Kaygıdan Huzura

Kaygı - Kış 2016

Rahman ve Rahim olan ismiyle bizi yokluğumuzdan varoluşumuza getiren isim ve sıfatlarıyla donatıp sonsuzluğa âşık eden yüce yaratıcımızı tesbih ederek başlamak istiyorum satırlarıma.

İnsan, çok şanslı ve seçilmiş bir varlık olarak ilk mücadelesini milyonlarca spermi aşıp bir yumurtanın içinde döllenmesiyle verir. Allah’ın, “Şefkatimin kırkta birini annelere verdim” dediği annesinin güvenlikli, korunaklı, şefkatli rahminden bir bilinmezliğin içine, dünyaya doğar ve ilk kaygısını, korkusunu ağlayarak dile getirir. Aslında daha ilk nefesinde edinip vereceği son nefesine kadar yenilerini eklediği kaygılarıyla yüzleşip onlardan özgürleşebilmesi, barış içinde yaşayıp huzurda olması ve her daim güvende olduğunun imanıyla teslimiyetidir ondan beklenen.

Ailesinden ve toplumdan edindiği edinimleri gene onlara hizmet etmek şuuruyla yetiştirilen, kendini gerçekleştirmek üzere programlanan insan; fiziksel ihtiyaçlarını temin etmek, toplumda yer edinmek gibi ihtiyaçları için, -merkezinden ayrılmış olarak içten dışına doğru- nefs-i emmare’sinde yol alırken yaşamda kontrol edemediklerinin huzursuzluğu, geleceğinin bilinmezliği, şimdiki anı kaçırması, yetersizlik, değersizlik, suçluluk, çaresizlik duygularının devreye girmesi insanda kaçınılmaz olarak kaygı ve korkulara neden olur. Hele kişiliğin alt tabakasında, sahip olma, üstün gelme gibi egosal davranışlar varsa kaygılar daha da artarak insanda kişilik bozukluklarına yol açabilir. Sevme, sevilmeme, özgür olamama veya özgürlüğünü yitirme, parasız kalma, beğenilmeme, doğal afetlere maruz kalma, adaletsizliğe uğrama durumda kalma, sevdiklerimizi, maddî, mânevî sahip olduklarımızı kaybetme, isteklerimize sahip olamama, beklentilerimizin karşılanmaması, mahcup olma işinde başarısız olma, hastalanma, başkalarına muhtaç olma, fıtratındaki gayeye bağlı yaşayamama ve daha nice düşünce ve duygular bizi kaygı ve korku dolu rahatsız edici, bencil ve içe dönük zihin durumuna sokarak sağlıklı yaşam enerjisinin üzerimize rahatça akmasına mani olurlar.

“Söz haktır” derler. Bilinçli veya bilinçsiz olarak söylediğimiz sözler yaşantımızda hayat bulduğu gibi, insan duygu ve düşünceleriyle iç dünyasında olumlu veya olumsuz olarak ne yaşıyorsa onu oluşturur. Ağzımızdan çıkan sözlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin kaderimize dönüşünü Hintli düşünür lider Mahatma Gandhi’nin aşağıdaki sözü çok güzel anlatır:

“Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür…

Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür…                                          

Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür…                                              

Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür…                                            

Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür…                                          

Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür…                                            

Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür…”

Olgunluk çağında insan, ‘yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır’ öğretisine göre, makrokozmos olan evren ile mikrokozmos olan birliğini, mükemmel işleyen sisteminin denge ve mekaniğini fark edip, edindiği tecrübelerle, kendi içine dönüp baktığında nefs-i levvame olan öz eleştirisinde tövbeye gelir. İçinde ve dışında ne varsa kendisine şahitliğinin huzurunda, kendi içinde ve dışında fiziksel, duygusal, zihinsel, ruhsal olarak dengeye gelip vicdanında ahenk ile vücûd bulduğu müminliğinde sonsuz bir güvenle iman ettiği Allah’a dostluğu ve eminliğinde özgüven içinde sekineye gelerek, huzuru bulup mutmain olarak kendini esaret altında tutan zincirlerinden kurtarır. “Fetâ” -yiğitlikle putlarını bir bir fark edip yıkmaya başlamış, beklentilerinden özgürleşerek, isteklerini ve yapabilirliklerini dengeye getirmiş, hak ve hadlerince anın getirdiği güzellikleri, aldığı her nefesin mutluluğunu tevazu ve zarafetle yaşayarak, yaşadıklarında Rabbine rızalığa gelerek hamd ve şükürlerini dile getirir. Yaşamın doğal akışında kendi merkezinde ahenkle sema yaparken, Kur’an’da söylendiği gibi[1], gördüğü her vechenin Allah’ın bir vechesi olduğunu, her şeyin Allah’tan gelip Allah’ta son bulduğunun şuuruyla kaygı ve korkulardan uzak ve arınmış olarak, korkuların en büyüğü ve kapsayıcısı olan ölümü Allah’a vuslat, sonsuz ebedî yaşama geçişin kapısı olduğunu anlayışına gelerek saadet içinde yaşar.

İnsan kaygılarından uzak huzurlu ve saadet içinde bir yaşama ancak, bütün dinlerin, inanç sistemlerinin ortak söylemi olan iyilik, güzellik, doğruluk üzerinde ferdî, ailevî, toplumsal, hukuksal görev ve sorumluluklarını haklar ve hadler nispetinde yerine getirerek, sâlih ameller doğrultusunda yaşayarak, “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyen sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in yolundan giderek ulaşabilir. Hakk’ın bütün tecellileri, kullarını kemâlata çekmek içindir. İnsan fıtratına bağlı gayesinde Âdem’den Hatem’e bütünlüğe gelme sürecinde Allah’ın isim ve sıfatlarıyla kuşanmasının verdiği kudret, meleke ve kuvvesiyle kendisini yaradan Allah’a iman ederek, özüne güvenerek, hayatı koşulsuz sevgiyle, şefkat, muhabbet duygularıyla yaşayarak kaygısını ümide dönüştür, kendisini huzura getirir.

Kaygı bizi geren, sıkıntıya sokan bir durum olmasına rağmen olumlu tarafları da vardır. Kaygı, korku olmazsa, devinim de olmaz. Devinim olmazsa enerji ve fiiller, oluşlar ortaya çıkmayacağından, taşıdığımız kaygılar çalışmaya, emek vermeye tedbir ve önlem almaya bizi mecbur ettiğinden, bizi ileriye götüren itici bir güç olurlar. Her şeyin bir nedeni ve anlamı olduğuna inanıyor, kâinatın müthiş işleyişini, düzenini duyumsayarak yaşıyorsak olası anlık problemlerin bizim hayrımıza, olumlu olaylara dönüşebileceğini, yaşadıklarımızın bizi büyüten ve güçlendiren deneyimler olduğunu biliriz.

Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş Burhan sorardım aslıma aslım bana burhan imiş.” (Niyâzî-i Mısrî)

Her şeyin zıddı ile âşikâr olduğunun bilinci, ışığın karanlıktan çıktığı ve karanlığın içinde gizli olduğunun idraki ile ‘derdini veren Allah dermanını da verir’ ümidi ve huzuruyla, dermanın da derdin içinde gizli olduğunu söyleyen Niyâzî-i Mısrî hazretlerine ve tüm hak erenlerine selam olsun.


Dipnotlar:

[1] “Doğu da batı da yalnız Allah’ındır. O halde nereye dönerseniz orada Allah’ın yüzü vardır. Allah Vâsi’dir, varlığı sürekli genişletip büyütür; Alîm’dir, her şeyi en iyi biçimde bilir.” Bakara Sûresi 2/115