Karanlığın Sınırı

25 Ocak 2017
Sınır - Yaz 2016

Toprağından, vatanından, kültüründen, evladından ayrılarak, her gün, o gün ölebileceğini bile bile o bilinmez engin, hırçın, aldatıcı denizlere açılıyorlar. İlyada destanı gibi anılmayacak onların hikâyeleri! Çoktan gazetelere manşet oldular. Tarihin en gerçek, yorumsuz yazımını başardık. Vicdanı olan sıradan bir insan, bir kral kadar âşinâ vahşetin kurgulayıcılarına ve niyetlerine. Bin yıl sonra kahraman olarak anılmayacak onlar ama Homeros binlerce yıl önce bilinmezliğe açılanları kahramanlar olarak anlatmıştı. Ne acı ki bugün dünyanın her yanını görebilecek bilgi iletişim araçlarına sahip bir insan, önüne çizilmiş sınırı geçemediği için ölümü göze alarak denize açılıyor, başka bir ölümden kaçmak için yapıyor bunu! 

Boş tekrarlar dönemi bitti, insanlar artık boş tekrarlarla vicdanlarını uyutamayacak ve dolu düşünmeyenlerin kıyameti geldi, artık kıyam edeceğiz demek ki. Dolu düşünmekten kastım bilimsel tutuma haiz, sanatsal duyarlılığı gelişmiş, hassaslaşmış ve bunların desteklediği felsefî tutumu olan düşünmedir ama en önemlisi belki de genele rahmet olacak bir gayeye sahip düşünmedir. Felsefe sözcüğünün içerdiği bilge sevgisi ya da şeylerle değil de bilge yani sofoslarla konuşmak bağlamındaki sevgi türünün yokluğu, yaygın etik sorunun kaynağı gibi görünmekte. Bu yüzden zihin felsefelerinin uzmanlıkları, toplumsal vicdan yani adalet problemi ve bireysel ahlâk sorununa –sağlıklı olmayan beden, duygu ve düşünce- çözüm olamamaktadır. Uzmanlıkların ya da daha genel anlamda disiplinlerin ilişkisi ki ilişki, en genel anlamda sevgi kavramının temelidir, sağlıklı bir biçimde kurulamamakta ve işletilememektedir. Varalım, boş tekrarın manasını bu bağlamda düşünelim ve genel toplumsal yaşamımızdaki sorunların kaynaklarından birinin bireysel olarak böyle bir tutuma bağlı olduğunu varsayalım. Böyle bir varsayım üzerinden, modern dünya inşasında gerek bireysel ve gerek toplumsal alanda karşılaştığımız en önemli ve vicdanlarımızı belki de en çok rahatsız eden sorun, adil paylaşım sorunudur. Bu bağlamda genel olarak uygarlık dediğimiz alana, insanlık tecrübesinin içkin olduğu nesnel alanların yani yaşayan kültürler ve geleneklerin özünün yukarıda sözü edilen anlamdaki düşünme kalitesi eşliğinde dâhil edilmesinin, devşirilmesinin sorunlarımızın çözümünde yeni bakış açılarının doğabilmesine imkân tanıyacağını düşünüyorum.

Aynı zamanda insanlığın tümü adına her anlamda daha ekonomik çözümler de üretilebilir. Düşünce kalitesini arttırarak insansı gibi yaşamaya mahkûm edilmiş alt ekonomik sınıfları, insanî yaşam koşullarına yani, belki bugün hayal bile edemeyeceğimiz en alt düzlemde, açlık sınırında da olsa bir refaha kavuşturabilme şansı elde edebiliriz. Bugünkü durumun felaket tablosunu anlayabiliriz belki böyle vahim bir tabloyla. Asgarî ekonomik refah her insanın doğuştan kazandığı bir hak olmalı diye düşünüyorum. Çünkü yediğim her lokmayı sayan,  karınları şiş, günlerce yemek yemediğini, su içmediğini bildiğim yüz binler, belki milyonlarca bebek, çocuk, ergen, yaşlı, hasta, çaresiz insan var bu dünyada.

Daha net söylersem de çok çok yakınımda, tanıdığım insanlar var. Bu adil olmayan ortamda ne yaparsam yapayım kendimi sorumlu hissediyorum bir birey olarak. Gerçekten de kurumların üstlendiğini varsaydığımız ama hiç de öyle olmadığını gördüğümüz şeyler vicdanımıza tek tek bireyler olarak azap oluyor. Ancak günümüz koşulları ekonomik sınıflar arası geçişe izin vermeyecek kadar katı yapılar haline gelmiş bulunmakta. Bırakalım çaresizliğin içine doğmuş güruhları, birçok nitelikli insan da ekonomik sebeplerden toplum dışı bırakılıyor.

Liyâkatin bir insanın hem asgarî düzeyde geçimini sağlayıp, sair zamanında “nafile” hizmette bulunabilmesini olanaklı kılacağı günler de umarım gelecek veya en azından toplumsal açıdan bunu arzu ediyoruzdur. Bu, topluluk bilincine ya da pratiğine sahip insanlar arasında daha uygulanabilir olmakla beraber, bireysel sınırların gitgide topluluğun en sığ bilincine doğru evrilme tehlikesi, dostlukları ya da asgarî ilişki biçimi olan arkadaşlığı dahi tehlikeye atacak hale gelebiliyor. Ekonomik adaletsizliğin, gitgide ilişkileri tek yanlı özveriye zorlaması, toplumsal anlamda da rafine insan yetişmesine engel olmakta, yüksek temsil kurumlarının ve çalışanlarının da, toplumun çoğunluğunu temsil eden yoksulluğun gündelik çıkarlarını tatmin etmek için kullanılmalarına yol açmaktadır. Rafine insanlar bugün toplum tarafından saygın insanlar olarak değil kibirli, duyarsız ve vicdansız olarak görülüyorlar. Hâlbuki bu tip insanların gelişmiş entelektüel yapıları var ve naçizane bilebildiğim kadarıyla böyle bir yapı mucizevi bir şekilde elde edilemiyor.

Gerçekte bu nitelikteki insanlara toplum için çalışmalarını teşvik edebilmek adına maddi destekte bile bulunmamız gerekirken, genel olarak saygıyı bile çok görerek, mânevî desteğimizi bile yapamaz hale geldik. Çok genel anlamda, tek tek bireyler bakımından da izdüşümünü izleyebileceğimiz ve şikâyette bulunduğumuz bu durum yalnızca yozlaşmamızın bir tespitidir.

Bu şekilde değerlendirdiğimiz bu insanları ki bunlar, bugün için söylersek, gerçekten konusunda uzmanlaşma özverisinde bulunarak, adanmış ruh haliyle yaşayan nitelikli,  geçmişte de az sayıda, tarih öznesi vasfını kazanmış insanlardır. Böyle insanların tek tek bireyler olarak topluma katkıları ve bireysel olarak her birimizin yaşantılarına olan katkılarının madden karşılığını ödememiz mümkün değildir. Ancak şunu derinden hissediyorum ki, mânevî arayışlarımızın, anlama gayretlerimizin tümüyle çöpe atılması gereken yanları olmasına rağmen bize bireysel olarak kazandırdığı, en azından bir özellik var ve bu türden arayışlarımızda belki de kendimize saygımızı ancak bu yolla koruyabileceğiz. Bu da saygı duymak, üretilmiş olanı değerlendirebilecek kadar bilmek ve bu değerleri dünyamızda içselleştirerek edimsel hale getirmektir. Örnek olarak kullanılan bir fenomenle konuyu açıklığa kavuşturabiliriz sanıyorum. Güzel sanatlar akademisine, en azından benim anladığım kadarıyla her öğrenci “sanatçı” kimliği kazanmak için gider. Bu yaygın genel görüştür ama konuyla yakınlığı olanlar bilir ki “sanat” birçok zahmetli uğraşının ve özverinin sonucunda ama ilahî  bir veri diyebileceğimiz bir yeteneğin varlığını da gerektiren bir alandır. Binlerce öğrenci arasında kıyasıya rekabetin sonucunda yalnızca bir veya ikisi “sanatçı” unvanını hak eder. Biz şimdi dışarıdan bakıp, bu liyâkatin sonucunda elde edilen, hak edilmiş, helâl ve hizmetkâr bilinci destekleyemiyorsak veya hiçbir şey yapamıyorsak “işleri” üzerinden değerlendirip takdir edemiyorsak, eserinin âciz yaşantılarımıza dokunup canlandırdığı bir etki alamıyorsak yani asgarî olarak eserden kendi payımıza düşen rahmeti tahsil edemiyorsak bu yalnızca bizim kaybımız olur ki, toplumsal yaşantımızda bu fakirliği de çokça tecrübe ediyoruz.

Gönül yapmaktan söz ediyoruz ama gönlümüzde nitelikli, hizmetkâr insanlara yer olmadığı gibi, onlara düşman gözüyle bakıyoruz. Eğer şu anda beğenmediğimiz bu dünyada, parmakla sayılacak sayıda nitelikli insan olmasaydı, belki de taş devri koşullarına geri dönüp, yazıyı keşfetmek için bile üzerimizden çok zaman geçmesi gerekirdi. Evet, taş devrinde yaşamıyoruz belki ama tezat bir durum olarak kabile savaşlarına müsaade edilen bir dünyada da yaşıyoruz aynı zamanda! Yine de bir şansımız olabilir belki diyecektim yalnızca. Aman Canım! Yazmanın, okumanın, nitelikli sohbet etmenin, bu karmaşık dünyada neden bulunduğumuza dair bir iki çift laf etmenin ne önemi var ki? Bir şiir, bir güzel müzik ya da en azından eğitilmemiş sesimizle de olsa bir şarkı söylemenin nafileliğinden dem vurup, karmaşanın ve gürültünün arasında acı çekmenin tadını çıkaralım değil mi?

Nice emekler çekilerek icrâ edildiğini bildiğimiz bir orkestranın icrâsını dinlemeye gittiğimizde, daha az emek verilerek müzik diye, yıllardır artarak, bir karabasan gibi üzerimize gelen gürültüyü duymamak için bu dünyayı terk etme isteği ile doluyoruz ama terk edemeyiz, başka dünyamız yok çünkü. Çok sevdiğimiz, daha doğrusu bir gün seveceğimiz hale getirmek istediğimiz bu dünyada gönlün inşası sonu olmayan bir rafinasyon süreci gibi geliyor. Kendi beşeri yanlarını yontmaya, kendi üzerine çalışmaya başlayan herhangi biri sonuçlarını görmeye başladığında beşeri yanıyla arasına aşılmaz bir sınır çekmeyi ister. Toplumsal anlamda giderek yalnızlaşan bireylerin temel sıkıntısının bu olduğunu düşünüyorum. Ama anlam verilmediğinde bu yalnızlaşma, en azından toplumsal bağlamda ilişkisizliği, soliptik dediğimiz ilişkisiz bireyleri üretiyor. Bu noktada, insan ünsiyeti ile yani ilişkileri ile insan vasfını kazandığı için, insanlığını kazanamamış bu kişinin akıbeti ancak bir “şey”e dönüşmektir. Bu olumsuzluk modern dönem insanının çaresizliği olarak alınırsa, intihar sınırında iken, çözümü modern olmayan yapılarda mı arayacağız? Henüz gerçekliğine kavuşmamış ve bizler için bir ütopya olsa da, özgür bireyselliğimizi feda ederek neyi ideal edindiğini bilmediğimiz belli çıkar çevrelerinin icât ettiği dinler olarak ideolojik cemaatlere yamanmakla mı, yoksa ebeveynlerimize yani hukuk yerine töreye regrese olarak mı tatmin bulacağız? Hiç olmadı ırkımıza mı sığınacağız?

Tanrı diye tasarladığımız “ego”muz, uçurumdan düşerken yapıştığımız bir dalı bile bize fazla görür; bırak kendini kollarıma der, parçalanacağımız kesindir. Böyle bir Tanrı’dan daha iyisi “başka kimse yok mudur?” diye sorduğumuzda, hiç yoktan içimizi ferahlatan bir dost yüzü olabilir ancak!

Hepisinden eyice bir gönüle girmektir…” Yunus Emre