Kaygı

Kaygı - Kış 2016

Kaygı; genellikle düşünsel alanda, bireyin veya toplumların ileriye yönelik istemediği durumlar ile karşılaşma çekincesinin yarattığı duygulanım diyebiliriz. [1]

Kişi kendisini ne ile özdeşleştirir ise, özdeşleştirdiği bu maddî-mânevî olguları kaybetme korkusu ister istemez endişe-kaygı dediğimiz duygulanım bozukluklarına sebebiyet verecektir.

İnsan kendi yolculuğunda seçimleri-ihtiyarları ile kendisini beden/madde ile veya ruh/mânâ ile bir olarak görmeye ve algılamaya başlar. Burada kaygı da, beden/dünya algısında kendisini sahip olduğu maddeler (ev, araba, zenginlik), itibar (şan) ve kudret (makam) ile bir görüp, bunların zafiyete uğraması veya kaybı düşüncesinin yarattığı duygulanım ile ister istemez kaygıya düşecektir.

Osho; “Korku nedir? Korkunun birçok şekli vardır ama korku sadece bir tanedir -ölüm korkusu. Bu temel korkudur. Bütün korkuların kökü yok edilme, ortadan kaldırılma ihtimalidir. Korku var olmama, yok olma endişesi anlamına gelir.” diyerek, kaygının kaynağına değinmiştir. [2]

Ruh/mânâ seçiminde yürümeye çalışma durumunda ise; bu saf bir yolculuk olmayıp, pek çok sınav ile birlikte arınarak alınması gereken bir yol olup, her mertebede insanın kendisinden soyunarak-soyutlanarak evrensel olan ile bir oluşa giden bir yolculuktur. Albert Camus’un “Kaygı her şeyin başlangıcıdır”[3] deyişi ile kaygının bizim için güdüleyici bir itki taşıdığını çıkarsayabiliyoruz. Bu kaygı haliyle ne kadar soyunulacak benlik kalıbı var ise endişe/kaygı da o boyutta var olacak, benlikten sıyrıldıkça kaygı da o oranda yok olacaktır.

Buradaki kaygı ise ilk etapta insanın doğru yolda olup olmadığı kaygısı iken, doğru yolda ise Hakk’ın kendisine emanet ettiği temel karakteri “Has esmayı” (Esmanın vücûdu yoktur ve aslı bir isimden ibârettir; onun vücûd bulabilmesi için, sıfâtın tahakkuk etmesi icâb eder. Her şey, bir zât ve bir sıfâttan meydana gelmiştir; gerisi esmâdır ve ‘Bir’in kesrette görünümüdür. Allah her insanda, kendi esmâ-i hüsna’sından bir isim vermiş ve o isimle bu âleme göndermiştir. Kişi burada kendini bilir, yâni ölür ve dirilirse, o zaman Allah’ın koyduğu isminin bilincine varır) layığı ile açıp açamadığı şeklinde belirecek, kendi benliğinden sıyrılıp geride kendinden eser kalmadığı zaman ise kişide kaygıdan eser kalmayacaktır. [4]

Kierkegaard kaygının insanın bir kusuru olmayıp, kemaline giden yolda etken olduğunu. “Kaygı ne zorunluluğa ne de özgürlüğe ait bir kategoridir. Kaygı karışık, zorunlulukla değil kendisiyle başı belada bir özgürlüktür” deyişinde, Kaygının kendisiyle çelişmesinde potansiyel enerjisini üreten ve bu enerji-itki ile de, eyleme geçip kendini gerçekleştirerek özgür hale gelmeyi anlatmaya çalışmaktadır. [5]

Mesnevî’de geçen bir hikâyede; [6]

“Atına binmiş gitmekte olan bir bey, uyumakta olan adamın ağzından içeri yılanın girdiğini gördü. Yetişip müdahale etmek istediyse de başarılı olamadı. Yılan uyuyan adamın ağzından içeri kaçtı. Akıllı biri olan bey, uyuyan adama birkaç topuz darbesi vurdu. Adamı yakınlarda bulunan elma ağaçlarının altına kadar kovaladı. Ağaçların altında çürük elmalar vardı. Bey çürük elmaları yemesi için adama baskı yaptı. Zorla çürük elmaları yiyen adam bir yandan da, “Yahu, ben sana ne yaptım? Zulmünün sebebi nedir? Canıma kastın varsa, vur öldür, ama işkence yapma” diye söyleniyordu.

Bey, “Bunları yedikten sonra koşmaya başlayacaksın” dedi. Uykusuzluğun ve yorgunluğun üzerine, karnı tıka basa dolan adam, yakıcı güneşin altında beye lânetler okuyarak koşuyordu. Sonunda adamın midesi bulandı, safrası kabardı. Kusmaya başladı. Bütün yediklerini çıkardı. Çıkardıkları arasında kocaman siyah yılanı görünce, beyin kendisine niçin böyle davrandığını anladı. Yaptığı beddualardan pişman oldu. Beyden özür diledi. Bilgisizliğini bağışlamasını istedi.’’ Niçin yaptığını söyleseydiniz size hakaret etmezdim’’ dedi. Bey, “Midene yılan girdiğini söyleseydim, ne elma yemeye ne koşmaya ne de kusmaya gücün kalırdı. Korkudan ölürdün” dedi. Yılandan kurtulan adam, beye dualar ederek yanından ayrıldı.” Hikâyede de değinildiği gibi insanın başına bir şey geleceği kaygısının, insanın temizlenip arınmasına nasıl etki ettiğini çıkarsayabilirken, bu sürecin bir bilen ile yürünmesi gerektiğinin ne kadar önemli olduğuna da ayrıca değiniliyor.

İnsanın kâinattaki yerine baktığımız zaman, nerede ise tamamına yakınını arayışta olan bir varlık olarak görebiliriz. Bu arayış ilk etapta temel ihtiyacın ne olduğunu bilmemenin getirdiği; kendisini güçlü, mutlu ve huzurlu hissedeceği tatmin olmaya yönelik ama bir türlü tatmin olamadığı bir arayıştır diyebiliriz. Ne zaman ki arayışı kendi üzerine dönmeye başlar, daha önceki bütün arayışlarının nafile olduğunu ve kendini bir yere vardıramadığının bilincinde olmasının getirdiği sonuca bağlı olarak, yaşadığı kaygı/endişelerin anlamsızlığını idrak eder. Bunun sonucunda da olgulara teslim olup, artık olguları değiştirmekten ziyade kendi öz benliğinde kendini tanıma ve dönüşmek sûreti ile kendini tanıyıp bilen, kendindeki Hakk’ın esmasını açmaya yönelerek; Hakk’ın “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim” kutsî hadisinde de belirttiği gibi insanın gerçek ibadeti Hakk’ın kendisindeki Has esma üzerinden hizmeti ile Hakk’ın isimlerinin görünüşe çıkmasını ve bilinmesini sağlamak olmaya başlar.

Bu süreç içerisinde kaygının oynadığı role bakacak olursak, hareket ve eylem için gerekli olan potansiyel enerjinin birikmesini sağlayan bir etken olarak gözlemleyebiliriz. Bu birikimin oluşması sonrası, insan kendindeki temel karakteri/has esmayı açığa çıkarmak için kendinden feragatte bulunması gerekecektir. Bu ise, bilincinin daha önce de değindiğimiz aşamalarda, kaygının vesile olmak kaydı ile geçirdiği aşamalar ile kendinden soyunup soyutlanması ile zaten büyük ölçüde aşılmıştır. Yani endişe/kaygıya ilk etapta duygulanımda bir bozukluk olarak bakarken, esasında bizim tekâmülümüzde (içsel gelişim) rol oynayan en etkili etkenlerden biri olduğunu çıkarsayabilir miyiz?

Bu yolda ise nasıl yürünmesi gerektiğinin ipuçlarını Gazi Mustafa Kemal’in “Büyük olmak için kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin, önüne sonsuz engeller de yığacaklardır; kendini büyük değil küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin” deyişinde bulabiliriz.


Dipnotlar:

[1] tdk.gov.tr

[2] http://oshoturkiye.blogspot.com.tr

[3] Albert Camus, Sisifos Söyleni

[4] Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu

[5] Kierkegaard, S. (1980) The Concept of Anxiety, ed. and trans. R. Thomte, A.B. Anderson, Princeton, New Jersey: Princeton University Press.

[6] mevlanasayfasi.blogspot.com.tr/2011/12/atna-binmis-gitmekte-olan-bir-bey.html