaklaştırır, kendimizi bilemez oluruz, özgürleşemez ve yabancılaşırız, yakınlık anlamdadır.

Notlar:

* Metin Bobaroğlu, AAV Seminerleri