Kaygıda Hüzün, Hüzünde Kaygı

Sayı 100 - Eylül - Ekim 2021

Varoluş bize bilmeceler, sırlarla dolu görünüş ve olgular evreni verir. Bilmeceler ve sırlar, bilme yetisi olan insan dışında kimsenin derdi değil.  İnsan, kâinatın özeti ve onu “kendi içinde dürülü bükülü saklayan olarak” bu derdi hep taşıyacaktır. Öyle ki tüm kâinat kendi özünü, varoluşunun tüm süreçlerini insanda toplamış ve onun üzerinden kendini bilen, bilincin aynasında seyreden ve bütünlüğe gelmiş olarak sonsuz devinimini sürdürmektedir. Bu devinim aslında evrenin enerji akışlarının görünüş kazanıp ortadan kalkmasından başka bir şey değildir, ama sürekli ve yasalı olarak.

Özne olmak şahit olmaktır; varlığı kendi şahitlik mertebelerine bağlı olarak deneyimleyen, anlayan ve bu süreçte kendini de bilendir. Ancak her şahitlik şahit olanı kavrayışı ölçüsünde dış dünya ilişkilerinde tavır belirlemesinin, sorumluluk üstlenmesinin zemini olur.

Bu sorumluluğu kavramayabilecek ve onun taleplerine yanıt verebilecek tutum ve eylemler, bizi biz yapar. Her tekil birey kendince bir “biz”dir, ancak herkes kendi özgün yeti ve karakteriyle bunu yerine getirir. Biz olmanın somutluğu karakterin suret kazanmış halidir, “ben” bilincidir. Böylece “ben” bilinci insanı hem tekil-özgün birey hem de toplumsal bir varlık olduğu gerçeği ile yüz yüze getirir.

Ben bilincinin doğal temeli iki bileşenden oluşur; ilk olarak kendisi ve kendisi olmayan bir dünyanın varlığının farkındalığı, ikincisi öleceğini bilmesidir. Bunlar insanda kendilerine karşılık gelen varoluşsal iki halin kaynağı olarak işlev görür; hem de ortadan kaldırılamayacak potansiyel güçler olarak: Bunlar kaygı ve hüzündür.

Kaygı, insanın “ben” ve “ben olmayan” ayrımının farkındalığından doğar. Doğanın -varoluşun- sonsuz gücü karşısında acziyetini, çaresizliğini, adım adım yok oluşa gitmekten kurtulamayacağını görmek insanı tedirgin eder. Öleceğini biliyor olması ise onu hüzünlendirir.

Kaygı ve hüzün, umut ve korku ikiliği gibi her zaman her insanda etkisini gösteren potansiyel yaşam enerjileridir; kaygı gözü pekliği, hüzün ise umudu içinde örtük olarak barındırır. Her insanın benliğindeki yerleşik bu gerilimli kutupsallık psikolojik dünyamızın varlıksal zeminini oluşturur. Farkında olalım ya da olmayalım, bireysel tüm etkinliklerimizin temelinde bu kaygıyı aşma, bu hüznü bertaraf etme çabası bulunur.

Varoluştan ayrı olduğunu fark ediyor olması bireyi bu ayrılığı aşma, kendi dışında “ben olmayan” ile birliğe gelme, onunla bütünleşme arayışına iter. Bu ayrılığın acısından kurtulmak için; ayrı olduğu, karşısında zayıf ve acziyet içinde hissettiği durumdan çıkış için bu sonsuz güçle bağ kurması, ona katılması ya da onunla ortak bir öze sahip olduğunu kavraması gerekir.

Merak duygusu bu ayrılığın verdiği tedirginliğin bir tezahürüdür. Çeşitli yoğunluk ve yönelimde de olsa her tür merak özünde insanın kendisi ile şahit olduğu, karşılaştığı durumları kendine açık etmek, bilinmez ve güvenilmez olanı tanıma gayretinin başlangıcıdır. Merak ilgi ve eğilim uyandırır. Dikkat edilirse merakın tüm yaratımların, bilimsel keşiflerin, tinsel adımların beslendiği toprak, ilk hamlesi, yönlendirici gücü olduğu görülür.

Aristo’nun “Metafizik” adlı eseri şu cümlelerle başlar: “Bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler. Duyularımızdan aldığımız zevk, bunun bir kanıtıdır. Çünkü onlar, özellikle de diğerlerinden (tüm diğer duyulardan) fazla olarak görme duyusu, faydaları dışında bizzat kendileri bakımından da bize zevk verirler. Çünkü sadece eylemle ilgili olarak değil, herhangi bir eylemde bulunmayı düşünmediğimizde de görmeyi, genel olarak, bütün diğer her şeye tercih ederiz. Bunun nedeni, görmenin, bütün diğer duyularımız içinde bize en fazla bilgi kazandırması ve şeyler arasındaki birçok farkı göstermesidir.”

Bilme ya da gerçek ifade edildiğinde bir üçleme oluşur; bilen-bilinen-bilgi. İnsanın bilmekten zevk alması bir belirlemedir, ama bu belirleme bize şu soruyu sorma yolunu açar: Peki, bilmekten niçin zevk alınır? Zevk bir duygu halidir. Her duygu iradi edimlerimiz sonucunda oluşan bir yan ürün, bir yansımadır, sipariş edilemez ama başa gelir. Gerçekte temel olan özgürlük ve güvenlik diyalektiğinin karşılıklı bağımlılığıdır. Aristo’nun bu söyleminde önemli bir belirleme var; “…doğal olarak bilmek ister”. Söz konusu isteğin öznel bir seçim değil varoluşsal bir olgu, yaşanan bir deneyim olduğunu, duyulardan alınan zevkin kanıtı ise, “şahitliği” söyler.

Varoluşun sonsuz gücü karşısındaki acziyetin, çaresizliğin yarattığı ayrı düşme korkusu insanı bu ayrılığın üstesinden gelmeye zorlaması onu “bilmek” yükümlülüğü altına sokar. Peki, neden öyle olsun? Çünkü insan eylem varlığıdır, etkinlik yapmaya mahkûmdur, çünkü “arzu ve gereksinim halkası boynumuza asılmıştır”. Gereksinimler içgüdüsel itkilerle, doğanın hazır verileri ile karşılanamıyor.

Varlığımızı var etmek, sürdürüp güvenlik altına almak bilinçli, iradi ve amaçlı eylemleri zorunlu kılıyor. Eylemlilik dış dünyayla ve diğer insanlarla ilişki kurmayı gerektirir; karşılıklı olarak değiştirme ve değişme çevrimi içinde olmayı da. Öz olarak insan dönüştürücü, yapıcı etkinlikler içinde olmaktan bağışık olamaz. Dönüştürücü ve yapıcı olmak ister önceden ister etkinlik sürecinde olsun, “bilmeyi” gerektirir; onun için “bilmek yapabilmektir,” denir.

Böylece insan kaygısını, “ben olmayan” evren karşısında acziyetini, çaresizliğini ancak bilerek, yaparak ve “olarak” aşabilir. Kendisi ile kendisi olmayan ve onun karşısında hem de “bilinmeyen olarak duran dünya” arasındaki bağlantıyı bilgi köprüsüyle kurabilir. Kaygı-korku-merak-bilgi içsel hallerdir. İnsan, eylemleri ile bunlara suret kazandırırken, onları da deneyim olarak içselleştirir. Bu süreç kaygının aşılmasının yoludur, ancak bunun hazır bir reçetesi, metodu, formülü yoktur. Tek yolu bireyin kendini anlamlandırma sorumluluğunu üstlenmesi, içsel yaşam enerjisi ve dürtülerini izleyerek, onunla sürekli hesaplaşarak bizzat kendisinin yol almasıyla mümkündür.

Kaygı doğası gereği olumsuz bir duygu, insani bir hal olarak görülürken bir yanıyla da bireyin kendini aşması, pratik olarak harekete geçmesi, eylemleri ile verili durumu aşıp kendi içselliğini öz iradesi ile inşa etmesinin kışkırtıcı gücü de olur. Bu tamamen bireyin kendine aittir ve onun “tanrısal” yanıdır.  “Derdim bana dermandır” bir önerme, “Derdim bana derman imiş” bu önermenin gerçekleştirilmesi ile kanıtlanmış olarak eminlikle söylenir. Geçmişin deneyimleri bizim elimizde kılavuz olarak işlev görür.

Hüzün üzüntüden farklı: Üzüntü dışardan gelir, hüzün içerden. Nasıl ki mutluluk bir şey için veya bir şeyden dolayı ortaya çıkıyorsa -ki onun için kalıcı olamaz, üzüntü de öyle, dışsal kaynak ortadan kalkınca o da yok olur. Hüzün içten gelir; olup bitenler karşısında çaresizlik, ne yaparsak yapalım doğacak sonucu önceden sezip bunu değiştiremeyeceğimizin farkındalığının doğurduğu bir hal, içsel bir oluş. Bunun temelinde de ölüm korkusu yatar. Bu durum karşısında ya dünyadan el etek çekip içe kıvrılmak, her şeyin anlamsız olduğu sonucuna varıp daha yaşarken bir “ölü”ye dönüşmenin yolu açılmış olur. Bu tip bir anlayışın ve yaşamın ufku anlamsızlık ve boşlukla sınırlıdır, eğilimi ise intihardır.

Ancak yaşam demek her zaman kendini kendi olanakları ile aşmak, yıkıldığı yerde yeniden ayağa kalkmak, kendi yolunu açma kudreti ile donanımlı olmak demektir. Hüzün elbette olumsuz bir hal olmakla beraber bunu olumluya çevirmenin gücünü de kendi içinde barındırır. Temelinde her ne kadar ölüm gerçeği varsa da bundan kaynaklanan hüzün hali ölümsüzlüğün karşıtı olan yaratıma da dönüştürülebilir.  Yaratım derken öylesine büyük; tarihi, toplumu ve günlük yaşamı temelden sarsıp dönüştürmekten ibaret görmemek gerekir. Basitçe sıradan yaşamın her durumunun farkında olarak ve onun taleplerine yanıt vererek de olur. Hatta insanın içine yolculuk yapıp hüznünün niteliğini, sürecini yaşamı üzerindeki etkilerini kendine açık hale getirmesi bile bir yaratıcılıktır. Şu veya bu şekilde yaşamın açmaza girdiği her durumda buna çare aramak, sorumluluk üstlenmek, hayata alan açıcı etkinliklerde bulunmak yaratma yolculuğunun köşe taşları olur.

Her kaygılı durum, hüzünlü hal bizzat kendi içinde karşıt gücünü taşıyor (tekrar pahasına). Her kaygıda hüzün, her hüzünde kaygı gizlidir. Bunlar aslında bir varoluş durumunun iki yüzü gibidir. Söz konusu varoluşsal durum ise bireyin kendini ayrıksı ve ayrı görme zannıdır, kendini parça görüp varoluşla boy ölçüşmeye kalkışmasıdır. Nefsinin başıboşluğuna, egosunun kuruntularına aldanmasıdır.