İstanbul 16:30

Sayı 6 - Değerler Sorunu

merhaba,
İstanbul’da saat dörtbuçuk.
geçenlerde Metin yolda giderken adamın biri
sokulmuş omuzuna:
– beyefendi bir cep saati var, almak ister misiniz?
Metin tereddüt edince cebinden eski bir demiryolcu olduğuna dair bir kağıt, bir de saatin orjinal belgesini çıkartmış.
eh!.. meğerse Metin de çoktandır bir cep saati sahibi olmak istermiş.
adama vermiş parayı, almış saati.
saat “serkisof”. Belki hakikî değil ama neresinden baksan kösteğiyle, zinciriyle bayağı bir cep saati.
hem de kallavi.
ne tuhaf sonra bu olayı eczanede konuşurken şunlar düştü aklıma.
eskiden – çok eskiden ama – insanlar sorarlarmış
yahu hoca, saat kaç?”, cevap ne kadar güzel:
eh neredeyse ikindi…
veya:
beşe geliyor…
daha sonraları bu saat sorma işine verilen cevaplar her nedense biraz daha incelmiş:
yediye yirmi var…
ya da:
altıbuçuğu beş geçiyor…” gibi.
halbuki şimdilerde insanlar kollarındaki seiko’lara veya casio’lara veya her ne japon zımbırtılarıysa, bakıp bakıp:
onüç kırkiki” … “yirmiüç yedi…” diyorlar.
her ne demekse…
işte böyle.

İstanbul’da saat dörtbuçuk.
zaman İstanbul’da incecik uzayıp, akıp gidiyor.
ve dışarda lapa lapa kar yağıyor.
balkona çıkıyorum…
sanki dışarda yağan karı balkondan daha bir iyi görürmüşüm gibi.
düşen, uçuşan kar tanelerini seyrediyorum…

başımı kaldırıp baktığımda kurşun gibi bir gökyüzünden geldiklerinden ve gökyüzünün rengi ile aynı olduklarından ilk önceleri seçemiyorum onları bir türlü…
daha sonra bir büyük boşluktan yan yana hayali dik bir çizgiyi takip eder gibi yere doğru hızla düşüyorlar, gökyüzünün o kurşun renginden kurtulup…
bulutlardan…
düzgün…
aceleci…
uçar gibi…

telaşsız kimi zamanda…
uçuşur gibi…
beyaz…
sessiz…
zarif…
olağanüstü bir doğa olayının karşısındayım…
bunu hissediyorum…
hayret ediyorum… hayretle bakıyorum…
nereden geliyor bu kadar kar… soğuk ve alımlı?
kim yapıyor onları bu kadar güzel?
ve tek tek…
tane tane…
çok mu uğraşıyor acaba?
ve yaptıkları işin bilincinde bu kadar kar tanesi yorulmadan, bezmeden, onları yapanın sebatkârlığıyla ve inadıyla yeryüzüne doğru nasıl düşüyorlar?
neden düşüyorlar?
nasıl uçuşuyorlar?
kırlara ve yollara…
arabaların ve insanların üstüne…
ağaçlara, damlara, denize ve sulara…
ve sonunda miting alanlarını dolduran binlerce yürekli devrimci gibi birikmeye başlıyorlar…
kendileri için uygun olan bir yerlerde…
genelde kırlarda…
alanlarda…
meydanlarda…
az yürünen yollarda…
ağaçların üstlerinde…
kıpırdamadan duran yersiz yurtsuz bir adem babanın külçe gibi
yırtık pırtık paltosunun ve şapkasının üstünde…
toplanıyorlar…
birikiyorlar…
küme küme…
kat kat…
diğer adem olamayan sade babalarsa (yani bildiğimiz insanlar) buna pek fırsat vermiyorlar…
girdikleri ilk dükkanda veya ilk evin sofrasında kafalarından çıkardıkları keplerle, ellerinden telaşla soydukları yün eldivenlerinle vuruyorlar pat pat!…
oralarına buralarına…
acımadan…
düşünmeden…
kar tanelerinin eriyeceklerini, yere düşüp – su – olacaklarını hesaba katmadan…

üşümesem bu doğa olayını saatlerce seyredebilirim… saatlerce…
yağdığında her bir yeri bembeyaz bir örtüye büründüren karın yağışını…
toplanma yerlerinde birikmelerini…
üst üste…
üst üste…
on santim…
yirmi…
yarım metre…
iki metre…
üç metre…
kalın…
tabaka tabaka…
altında kalan her bir şeyi örten…
çimenleri, ağaçları.
insanların birbirlerine ulaşmak, kavuşmak için açtıkları yolları…
arabalarını, uçaklarını, trenlerini…
kaçabilip sığınabilecekleri tek yer olan evlerini… damlarını…
ve oradan kaçamayan çaresiz ve umarsız çömelmiş, arkasını beton duvara dayamış adem babayı…
külçe gibi, yırtık pırtık paltosunun ve şapkasının üstünü…
ve dibinde üç parmak kalmış şarap şişesini sıkı sıkıya kavrayan donmuş ellerini…
onları örtene kadar…

yağmur da bir başka güzel…
yağmur da bir başka doğa üstü olayı…
yağdığında, kardan aşağı kalır yanı yok.
aynı kurşunî gökyüzünden aynı yeryüzüne düşerken tane tane değil ama, damla damla veya sicim gibi…
bazen saflarını sıklaştırıyorlar…
hattâ daha da bir irileşiyorlar…
büyüyorlar…
artık sicimlerin aralarındaki mesafeleri tahmin etmek mümkün değil.
sağnak” diyorlar insanlar, “sağnak yağıyor!..
sular giderek derecikler oluşturuyor…
daha sonra ırmaklar, küçük küçük…
ve nihayet hiç bir seddin ve hiç bir duvarın ve hiç bir engelin karşı koyamadığı seller…
önünde durulamaz bir çağlamayla akıp gidiyorlar…
evler dükkanlar dayanamıyorlar…
ve önüne ne gelirse…
suyun o dayanılmaz gücü karşısında ve üzerinde kibrit çöpleri gibi dağılıp gidiyorlar…
bir zamanlar doğanın insanlara bahşettiği o uçsuz bucaksız verimli toprakların üzerinde, doğa onları bir kaç metre derinlikte bir suyla esir alıyor…
geri alıyor…
yüzlerce ve binlerce hane ikinci katlarına kadar engin bir suyun içine gömülmüş, engin bir su tarafından kuşatılmış…
göz alabildiğince… çaresiz…
damların üzerinde ve salların ve tahta parçalarının, iki kişilik yataklarından arta kalanların üzerinde…
üç parça kıymetli eşyaları ile…
ve karın karşısında duyduğum o kelebek gibi ferahı, seller gibi akan yağmurun ve biraz sonra basacağını bildiğim sokak ve evleri ve mekânları düşünürken duyamıyorum…
fakat hınzırca gülümsüyorum…
içimde doğaya karşı sonsuz bir hürmet, sonsuz bir saygı, sonsuz bir sevgi…
o benim aşkım…

ve yıldırımlar, tornadolar, hortumlar, dev dalgalar ve nerede ne zaman ateş ve lav püskürteceği bilinemeyen yanardağlar…
bendini aşıp kenarlardan aşan ve önündeki bütün engelleri yıkan sular…
ve yerin altındaki sekiz kollu ateş gözlü o muhteşem canavar…
harekete geçtiği vakit, yerleri ve toprakları ve ormanları, gölleri ve dereleri, dağları ve kayaları salladığında taş üstünde taş bırakmayan o korkunç güç…

taş, tuğla, beton, demir, statik, betonarme, hesap, kitap… ve matematik… onyüzbin senelerin beceri, maharet ve bilgi birikimlerinin birer sanat abideleri…
ve insacıkların bütün ölçme ve biçme, hesap ve kitap meziyetlerinin toplamı olan kaleler, evler ve dükkanlar ve köprüler ve sokaklar o beton binalar, o çelik konstrüksyonlar, o muhkem yapılar…

Hepsi hepsi birer kibrit çöpü gibi giderek coşan suyun üstünde, girdaplarda sürüklenip kaybolup gidiyorlar…
hepsi , hepsi akan kızgın lavların harlı ateşinde, ebruli kızgınlığında bir kibrit çöpü gibi alev alıp yanıp tükeniyorlar, eriyorlar…
hepsi, hepsi hortumun, tornadonun o karşı konulmaz gücüyle köklerinden, o sağlam sanılan temellerinden sökülüp, bir kibrit çöpü gibi kopartılıp havalara uçuyorlar…
parça parça…
hepsi, hepsi gelen dalgaya dayanamıyorlar ve gelen
dalgayla gidiyorlar…
hepsi, hepsi canavar geldiğinde ve yerleri salladığında evler ve binalar artık birer kibrit çöpü gibi değil;
tarifsiz bir komiklikle çöküyorlar…
kayıyorlar ve toz ve duman içinde yerle bir oluyorlar…
yerle yeksan…

biliyorum…
matematiği daha akıllı olan insanlar var diyeceksin…
onların inşaa ettiği daha sağlam ve daha akıllı binalar
var diyeceksin…
ve “bak işte matematik bu!..” diyeceksin…
insan aklı bu!…” diyeceksin…
bu ancak yedi nokta bilmem kaça kadar geçerli biliyor musun?
Onun ötesinde bir güçle gelecek, gelebilecek olan o sekiz kollu ve o ateş gözlü o muhteşem canavarı sekiz veya dokuz şiddetinde düşünebiliyor musun?
ya da on!..
düşünebiliyor musun, düşleyebiliyor musun dünya denilen, kendisini bu adla çağırdığımız bu göktaşı eğer matematiğin çözemediği fakat evrenlerde var olan bir yasaya uymaya o bir yasanın gereklerini yerine getirmeye, canlanmaya kalkarsa neler olabilir?
Yumurtanın sarısının isyan etmesi…
Sarıdan fışkıran o kızgın köpük köpük ateşin yumurtanın beyazını tutuşturup en nihayet üzerindeki o incecik, o narin, o kırılgan, saf, zar gibi kabuğu yüzbinmilyon parçalar halinde uzaya fırlatmasını…
ve üzerindeki kurulu tekmil matematik soylu insanı ve onun soylu yapılarını da beraber…

Beethoven…
konçerto, üçüncü bölüm…
isyan…
Wagner…
birinci perde…
başkaldırma…
ve
Daniel…
bir zaman, iki zaman ve yarım zaman…
apokaliptik son…

yukardakilerini niçin yazdığımı bilemiyorum…
fakat önce kaçınılmaz bir tepkinin sonucu…
daha sonra terazinin kefesine koymaya bile gerek
olmayan iki birimden insanı, solda sıfır bırakan
doğanın o inanılmaz gücü ve güzelliğini duyarak
hissederek yazmış olabilirim.
biliyorum. Bu yazının burada olmaması gerekirdi…
bir dahaki sefere daha bilimsel ve daha akıllı
olmaya gayret edeceğim.
daha matematiksel…
söz.