Jung ve Hesse

Sayı 97 Mart – Nisan 2021

Hermann Hesse:

Hermann Hesse, Alman Romantizminin yazınsal geleneğinde Novalis, Hölderlin, Kleist ve Nietzsche’nin devamıdır. Alman Romantizmi üzerine yazdığı önemli bir çalışması kaybolmuş ve unutulmuştur. Schopenhauer ve Goethe ile Doğuya kavramsal bir yolculuk başlatan akımın takipçilerindendir.

Herman Hesse 1946 yılında Nobel Edebiyat ödülü aldığında tanınmaya başlar. Anglo-Sakson dünyası onu ağır ve sıkıcı bulduğundan kitaplarının çoğunu çevirmediği halde İspanyolca konuşulan ülkelerde çok sevilir.

Jung’un etkisi altında, psikanalizden geçtikten sonra Alman simyasının androjen (hem erkek, hem dişi özelliklere sahip) rüyasıyla ilgilenmeye başlar. Amacı, bütünlük ve karşıtlıkların kaynaştırılmasıdır. Nietzsche’deki içsel homo (insan), Hesse’de “Demian”dır. “Bozkırkurdu”nda Herman ile Hermina, Mozart’ın “Sihirli Flüt”ünde Pamino ile Pamina. “Demian” adlı romanında bahsedilen Tanrı Abraxas, İsa’dan çok önce varolan Gnostik bir Tanrı’dır. Hem ışık hem de gölgelerin tanrısı…

“Tanrı her birimizin içinde her karış toprak yurdumuz, her insan kardeşimiz” diyen Hesse, Doğu ve Batı bilgeliğini çatışma alanı değil, “verimli yaşam sarkacının aralarında sallanıp durduğu karşıt kutuplar” olarak görür. Çin uygarlığı için “Yerkürenin öbür ucunda böyle saygın bir karşı kutba sahip olduğumuz için sevinmeliyiz. Goethe’den bu yana Yakın Doğu’da olduğu gibi bu en Uzak Doğu’yu da öğretmenlerimiz arasına katmalıyız,” der.

Ona göre içimizdeki dirimselin, gizli tanrısallığın bilgisi tüm karşıt kutupları ortadan kaldırabilecek güçtedir. O, bir Hintli için Atman, bir Çinli için Tao, İsa içinse rahmettir…

“Rahmet ya da Tao, sürekli sarıp kuşatır bizi. Işıktır bu, Tanrı’nın kendisidir. Bir an gönül kapımızı açmaya görelim, sızar hemen içimize, tüm çocukların, tüm bilgelerin içine doğar.”

Gönül kapıları yanında aklın ya da felsefenin de çeşitli dallarında gezintiden hoşlanır. Ona göre kuşkunun olmadığı yerde gerçek inançtan söz edilemez. Bunlar birbirinin bütünleyicisidir.

“Aynı tapınakta Buda’ya ve İsa’ya sempati duyduğum gibi Kant’ın yanında Spinoza’yı, Nietzsche’nin yanında Gerres’i seviyor ve anlamaya çalışıyorum. Bunun nedeni Bir’in çokluğundan haz duymam, yaşamı bütün o nazlı güzelliği ve akılla kavranamaz çeşitliliğiyle donatan renk zenginliğini sevmemdir.”

 

Bu nedenle yazdığı “Siddharta” ve “Bozkırkurdu” adlı romanları da yaşamın iki ayrı kutbu üzerine olup birbirini tamamlar. Buddha’nın yaşamının ilk yıllarını anlattığı “Siddharta” için kendisi şöyle der: “Tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım.” Bozkırkurdu romanında ise bir yanıyla uygar, düşün insanı diğer yanıyla içgüdülerinin peşinde vahşi bir kurt niteliği taşıyan günümüz insanının içindeki ikilemi anlatmaya çalışır. En hermetik[1] kitabı da “Doğuya Yolculuk”tur. Kitabı yazdıktan sonra inzivaya çekilmiştir. Novalis’in şu cümlesi kitabın özeti gibidir: “Nereye gidiyoruz böyle? Eve, hep eve.”

 

“Boncuk Oyunu” adlı kitabında neşeden “en yüce bilgi, sevgi ve gerçeği onaylayış” olarak bahsederken onun güzelde saklı olduğunu ve tüm sanatlardaki gerçek öz olduğunu söyler. Ona göre sanatta güncellik değil, zamansızlık esastır. Yüce sanatın gizi, Us’la büyünün yekvücut olduğu yerdedir.

Tanrı sendedir, onu kavramlarda ve kitaplarda arama” derken en yüce ve biricik eylemin doğanın armağan ettiği yeteneklerle kendi kendini yetkinleştirmek olduğunu vurgular.

“Hintliler sembolleri yaşar, yorumlamaz” diyen Hesse’nin Hintlilerle ilgili kitabı “Siddharta” sembol yorumu da içermediği halde Hindistan’da yazıldıktan 20 yıl sonra yayınlanmıştır. Hesse’ye göre Budizm’in Hindistan’da yaşamamasının sebebi sembolleri yadsıması ve entelektüel olmasıdır. Hindular, Vedalar ve Bhagavad Gita etrafında odaklanmaları sayesinde dağılmamışlardır.

Kendisi gibi Uzak Doğu ve Batı kültürlerini kendi öz anlayışında yorumlamış olan Jung’a hayranlığını şu sözlerle ifade eder: “Jung çok büyük bir dağ, olağandışı bir dahi.”

Hesse için yaşamın anlamı, sevme ve özveri gücümüze bağlı olarak ancak bizim tarafımızdan oluşturulabilir. Ölümü, yaşamın ve değişimin büyük ve ezeli biçimlerinden biri olarak benimsediğimizde ise ölüm tatlılaşır. Ölmek der, “Jung’un kolektif bilinç dışına düşmek gibidir ve oradan biçime, saf biçime dönersiniz…” Jung’un ölümünün onu derinden sarstığını şu cümle ile ifade etmektedir: “Jung’la birlikte yeri doldurulamaz bir şeyi de kaybettim.”

Carl Gustav Jung:

Hesse gibi Jung da, gençliğinden itibaren Goethe’ye yakınlık hissetmiştir. Onun gibi Doğu ve Batı anlayışlarını özümsemiş ve psikolojiye yepyeni kavramlar getirmiştir.

Freud’un öğrencisi olan Jung, onun “kişisel bilinçdışı” kavramını bir ileri taşıyarak, “kolektif bilinçdışı” kavramını ortaya atar. Nasıl ki insan bedeni ırksal farklılıkların ötesinde ortak bir yapıya sahipse aynı şekilde psişe de farklı kültür ve bilinç yapılarının ötesinde ortak bir temele dayanır. Jung işte bu temele “kolektif bilinçdışı” adını verir. Kişisel bilinçdışının temelinde kompleksler, kolektif bilinçdışının temelinde ise “arketipler” yer alır. Arketip, içgüdüsel davranış ve algılama biçimleridir ve bunların izi rüyalarda ve mitolojik hikâyelerde bulunabilir. Kolektif bilinçdışının bilinç üzerinde parçalara ayırıcı bir etkisi vardır.

Freud libidoyu seksle ilişkilendirirken Jung, onu tantrik yoganın “kundalini”sine benzetir. Ona göre çakralar, bilinç merkezleridir. Bel kemiğinin alt kısmında bulunan kundalini, ateşli yılan, omurilik boyunca yayılan, yukarıdakini aşağıdakine birleştiren (veya tersi) duygusal bir akımdır.

Yeni bir inançsal tavır geliştirmenin gerekliliği üzerinde duran Jung, kişilik fikrini yıkmadan evren ve birey arasında diyalog oluşturmayı hedefler. Samadhi’nin[2] en derin boyutunda bile ego ve bilinç fikrinin var olmaya devam ettiği düşüncesindedir. Ona göre hiç kimse yaşarken bilinçdışını deneyleyemez ve sonradan hatırlayamaz.

Jung, kişisel bilinç (persona) kavramının hem Doğuda hem de Batıda algılanışını inceler ve eleştirir. Ona göre Doğuda persona kavramı yoktur, yalnızca arketipler vardır. Hinduların ve tüm Doğunun imge ve öykülerle düşündüklerini, mantığı kullanmadıklarını söyler. Ona göre Hintli, düşünmek yerine düşünceyi algılamaktadır. Çinli ise, hep canlı olanın doğasında bulunan paradokslar ve kutupsallığın farkında olmayı başarmıştır.

Batıya eleştirisi bilinçli ve bilinçdışı kişilik arasında yaşanan bölünmedir; “Çok disiplinli, organize ve rasyonel hale geldik. Bilinçdışı kişiliğimizin bastırılmasına izin vererek ilkel insanın eğitimini ve uygarlığını anlamaktan veya takdir etmekten uzaklaştık.”  Pueblo yerlilerinin reisi Jung’a beyaz adamın hep üzgün olduğunu, çünkü kalbiyle değil aklıyla düşünmeye çalıştığını söylemiştir.

 

Jung benliği, merkezi her yerde olan, çemberi hiçbir yerde bulunmayan bir daire olarak betimler. Batılı insan için benlik İsa’dır. İnsanın en yüce arzusunu temsil eden kahramanın arketipi… “Benim yapmaya çalıştığım şey Hıristiyanlara kurtarıcının (İsa) aslında ne olduğunu ve yeniden hayat bulmanın ne demek olduğunu göstermekti.”

Jung’a göre bilinçdışı kesinlikle (pammeter) her şeyin annesidir. Fiziksel dediğimiz tüm ayrışmış görüngünün temeli, arka planı ve matrisidir. Onun deneyimi bütünlüğe bir yaklaşım, bizim modern dünyamızda olmayan bir deneyimdir. O (unus mundus) yegâne evrene giden yol ve (via regia) saray yoludur.

 

“Sembol bilinçdışının ilkel ifadesi, aynı zamanda bilincin ürettiği en yüksek sezgiye de karşılık gelen bir düşüncedir.”

Ruhsal bütünlüğün, özbenliğin simgesi mandala[3], aritmetiksel tasarımı olan, psişik açıdan kusursuz bir düzen arketipidir. Jung tarafından oldukça etkin bir şekilde kullanılmıştır. Hastalarının istem dışı olarak bu mandalaları çizdiğini anlatır.[4] Hindistan’da kendiliğinden mandala şeklinde dans edenlerin varlığından bahseder.

Mars’a veya Ay’a gitmenin insanın kendi benliğini tanımasından kolay olduğunu söyleyen Jung için gölge, içsel insandır. Benliğe ulaşmak isteyen önce kendi gölgesi ve anima/animus’u ile yüzleşmelidir. Erkeğin bilinçdışı dişil (anima) kadınınki ise eril (animus) davranır. Aydınlanma ancak karanlığın bilincine vararak gerçekleştirilir. Gölge, insanın temel içgüdülerini içeren bilinçaltı bir komplekstir. Gölgeler yok olduğunda gönül gözü açılan yolcu görür ki tecelli, yansıma ve gölge tek varlıkla bütünleşmiştir.

Eckhart’dan etkilendiğini söylediği “Kendini Bırakma Sanatı” eylemsizliğe değil, eylem olmayan aracılığıyla eyleme, olmalarına izin vermeye, Tao öğretisinde “Wu Wei” olarak geçen kavrama işaret eder.

Ona göre Batı zihni Tao ile ilgili hiçbir kavrama sahip değildir. Tao’nun yol, sağduyu, anlam, Tanrı diye çevirileri vardır. Tao öğretisini Batıya kazandırmak amacıyla “Altın Çiçeğin Sırrı” adlı kitabı tercüme eden Richard Wilhelm, ana kavram olan Tao’yu “anlam” olarak çevirmiştir. Anlamı yaşama çevirmekse öğrencinin işidir.

Jung, Wilhelm’in bu kitabına hem önsöz hem de yorum yazmıştır. Yorumunda öğretiyi anlatan Hui Ming Ching’den alıntı yapar: “Tao’nun en incelikli sırrı olan insan doğası ve yaşamı, gözlerin arasında oturan cennetin ışığındadır. Işık, bilincin sembolik karşılığıdır. Bilincin doğası da ışıkla ilgili benzeşimlerle ifade edilir. Altın çiçek ışıktır ve cennetin ışığı Tao’dur.”

Jung’a göre günümüzde tanrılar hastalıklara dönüşmüştür. Zeus artık Olimpos’un değil, solar pleksus’un[5] hâkimidir. Bilinçdışı figürleri olan yalnızca tanrılar değil, animus ve anima’dır. Wilhelm’in Hun sözcüğüyle özdeşleştirdiği animus, yang ilkesine ait ve erildir. P’o ise anima’ya karşılık gelir ve alt, dünyevi, bedensel canı temsil eder, yin ilkesine aittir. Animus göksel kalptedir. Gündüz gözlerde (yani bilinçte) yaşar. Gece ise karaciğerde barınır. Bu ikili, yaratıcının evinde birleşmiştir. Jung erkekte anima’yı bilinçdışına bir köprü olarak ele alır. Bilinçdışının bakış açısına dayanan Doğu, bilinci anima’nın bir etkisi olarak görür. Kuşkusuz, bilinç asıl olarak bilinçdışından ortaya çıkar.

Bilinçdışının egemenliğinden kurtulmak için onu anlamak gerekir. İrade ve güç uyumlu bir hale getirildiğinde kişiliğin ağırlık merkezi yer değiştirerek bilincin merkezi olan ego yerine bilinçle bilinçdışı arasında benlik diye adlandırılan bir nokta olur. Alt katlarda acı çeken, üst katlarda ise varlık ve yokluğa aynı tepkiyi veren bir kişilik gelişir. Kutsal meyve, elmas beden, yok edilemez beden denen işte bu kişiliktir.

Jung’a göre bilim kusursuz bir araç değildir. Akıl, ruhun mirasına sahip olmaya kalkıştığında ruha zarar verir. Ruh, yalnız aklı değil, duyguları da içerdiğinden akıldan üstündür. O, parlayan, insan ötesi yükseklikler için uğraşan bir yaşam yönü ya da ilkesidir.

Yoga öğretisi tüm düşlem içeriklerini reddedişiyle Batı öğretisiyle benzer tavırda görünse de Doğuda yaratıcı düşlemi en zengin biçimde ifade eden kavramlar ve öğretiler üstün kılınmış, Batıda ise bunlar değersiz, öznel hayaller olarak görülmüştür. Jung,  Doğunun reddettiği düşlemlerin çok önce özlerini çıkarmış ve derin öğretilerde özetlemiş olduğunu, Batının ise onları hiç yaşamamış olduğunu öne sürer.

Jung, tüm ezoterik öğretilerin metafizik iddialarını yadsır. Jung’a göre hiçbir şey metafizik olarak kavranamaz ama psikolojik olarak kavranabilir. Yaklaşımının “Psikolojizm” diye eleştirildiğinden yakınır. Kant’ın kendinde şey’e bir “yalnızca negatif sınır-kavramı” derken kastettiğiyle aynı görüşte olduğunu söyleyerek transandantal (aşkın) ile ilgili yorum yapmanın gereksizliği üzerinde durur.

Jung da Hesse gibi Doğuyu taklit etmek yerine kendi kültüründen yola çıkarak Doğunun anlayışını özümsemeyi hedefler. Ona göre Doğu, iç şeylerle ilgili bilgisine dış şeylerle olan göreli bilgisizliğiyle varmıştır. Batı, İsa’nın insan biçiminde vücut buluşunu, kişiliğini ve tarihini vurgularken Doğu, başlangıçsız, sonsuz, geçmişsiz ve geleceksizdir. Hristiyan kendini İsa’nın inayetine bırakırken Doğulu kurtuluşunun kendi çalışmasında olduğunu bilir. Tao, bireyseldir.

“Bilinçdışımız Doğu sembolizmi ile dolu. Doğunun ruhu kapımıza dayandı, Tao arayışı içimizde kolektif bir olgu”  diyen Jung, uygarlıkların birbirine karşılıklı etkisinden bahseder. Roma, Yakın Doğuyu fethettiğinde Doğunun ruhu Roma’ya girmiş, Mithra Romalı savaş tanrısı haline gelmiştir. Anadolu’nun bir köşesinden yeni bir ruhsal Roma ortaya çıkmıştır. Hindistan’ı sömüren ülkelerde (İngiltere ve Hollanda) Hint teosofisi en yaygın durumdadır. “Çin’i alabildiğine sömüren Avrupa’nın toprağına, Çin’in ruhsal kökünü eken Wilhelm, bize Doğudan yeni bir ışık getirmiştir,” der ve onun bu kültürel hizmetinden övgüyle bahseder.

Jung’a göre Wilhelm’in en büyük başarısı “I Ching”[6] adlı çevirisidir. I Ching’in amacı kendini tanımak ve bilmektir.

“I Ching’in bilimi nedensellik değil, deneyimlerime dayanarak ‘eşlemlilik’ (synchronistic) adını verdiğim bir ilkeye dayanmaktadır. Çin düşüncesinin en saf ifadesi olan  bu düşünce türü, Batıda Heraklitos‘dan beri görülmemiş, yalnızca Leibnitz’de belirsiz bir yankı olarak yeniden ortaya çıkmıştır.”

Wilhelm’in vefatı üzerine yazdığı yazıda ise; “Başka herhangi birinden aldığımın çok fazlasını ondan aldığımı beni çok fazla zenginleştirdiğini hissediyorum,” diyerek vefa gösterir.

Jung Mısır, Cezayir, Tunus ve Büyük Sahra’ya geziler yapmış olduğundan İslam anlayışına karşı da yabancı değildir. “Dört Arketip” adlı kitabında Kuran’daki Kehf (mağara) suresinden bahseder. Psiko-mitolojik bir yaklaşımla yorumlamış olduğu bu sureyi 1938 yılında Eranos konferansında sunmuştur. Anlatıların sembolik olduğu ve içeriklerinin insanın dönüşüm süreçleri ile ilgili olduğuna dair bu yorumlar, İşari (sufi) yorumlarla benzeşmektedir.

Kehf suresinde üç hikâye anlatılır. İlkinde büyük bir mağarada 309 yıl uyuduktan sonra uyanan yedi kişi ve köpeğinden bahsedilmektedir. Jung mağarayı, kişinin karanlık bilinçdışı (anima arketipi) olarak yorumlamıştır. Mağarada kalma, bir dönüşüm süreci olarak bilinç ve bilinçdışı içerikleri arasında bağ kuran kişi ya da kişilerle gerçekleştirilir. Bunun sonucu uzun ya da sonsuz yaşamdır. İnsan ölmeden de mağara diye simgelenen kalbinin derinliklerinde yeniden doğuşun ve sonsuzluğun izlerini bulabilecektir. Jung için ölüm bir son değil, bir hedeftir.

Aynı surenin Hızır kıssasında ise Hz. Musa ile Hızır (Salih kul) hikâyesi anlatılır. Jung bunu da yeniden doğuş ve benliğin bilinçdışı yönünün betimlemesi olarak yorumlar. Musa, uşağına (Yuşa) “Durmayıp ya iki denizin birleştiği yere varacağım veya uzun bir zaman yürüyeceğim,” [7]der. Amacı Hızır ile buluşmaktır. İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarında getirdikleri besin, balık canlanır ve denize atlar. Yuşa bunu gördüğü halde Musa’ya haber vermeyi unutur, bir müddet sonra hatırlayıp aynı yere geri dönerler.

Jung’a göre Hızır kıssası yeniden doğuş ile ilgilidir ve uşak; gölge, alt insandır. Kökeni derin sularda, karanlıktadır. İnsan ve gölgesi orta yerin önemini kavrayamamış ve balığı orada unutmuşlardır. Burada balık imajı, mutlak bilgi ya da ebedi hayatı simgeleyebildiği gibi psikolojik açıdan gerçek benliğin simgesidir. Balık içgüdüsel bilinç dışının içeriğinin sembolü, ruhun yitimi durumunda yenilenme kaynağıdır. Yeniden canlanan balık (ruh), derin sulara, karanlık, gölgeler âlemindeki asıl yurduna yani ruhlar âlemine geri döner. Aslında denizde kaybolan balık ve Hızır aynı âlemin varlıklarıdır ve Hızır göründüğünde balık kaybolur. Jung Hızır’ı, yaşayan ve dönüşüme uğrayan benliğin bir görünüşü, ölümsüz özben olarak değerlendirir.

İki deniz, dışsal ve içsel ilim kaynağı olup birleşmeleri Hızır ile Musa’nın ilişkisini anlatır. Hızır’ın ilmi özel, bâtına ait ve insanlara kapalıdır. Musa bireysel, Hızır evrensel gerçeğin temsilcisidir. İnsan, dışsal kavrayışla gerçeği bilemez. Nitekim Musa, Hızır’ın geleceğe yönelik sezgiye dayalı eylemlerini kendi zaman dilimindeki anlayışıyla değerlendirmiş böylelikle de Hızır’la yolculuğuna devam edememiştir.

Zülkarneyn kıssası da önceki Hızır kıssası gibi bir yolculuğu anlatır. Bu defa iki denizin birleştiği yere değil önce güneşin doğduğu sonra da battığı yere yolculuk söz konusudur. Jung açısından Zülkarneyn’in güneşin battığı yere yolculuğu maddi yaşama hükmetmesi, güneşin doğduğu yere yolculuğu da bilinç ötesini tanımasıdır.

Jung’un yaşam ilkesi kendine özgülüğü deneyleyebilecek irade ve yolu izlemektir. Kendi bireyliğinin farkına varmak da ancak diğer insanlarla yakın ve sorumlu ilişkiler kurmakla olabilir. Jung’a göre yaşamın gayesi olan kendini onarma edimini başaran kişi, dünyayı kendi dünyası olarak tamam eder. İnsan, yaşarken kendini yeniden akort edebilendir. Gaye yalnızca bir fikir, bir niyet olup yaşam sürecinin anlamı ise eserdir.

“Bilincin kozmik anlamını o anda apaçık kavradım. ‘Doğanın yarım bıraktığını sanat tamamlar’ der, simyacılar. Ben, yani bir insan, gizli bir yaratıcılıkla, dünyaya nesnel bir varoluş katarak, ona kusursuz damgasını vurmuştum. Böyle bir davranışı ancak Yaradan yapabilir denir. İnsan, yaradılışın tamamlanabilmesi için gereklidir, çünkü insanın kendisi ikinci bir yaratıcıdır ve dünyaya nesnel varlığını kazandıran odur. Nesnel varoluşu ve anlamı yaratan insandır ve insan varoluşun yüce sürecinde vazgeçilmez yerini almıştır.”

Kaynaklar:

– Hermann Hesse, İnanç da Sevgi de Aklın Yolunu İzlemez

– Carl Gustav Jung, Dört Arketip

– Miguel Serrano, İki Dostluğun Anıları Jung & Hesse

– Richard Wilhelm, Altın Çiçeğin Sırrı

– Abdurrahman Kasapoğlu, Carl Gustav Jung’un Kehf Suresi Tasviri

[1] Hermetik: Hermes Trismegistus tarafından açıklanan, tüm bilimlerin anası olarak görülen gizli doktrin.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Hermetizm. Murry Hope gibi kimi araştırmacılar bu öğretinin Mu Kıtası ve Atlantis’e indirilen Sirius kültürü ya da öğretisinin MÖ 16.000 yıllarında Mısır’a getirilmiş biçimi olduğu görüşündedir. James Churchward bu öğretinin özgün adının Osiris dini olduğunu ve Osiris’in M.Ö. 18-20.000 yıl önce Mu’da eğitilmiş bir Atlantisli bilge olduğunu ileri sürer. Churchward’a göre Osiris Atlantis’te dinsel bir reform yapmış ve reform yaptığı tek tanrılı din M.Ö. 16.000 yıllarında Atlantisli bilge Hermes Trismegistus tarafından Mısır’a getirilmiştir. Mısır’da Osiris’in yolu denilince bu dinin ya da öğretinin egzoterik (dış, şeriatla ilgili) kısmı İsis misterleri veya Horus yolu denilince de ezoterik (iç, yalnız inisiyelerce bilinen) kısmı anlaşılıyordu.

[2] Samadhi: Kökensel anlamı “bir araya getirmek”. Uyanıklığın, hayallerin ya da derin uykuların ötesine geçen bir bilinç hali.

[3] Mandala: Sanskrit dilinde çember.

[4] Nise: Akıl hastalarının çizdiği mandalalar ile ilgili film.

[5] Solar plexus: Güneş sinir ağı çakrası; ego, benlik, irade merkezi.

[6] I Ching: Değişimler kitabı. Sonsuz değişimi esas alır.

[7] Kehf suresi 18/60.