Karanlık Dağda Bir Düşkün

19 Kasım 2016
Sayı 63 - Ekim 2015

Felsefi bir yazı mı olmalı bu, yoksa edebi bir yazı mı?

Felsefi bir yazı olursa; yabancılaşma düşüncesinin ta Plotinos’a ve Aziz Augustinus’a kadar geri götürülebileceğinden; 19. yy. Alman düşüncesinde kavramsallaştığından; ilk kez Hegel’in çalışmalarında, insanın kendini gerçekleştirmeye çalışan yönüyle başkaları tarafından etkilenip yönlendirilen yönü arasındaki ayrışma olarak ele alındığından; Feuerbach’ın, insanın Tanrı fikri yüzünden kendine yabancılaştığı, dolayısıyla dinin, yabancılaşmanın nedeni olduğu düşüncesinden; Marx’ın, yabancılaşma kavramını üretim ilişkilerinde temellendirip emekçinin kendi emeğinin ürününe sahip olamaması nedeniyle emeğine ve buradan hareketle kendine yabancılaştığı fikrinden, ancak felsefesinin temel kavramlarından biri olmasına rağmen zaman içinde bu kavramı meta fetişizm kavramına devşirdiğinden; sonra Kierkegaard’ın çıkıp yabancılaşmayı aşmanın ancak bir inanç sıçrayışıyla Tanrı’ya yönelmek suretiyle mümkün olabileceğini söylediğinden filan söz etmem gerekecek.

Edebi bir yazı olursa; varoluşçu yazarlardan, örneğin Camus’un Yabancı’sından alacağım esinle yaşamın anlamsızlığıyla yüzleşmenin neden olduğu kayıtsızlık, bıkkınlık, bulantı ve hatta tiksinti gibi duyguları okuyucuya yaşatmak, bu duyguların zorunluluğuyla yüzleştirmek ve belki de bir yaşam tarzı olarak umutsuzluğu kabullenmenin, yaşamın anlamsızlığı karşısında insanın yegâne erdemi olduğuna ikna etmek durumunda kalacağım.

Belki de, birbirinden çok farklı anlam öbeklerine ayrılmış yabancılaşma kavramının aslında anlamsızlaşmış bir kavram olduğunu, politik aklın eline düşüp oradan da popüler bilince yerleştirilmek suretiyle herkesin malı haline geldiğini, post-modern dünyanın keyfiyeti içinde dalgalanarak içinin boşaldığını; böylece de kavramın kendine yabancılaştığını söyleyerek girmek zorunda kalacağım konuya.

Hayır, bunlardan hiçbirini yapmayacağım. Küçük ve hiçbir edebi değeri olmayan bir öykü anlatacağım.

Felsefeyle uğraşanların aşkınlık kategorisini ılga edip insanı tarihsel bir varlık olarak konumlandırdığı; ardından bilimle uğraşanların insanı, maddi doğanın rastlantısal-biyolojik bir uzantısı kabul edip talileştirdiği; sanatsal dünyanın ise bizzat sanatçıların eliyle yerle yeksan edilip insansızlaştırıldığı günlerdi.

Karanlık dağın tepesindeki adam, Tanrı’yla konuşmak için aylardır kapandığı mağaradan ilk kez dışarı çıktı. Dışarısı soğuktu, gökyüzünde ne ay ne bir yıldız, birkaç adımlık yolunu aydınlatacak ne bir ışık; hiçbir şey yoktu. Küçük bir ateş yaktı, ateş yalnızca kendini aydınlattı. Çevresindeki karanlığa mecazsız, teşbihsiz, anlamsız baktı. Ateşin karşısına oturdu, Tanrı’yla yaptığı son konuşmayı düşünmeye koyuldu. Konuşma demek de pek doğru olmaz, zira nihayetinde, çaresizlikten sözcüklere dökülen bir soruyu, ‒ne yapacağım şimdi ben diye cılız bir yakarışı ve buna karşılık verilen veda gibi bir cevabı‒ saymazsak, tek bir sözcük bile etmemişti ikisi de o gece, ne dilde ne düşüncede. Sorusuz-cevapsız, hitapsız-muhatapsız, kendiliğinden olup biten bir akıştan gayrı bir şey değildi; her ne idiyse bu olanlar. Öyle bir akış, öyle bir anlayış ki, hayret ve hayranlık içinde, insan neymiş, işte o zaman kavramıştı. Kendi mahremiyeti, o akışla birlikte kendine kaldırılmıştı. Meğer o ana kadar kendine yabancıymış, o zaman anlamıştı. Yabancılaşma, kendinin farkına varmamaktır.

Kendi mahremiyetinin bittiği an, Tanrı’nın da mahremiyetinin bittiği andı aslında, ama o bu cümleyi çok sonraları kurabildi. Onu da sürekli, “İnsan neymiş şimdi bildim” diye tekrarlaya tekrarlaya kurabildi. Ama şimdi, o yalnızca kendini aydınlatan ateşin karşısında, soğukta ve karanlıkta, derin bir çaresizlik içinde, az önce kesilen akışın nihayetinde sözcüklere dökebildiği yegâne soruya aldığı cevabının yükünü tartmaya çalışıyordu: “Sen bileceksin!”

Bu sözcüklere akış kesilmişti. Yapayalnız ve çaresizdi, medet umabileceği hiç kimsesi yoktu. İşte o zaman, o kapkaranlık yalnızlığı idrak ettiği anda, hiç tereddüt etmeden elini göğsüne doğru götürdü ve bir hamlede göğüs kafesini parçalayarak kalbini yerinden söküp çıkardı, bir an elindeki hâlâ atmakta olan kanlı et parçasına baktı ve ateşin ortasına attı. Derin bir sükûnet içinde kalbinin yanıp tamamen kül oluşunu seyretti. Sonra usulca yerinden doğruldu, kalbinden arda kalan bir tutam külü avucunun içine doldurdu, uçurumun kenarına yürüdü, derin bir nefes aldı ve boşalmış içinin derinlerinden yükselen sessiz bir haykırışla “Ol!” diye boşluğa üfledi.

Uçurumun kenarında, karanlık boşluğa bakarak ne kadar durduğunu o da hatırlamıyor. Günler mi geçti, aylar mı bilemedi, zira zaman mefhumunu tamamen yitirmişti. Mağaradan çıkmıştı bir kere, geri dönüş yoktu. Uçurumun kenarında öylece durmaktan da yorgun düşmüştü, ayakları titriyordu. Aşağıya baktı bir kez daha; terk ettiği dünyayı hatırlamaya, karanlık boşluğun dibinde yeniden tahayyül etmeye çalıştı. Anlamsız olaylar silsilesi geçti gözlerinin önünden, içi boş sözcüklerden yapılma sesler duydu. “Görüngü kendisiye kaimdir,” dedi kendi kendine. Sonra derin bir nefes alıp kendini boşluğa, aşağıların aşağısına bırakıverdi… Mecburen.

Yere düştüğünde etrafına insanlar toplandı, “Sen kimsin?” diye sordular. “Yabancıyım buralara,” dedi, “tanış olmaya geldim.” Bunun üzerine onu ellerinden ve ayaklarından toprağa mıhladılar; aynı, uçurumun kenarında öylece beklerken gördüğü dehşet verici bir rüyada oğluna yaptıkları gibi. Çevresindeki kalabalık dağıldı, tek bir kişi kaldı; kıvırcık saçlı genç bir oğlan. Adamın yanına yaklaştı, usulca ve incitmemeye özen göstererek mıhları tek tek topraktan çıkarmaya koyuldu, sonra kulağına eğildi; “Bunu neden yaptın baba?” diye sordu. Adam oğlanın elini tuttu; “Hasretten çocuk,” dedi, “hasretinden.”

Kadın, ta başından beri tüm bu olup bitenleri yaşlı gözlerle izliyordu. Oturduğu yerden doğruldu, yaşlı gözlerini sildi; “Bitti artık,” dedi, “nihayet kurban faslı da bitti.”

Kıssadan hisse sevgili okuyucu; herkes bir yabancıdır bu dünyada, zira yabancılaşma farzdır. Yabancılığın bittiği yerde hasret başlar. Onu da sünnetten saymalı.