Kaygının İçinden

Kaygı - Kış 2016

Yazıyorum ama yazımın beğenileceğinden emin değilim. Beklentilerim var, başarabilmek istiyorum. Ya yapamazsam diye kaygılanıyorum. Beklenti mi yaratıyor yoksa bu durumu? Hiçbir isteğim hiçbir beklentim olmasaydı kaygı duymazdım herhalde. O zaman, yani beklentisiz olduğumda sanırım ümitlerim de olmazdı. Kaygı ve ümit beklentiden doğuyor demek ki. Şu halde beklenti nereden çıkıyor?

Her şey değişiyor. Gelecek aklımı kurcalıyor. Ne olabilir? Daha önce ne olmuştu ki? Pekiyi, “başkaları neler yaşamış? Tam emin olamayınca aklım daha da yoğunlaşıyor. Varoluşçuların, “İnsan geleceğe atılmış varlıktır” dediği gibi miyim gerçekten? Bu durumda beklenti ve buna bağlı olarak kaygı ve ümit kaçınılmaz galiba.

Gelecek belirsiz. Belirli olsaydı onunla ilgili düşünmeme ve kararlar almama gerek olmayacaktı. Geleceğin belirlenmesinde ben de söz sahibiyim. Sevinçle diyebilirim ki “İşte özgürlüğüm”. Ama bu söz hakkımı, özgürlüğümü kullanmak hiç de kolay değil. Aklıma estiği gibi keyfi olmuyor. O âna göre, ilkesizce ve keyfi davrandığımın ertesinde hep mutsuz, dertli ve kendimle kavgalı oluyorum. Özgürlüğü keyfilikle karıştırmamam gerektiğini deneyimlerimle de gördüm. Söz sahibi olmak dedim ama şunun da farkındayım ki eyleme geçmemiş sadece niyet olarak duran söz yetersiz kalıyor. Önemli olan eyleyen, eyleten söz. Eylem olarak dışıma çıkan düşünce sadece iç dünyamla koşullanmıyor artık. Dış dünyanın koşullarına, yasalarına da uyabilmeli. Gerçekleşebilmek için karşılık bulmalı, doğru olabilmeli. Pekiyi, “doğrusu ne? Doğru söz, doğru eylem ya da başarmak, başaramamak gerilimi açıkça kaygılandırıyor. Çoğu zaman sonucu görmeden eylemin yerindeliğinden emin olamıyorum.

Ama net olarak bildiğim bir şey var ki bütün bunlar irademin, yani seçici karar verici yetimin işleri. Bu yeti ister istemez beni zora düşürüyor. Çünkü aslında o olumsuzlayıcı bir yeti. Bir seçeneği seçiyor ve karar veriyorken seçmediğim başka birçok seçenek var. Aslında seçme değil seçmeme işi yapıyorum demek daha doğru olabilir. Yani eleme. Tüm sorumluluğu sırtımda olarak seçenekleri eliyor, teke indiriyor ve böylece seçtim diyorum. Acaba doğru oldu mu? Sonucu görünce anlayacağım. Alın size gerçek bir kaygı nedeni.

Sonuç istediğim gibi olmadığında, başarısız iş benim irademle yapılmışsa kendimi perişan ediyorum. İrade dışımdaysa, aciz olarak yine perişan oluyorum. Başkasına kızıyorum “Niye böyle yaptı?” diye. Kendime kızıyorum “Neden bir etkide bulunamadım?” diye. Benim durumumda olanlara da kızıyorum “Biz adam olmayız” diye. Üstelik bir de yetersizliğimin karamsarlığına gömülüyorum. Bütün bu deneyimler, kötü kayıtlar olarak belleğe geçiyor ve gelecek karşısında farklı şiddetlerde beni kaygılandırıyor.

Neyse ki kaygılı anlarım için herkes gibi çok etkili bir çarem var: Ümit. Ümitlenebilmek için düşünebildiğim tüm olasılıkları, tüm bellek kayıtlarımı taramam gerekse bile bunu yapıyorum. Kaygının sıkıntısı ümidi bulduruyor. Kaygılanmayan onu aramıyor. Ya zaten ümitlidir ya da artık O’ndan bir ümit yoktur, duyarsızlaşmış, bitkiselleşmiştir. Anadolu erenlerinin “Allah derdini artırsın” dediği gibi, dert olmayınca derman bulunmuyor.

Sanırım kaygının çare bulma çığlığı olduğunu söyleyebiliriz. Kaygı, ümidi bulmak, iyileşme ve ilerleme sağlamak için yararlanabileceğim bir itki gibi görüyor. Sanki kaygı terk etmek için var. Gerçekten de onun ereği, yok olmak ve ümide gerçekleşme koşulları sağlamak olarak gözüküyor.

Ama çoğu zaman kendimde tanık olduğum gibi, bir kaygı bitiyor bir başka kaygı başlıyor. Kaygılar bayrak yarışında gibi peş peşe geliyorlar, yakamı bırakmıyorlar. İşte öyle zamanlardan birinde fark ettim ki, bahaneleri ne olursa olsun kaygıların nedeni hep bende duruyor. Farklı konu ve olaylarda emin olamayış, güven duyamayış aslında hep benden ötürü. Evet, dışıma ait birçok haklı sebepler olabilir ama güvensizlik benim tutumum değil mi? Ama olayların nasıl akacağını bilemediğimde güvensiz olmam normal değil mi? Olayların bilgisinden ziyade benim onlara karşılık olarak ne yapacağımın, ne yapabileceğimin bilgisi daha önemli. Hazırlanmak istiyorum, hazırlıksız yakalanmak tam kaygı verici bir durum. Ne yapacağımı bildiğimde ve bunu yapabildiğimde sıkıntı yok, güven duyuyorum. Şu halde güveni hazırlıklı olmak mı sağlıyor?

Hazırlıklı olmam gereken, karşılaşabileceğim olay ve olguları sayıp derleyebilir miyim? Hepsini baştan itibaren öngörebilir miyim? Yaşamı bu yolla karşılamam olanaksız olduğuna göre başka bir yol bulmam gerek. Her karşılaştığım, en öngörülmedik olan da dâhil tüm olasılıklara karşı her seferinde, önceden farklı bir reçete bulundurmak yerine, hepsini karşılayabilecek bir anlayış sahibi olmak daha yerinde olur. Ve bu anlayış her olayda reçetesini kendi taze taze yazar. Beni ben yapan temel ilkelerim, değerlerim, kültürüm, görgüm, felsefem, her türlü aksaklığıyla beraber psikolojim, kaygılarım, ümitlerim, kısaca tinsel dünyamdır bu anlayışın kurucusu, başkası olamaz. Demek ki güveni kendi tinsel dünyamda bulabileceğim. Demek ki ancak kendime güvendiğimde güvende olabileceğim. Kendime güvendiğimde ümitli ve kaygılardan kurtulmuş olabileceğim. Kendime güven huzurumun kaynağı.

Pekiyi, aciz, yetersiz olan bana nasıl güven duyabilirim? Acziyet güven kaynağı mıdır ki? Bedensel yetersizlikler, ruhsal dalgalanmalar, cesaret ve ödleklikler, bencillikler, çelişkiler ve kendimle kavgalar arasından nasıl sağlam bir zemin bulacağım da güven duyacağım? Üstelik belki de en önemli ve en sık karşılaştığım kaygı nedenlerinden biri, kendimi algılayışımın gerçek olana uygun olmaktan çok arzuma uygun oluşu ve boşlukta kalışıdır. Karşılaştığım bilgece bir söz diyordu ki “İstekleriniz gereklerinize uymuyorsa sizin için ümit kalmaz”.

Bir iddia taşıdığım zaman, bu iddiada haklı olduğumu herkese olduğundan daha çok, kendime kabul ettirmem lazım. İddiamı çürütebilecek her olasılık önemli bir kaygı kaynağı. Öte yandan biliyorum ve birçok örnekle de gördüm ki her iddia karşı iddiayı ve çürütülmeyi çekiyor. Yani iddia insanda huzur bırakmıyor. Tasavvufun önemli bir düsturu diyor ki “Tasavvuf terki davadır”. Dava etmekten iddia etmekten vazgeç. İddia kaygı doğurur.

Bu durumda yetersizliğime ve onun bende yaratacağı sarsıntılara karşın güvenim nasıl oluşabilecek? Aslında biraz düşününce anlıyorum ki acziyetimi kavramak, böbürlenmemi, yaşama diklenip kafa tutmamı, kendimi abartmamı önlüyor. Bütünleşmeye karşı duran kişiselciliğimi engelliyor. Acziyet kendimi sınırlarımla tanımamı sağlıyor. İddiacılıktan, dava ehli olmaktan, gereklerime uymayan isteklerde bulunmaktan beni sakındırıyor. Yetersizliklerimi yapay avuntularla gideriyormuş gibi yapmaktansa kendimi bütünlüğün yardım ve desteğine açıyorum. Dayanışmanın yaşamımı sürdürmedeki önemini kavramaya başlıyorum. Gönlüm ısınıyor. Sevgi dostluk ve bütünleşme duygusu aradığım bir güven uyandırıyor içimde.

Belki de huzurumun kaynağı olarak aradığım güven, kendime kişisel güven değil de, benim de aslımı oluşturan insanlığın o muhteşem özü. Hani tek başına hiçbirimizin uzanamadığı ama hiçbirimize yabancı olmayan özümüz. Büyük bir diğerkâmlıkla şefkat, dayanışma ve hizmet çabasıyla başkalarına gönül uzatmamı sağlayan o öz, çok güçlü güven ve kaygısızlık sunuyor. Bu yüzden olsa gerek bu duyguyu kişisel güvenden ayırarak “özgüven” diyoruz. Özgüvenin adı geçince bile huzur ve denge duygusu büyüyor.

Sevgi özgüvene, özgüven sevgiye dönüşerek, beni de, bizi de ayrık kişilikten bütünselliğe, aslımıza uygunluğa çağırıyor. Dışımla ilişkilerimde korku, kuşku yerine sevgi öne çıkmaya başlıyor. Benim için her an bu kadar çok şey yapan, üreten hizmet eden yaşamı sürekli tazeleyip sunanlar için ben ne yapabilirim?

Dışımla olan sevgi ve dostluk ilişkileri iç dünyamı da derinden etkiliyor. Gerginlikler, düşmanca duygular, çirkinlikler seyreliyor. Sakinleşiyorum, huzurlu oluyorum. Güzellik sarıyor her yanımı.

Anlıyorum ki güzeli güzelliği görebilecek göze, daha ötesi kavrayacak sevecek tine kavuşmamın yolu özgüvenden geçiyor. O yolun davetçisi kaygılarım, rehberi de ümitlerim.