İslâm ve Bilim

22 Ekim 2016
Sayı 02 - Temmuz 2010

İnsanoğlu’na ilk emir olarak “Oku” diye seslenen İslâm dini, Varlık’ın Allah’ın âyeti olarak, insan üzerinde tefekkür etsin diye yaratıldığını ifade etmiştir. Bu gayeyle “bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağını” vurgulamış ve bilgi’nin insanlar arasındaki içtimaî-manevî hiyerarşi için bir referans noktası olduğunu belirtmiş; insanları daima “Yer ve Gökler ile arasında bulunanlar hakkında tefekkür etmeye” davet etmiştir. 

Diğer taraftan Peygamberimiz Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim’e paralel olarak bilgi’yi övmüş, “beşikten mezara kadar bilgi elde etmeyi” öğütleyerek bilgi’nin zamanı olmadığını ve “ilim Çin’de de olsa alınız” sözüyle de bilgi’nin mekânı bulunmadığını en güzel ve en veciz bir şekilde ifade etmiştir. 

İslâm’ın ilk teşekkül yıllarından itibaren bu anlayışı tevarüs eden Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin kadim kültürlerinin de tesiriyle bir bilgi ve bilim paradigması oluşturmaya başlamış, en geniş anlamıyla varlık-insan ilişkilerinde ‘uyum’ anlayışı üzerinde temellenen bir bilgi edinme metodolojisi geliştirmişlerdir. 

Hicri II./Milâdî VIII. yüzyıldan başlayarak gelişen bu bilim, öncelikle geçmiş medeniyetlerin bilim mirasını tevarüs etmiş; böylece tüm bu bilimleri yerellikten kurtararak, Tevhid anlayışına dayalı cihanşümul bir bilim yaratmıştır. Mevcut bilim dallarını geliştirme yanında cebir, trigonometri, kimya, tarih felsefesi vb. yeni bilim dalları tesis edilmiştir. Felsefe’de Kindî, Farabî, İbn Sina, İbn Rüşd, Esad Yanyevî; Kelam’da Eşarî, Maturidî, Fahreddin Razî, Seyyid Şerif Cürcanî, Ali Kuşçu; Matematik’te Harizmî, Ömer Hayyam, Şerefeddin Tusî, Cemşid Kaşî, Ali Efendi; Astronomi’de İbn Heysem, Nasirüddin Tusî, Kutbuddin Şirazî, İbn Şatır, Ali Kuşçu, Takiyettin Rasıd; Kimya’da Cabir b. Hayyan, Ebu Bekir Razî, Aydemir Cildekî, Ali İznikî; Tıp’ta Ebu Bekir Razî, İbn Sina, İbn Nefis, Hacı Paşa, Davud Antakî; Tarih ve Sosyal bilimlerde Mesudî, İbn Haldun, Cevdet Paşa; İrfan ve Hikmet’te Şehabeddin Sühreverdî, İbn Arabî, Sadreddin Konevî, Davud Kayserî, Mehmed Fenarî, Sadreddin Şirazî gibi burada isimleri sayılamayacak yüzlerce büyük bilimadamı ve düşünür yetişmiştir.  

Gerçekte İslâm bilimi hem kadim bilim geleneklerini tercümeler yoluyla muhafaza edip eğitimle zihinlere aktararak gelecek çağlara taşımış; hem de kendi özel kimliği içerisinde gözlem-deney ve objektifliğe dayanan bir bilim yöntemi geliştirmiş; tabiî ve riyazî bilimlerin tüm sahalarında yeni ve orijinal sonuçlara varmıştır. Böylece dünya bilimine çift yönlü bir katkıda bulunmuştur. 

Avrupa Hicri VI/Milâdî XII. yüzyıldan başlayarak bu gelişmelerden, özellikle Endülüs İslâm medeniyeti yoluyla haberdar olmuş ve bu bilimin en önemli abidevî eserlerini tercüme ederek içinde bulunduğu karanlık çağdan sıyrılmaya başlamıştır. Bunun yanında Avrupa yine İslâm medeniyeti aracılığıyla kadim kültür ve bilim gelenekleriyle, özellikle kendi geçmişi Yunan-Helen bilim ve kültürü ile tanışmış; böylece İslâm medeniyetinin bu iki yönlü katkısından istifade etmesini bilmiş ve bu bilgi birikiminden hareketle bugünkü Avrupa bilim ve medeniyetini yaratmıştır. 

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bilim’in İslâm medeniyetindeki bu serüvenine bir göz attığımızda, göreceğimiz ilk önemli şey, “yer ve gökler ile arasında bulunanlar hakkında tefekküre” davet eden vahyî istek ve bilginin yukarıda zikrettiğimiz zaman ve mekân boyutunun terk edilmeye başlanması, siyasî-iktisadî ve sosyal şartlarla birleşince, İslâm biliminin duraklama-gerileme ve nihayet çökmeye yüz tuttuğudur. 

Yeni bir atılım, İnsanlığın özellikle bu çağda çok daha ihtiyaç duyduğu varlık-insan uyumu ve bilgi-hikmet kardeşliği için, İslâm’ın bu ezelî çağrısına; Varlığı tanıma-bilme-anlama çağrısına kulak vermekle mümkün olacaktır.