Kadim Bilgelik ve Modernizm

25 Ekim 2016
Sayı 07 - Aralık 2010

Modernizm – projesi gereği – insanı tarihinden; gelenek, görenek ve törel değerlerinden kopardı. Sanayileşme “büyük aile”yi parçaladı; anne baba ve çocuktan oluşan çekirdek aile ortaya çıktı. Bu ise geçmişle gelecek arasındaki köprüyü yıktı; süreklilik kırıldı (dekadans). Dede torun bağı koptu. Ekin (kültür) aslında dede torun ilişkisinde sürekliliğini korur. “Dedesi koruk yer, torunun dişi kamaşır.” 

Modernizm, insan ilişkilerine nesneleri (sanayi ürünleri) egemen kıldı. İnsanların amacı sahip olmak! Daha çok ve daha çok… İnsanların idealine nesneler, şeyler konulunca, yabancılaşma (alienation) kaçınılmazdır. Yani yaşamın ve diğer insanların ölçüsü onların sahip oldukları şeyler oldu. İşte değerler, bu “modernist-pozitivist” değirmende öğütüldü. 

Kadim bilgelikte değerler, insanın sahip olduklarıyla ölçülmüyordu; sahip olma değil, “olma” esastı. Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin dediği gibi: “Hamdım, piştim, oldum.” Muhyiddin İhya da “Olmayan meyvaya el uzanmaz” demiştir. Kadim bilgelikte hedef olgun insan (İnsan-ı Kâmil) ve yaşam süreci de “olgunlaşma süreci” olarak ele alınmıştı. 

Nitekim, modernizm eleştirisinde Erich Fromm şöyle demektedir: “Çağımızda insan, kendisi olmaktan çıkıp sahip olduklarına dönüştü.” 

Kadim bilgeliğin babalarından Platon, “İnsan, ancak diğer insanlar aracılığıyla gerçek anlamda ‘doyum’ ve ‘mutluluğa’ gelebilir” dememiş miydi? 

Modernizm ve yararcı felsefe,

ister siyasal ister başka türden olsun,

insanı belli bir düzeye indirgeme, ondan ‘yabancılaşmış varlık’, ‘öteki’, ‘şeyler arasında bir şey’ yaratma sonucunu doğurdu. 

Bir başka kadim bilge Pithagoras “İnsan yarım elma gibidir; öteki yarısı dosttur; onu bulamazsa ömrüne yazık” diyerek, insanların nesne dolayımıyla değil, insan dolayımıyla insan olabileceklerini vurgulamıştır. 

Kadim bilgeliğin günümüz halkalarından biri olan İsmail Emre “Âdemi bilirler bir Âdem ile” diyerek, bu hakikati bir kez daha vurgulamıştır. 

Özetle şunu söylemek doğru olur sanırım: İnsanın yaşamaya değer olarak, yaşamın ereğine koyduğu “hedef-değer”, onun yaşamsal ilişkilerini belirler. 

Modernizm ve yararcı felsefe, ister siyasal ister başka türden olsun, insanı belli bir düzeye indirgeme, ondan ‘yabancılaşmış varlık’, ‘öteki’, ‘şeyler arasında bir şey’ yaratma sonucunu doğurdu. 

Modernizmdeki iletişim sorunu, yalnızca toplumsal ya da tarihsel bir sorun olmayıp “varoluşsal” bir sorundur da, çünkü özneler arası iletişimsizlik (insani) narsizmi ve bencilliği güçlendirip onları birer değer(!) kılmaktadır. 

Modern toplumda soyut bireyci özne, sonuçlarıyla değerler skalasını etkileyip iletişimsizliğe neden olurken, bunun yanında geleneksel toplumların yığın (kitle) insanı olmak da paradoksal bir biçimde aynı sonucu doğurmuştur. Soyut bireyciliğin “yapay değerler” üretip modern insanı yabancılaştırması gibi, kitle insanı olmaktan kurtulamamak da geleneksel insanı “özgürlük”, “ödev” ve “sorumluluğun” bulunmadığı anlamsız bir dünya içine iter. Bu nedenle kadim bilgelik öğretisinin modernizmin karşıtı olarak algılanması doğru değildir. Modernizmin karşıtı gelenekçi toplumdur ve sorunlar her ikisinde de farklı biçimde olsa da aynıdır. Kadim bilgelik öğretisi, modernizm öncesi toplumlara da eleştirel bir yaklaşımdır. 

Günümüzde dayatılan yaşam biçimi modernizm olduğu için, eleştirileri daha çok onda yoğunlaştırmak haksız olmaz sanırım.

Modern dünyada istek nesnelerini her ne pahasına olursa olsun elde etmeye çalışan insan, gücünün yettiklerini ezmekle, gücünün yetmediklerine de boyun eğmekle kişiliğini bozmuştur. Bu çarkın içinde “çıkar” tek amaç olunca, güçlü olduğunda “despotluk”, zayıf olduğunda “kurnazlık” ve “yaltaklanma” benimsenen değerler(!) olmuştur. 

Modern insan iki yüzlü, görünüşte biri birine saygılı, nazik ve iltifatkâr, ama olabildiğince içtenliksiz ve yapayalnızdır. Dostluk, bilgelik, içtenlik, güven, dürüstlük, onur vb. temel değerler, başarıyı engelleyen değerler olarak küçümsenir olmuştur.  

Modern Psikoloji insan varoluşunun temel sorunlarına duyarsızdır, onlarla ilgilenmez. O yalnızca var olan gerçekliğe bağlıdır. Yaşamı nesneler yoluyla deneyimler ve belirtilerin (semptomlar) yatıştırılmasıyla ilgilenir (Semptomatik Terapi). 

Kadim bilgelik ise kaynağa bağlılığı ve gayeye yönelmeyi esas alır. Yaşamı insan yoluyla deneyimler, olgun insan (İnsan-ı Kâmil) yolun özüdür. 

Kadim bilgelikte yaşamın yolu kaynak (sevgi) ve gaye (özgürlük) yoludur; insanın insana ve eşyaya kulluğu yadsınır. 

Her insanın varlığının kökleri “Ben”dedir; kişiliğin kökleri ise varoluş nesneleri ve toplumsal ilişkilerdedir. Bu nedenle insan, varlığına ve ilişkilerine yüklediği anlam yoluyla kendini yapılandırır. 

Modernizmin ve yararcı felsenin anlam üretme modeli (paradigması), görünüşlerden başlayarak, tarihsiz insanın, kaynağından koparılmış, mekanik olarak kurgulanmış insanın tasarımıdır. 

Ekonomik ilişkileri kaynak almış ve ekonomiden siyasete, siyasetten hukuka, hukuktan değerlere, değerlerden bilgi bilime (epistemoloji), bilgi bilimden varlık bilime (ontoloji) giden bir süreci benimsemiştir. 

Kadim bilgelik bunun tam tersi bir modeldir (paradigma). Kadim bilgelikte varlık bilim (ontoloji) temeldir ve varlık bilimden bilgi bilime, bilgi bilimden değerlere, değerlerden hukuka, hukuktan siyasete, siyasetten ekonomiye giden bir yol izlenmektedir. 

Birinci modelde önce nesne (meta fetişizmi), ikinci modelde ise önce insan söz konusudur. 

Modernizmin projesi bir mekanizma (kurumsal) projesidir. Beklentisi mekanizmanın değer üretmesidir. Oysa, mekanizma değer üretmez

Modernizmin yaygın küresel eğitimi, diğer ekinlerdeki insanlara uygulanırken, aynı zamanda onları tarih dışına iterek (literatürel) zihinsel ve psişik parçalanmaya neden oldu. Modern toplumların dışında kalan diğer toplumların pozitivist eğitim kurumları olan üniversitelerde öğrendikleri bilim, sanat ve felsefe disiplinlerinin tarihinde kendi uygarlıklarından hiçbir kişi ya da değer izine rastlanmaması, bu kurumlar aracılığıyla değersizleşme ve kimlik bunalımı doğurdu. 

Özellikle, İslâm, Hind ve Çin uygarlık ve değerleri literatürel olarak, eğitimin bu güçlü kurumlarında tarih dışına itildi. Bu kavramsal ve siyasal ötekileştirme kaçınılmaz olarak uygarlıklar arası ilişkileri ve değerlerin paylaşımını engelledi. 

Modernizm yoluyla ötekileştirilenlerin yazgısı ya boyun eğmek ya da yok edilme korkusuyla yaşamak oldu. Demokles’in kılıcı ötekilerin tepesinde sallanmakta ve yeri geldiğinde çeşitli bahanelerle toplumların başına inmektedir. 

Özetle, modernizmin mekanizmaları değer üretmedi, ama mekanizma makine doğurdu: dev bir savaş makinesi… Ötekilerin yazgısı ise: “Ya istiklâl ya ölüm.” 

* Metin Bobaroğlu’nun “Değer Üreten Varlık Olarak Etik İnsan” adlı yazısından alınmıştır. Us Düşün ve Ötesi, Değerler Sorunu, Sayı 6.