İslam Sanatına Yansımalar

Sayı 70 - Eylül-Ekim 2016

İnsanların mağaralarda yaşadığı paleolitik dönemde mağaraların ve kayaların üzerine çizilen resimler dikkate alındığında, sanatın insanlık tarihinin başlangıcından itibaren var olduğu anlaşılabilir. Daha sonra buzullar erir, insanlar mağaralardan çıkar, saz ve kerpiçten evler yapar, ilk toplu yaşamı sağlayan köyler ortaya çıkar ve mimarinin temelleri neolitik dönemde atılmış olur. Bu topluluklar bitki liflerinden, dokuma ve topraktan kaplar yaparak sanatın çeşitliliğini de başlatmıştır diyebiliriz. Yine bu dönemde tarım ile birlikte ticaretin başlaması, verimli toprak arayışları, göçlerin ve savaşların olması, başka coğrafyalarda yaşayan diğer topluluklar arasında bilgi ve kültür alışverişini sağlamıştır. Sanat çeşitliliği ve tarzların oluşması bu kültürel etkileşim sayesinde gerçekleşmiştir.

Bu eserler incelendiğinde sanat eserlerinin zamanı ve algıları yok eden, algı ötesine geçebilmeyi ve aşkınlığı sağlayan bir etkisi olduğu söylenebilir. Sanat eleştirmeni ve yazar olan Sheldon Cheney “Sanat; kavramsal olarak tasarlanmış bir imgenin ya da imgeye dönüşmüş bir kavramsal tasarımın belirli bir aracın verdiği olanaklarla biçimsel dışa vurumudur.” yorumu ile sanat kavramına geniş bir anlam katmıştır. Sanat tarihçisi Ernst H. Gombrich ise “Sanat adı verilen şey yoktur aslında, yalnızca sanatçılar vardır.” açıklaması ile sanatın kuralının ve yönteminin olmadığını korkulacak ya da tapılacak bir şey olmadığını da ifade ettiğini anlayabiliriz.

Başlangıcı bilinmeyen zaman içinde oluşan çeşitlilik ve tarz evrelerinden geçerek günü- müze kadar ulaşan sanatın içinde yer alan “İslâm Sanatı” incelenmek istendiğinde önce ortaya çıktığı bölge, o bölge civarında yaşamış uygarlıklar, yaşam tarzı ve geleneklerin oluşturduğu bilincin yansımaları araştırılmalıdır. Bu açıdan yaklaşıldığında Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan İslâm dininin sanatsal açıdan birçok kültürden etkilenmiş olduğu görülebilir. Ama aynı zamanda bu etkilerden kendi tarzını oluşturarak hemen hemen herkesin ilk görüşte İslâm eseri olduğunu anlayabileceği bir yere ulaşmış olduğu da görülebilir.

O dönemlerde Asya kıtasında Hıristiyan Ortodoks mezhebine bağlı Bizans İmparatorluğu’nun çok geniş alana yayılarak Arap Yarımadası’na yaklaşmış olması Yunan ve Helen kültürünü taşıyan Bizans İmparatorlu- ğu’nun Arap Yarımadası’na doğru yayılması ile Roma sanatı İslâm sanatını etkilerken, İran’da yaşayan Zerdüştlük dinine inanan Sasaniler ve Orta Asya’da Gök Tanrı dinine inanan Göktürk Devleti’nin de İslâm sanatını etkilediği görülebilir.

İslâmiyet’ten önce putlara tapma, Zerdüştlük, Musevîlik, Hıristiyanlık gibi çeşitli dinsel inanışlar bulunurdu. Hz. Muhammed, Hz. İbrahim’in dini olan Hanif dinine; doğal olan, soyutlama ile kendi idrakine varan, kendi tabiatına uygun davranma anlayışında olan dine bağlıydı. Tüm bu inanışların merkezi, Orta Arabistan Hicaz bölgesinde bulunan Mekke şehri olmuştur ve birçok insanın ibadetlerini gerçekleştirmek için Mekke şehrine gelmesi ile kutsal bir bölge olmanın dışında, dinsel sembollerin ve putların yapı- mı ve bu putların ticareti sayesinde ticaretin merkezi haline de gelmiştir. Arap Yarımadası’nda şehir devletleri halinde yaşayan küçük toplulukların kendi aralarında siyasî bir birlik oluşturamamaları güçlenip gelişmelerini engellemiştir. Her ne kadar tarihte bu toplulukların birçok konuda geri kaldığı söylense de, tüm farklı inanışları sembolize eden putlar ve resimler, teorik olarak Hz. Âdem’in yaptığı yani yoklukla varlığın arasında duran anlamına gelen ve tarihi gerçeklikte ise, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in inşa ettiği düşünü- len Kutsal tapınak “Kâbe” de tüm putların bir arada duruyor olması, o bölgede yaşayan toplulukların birbirlerinin din ve inanışlarına gösterdiği saygı ve hoş görü ile yüksek bir bilinç seviyesinde olduklarını gösterir.

Dinî inanışları bir tarafa bırakarak baktığı- mızda ise o dönemin “Hübel, Lat, Menat, Uzza” gibi önemli putlarının olması ve bu putların satılmak için üretilmesi, sanatın zanaat ile başladığını düşündüğümüzde, Arap kültüründe heykelcilik zanaatının ve sanatı- nın gelişmiş olduğuna somut bir örnek teşkil eder. Zira Arapça “sanaa” kökünden gelen sanat “Bir şeyi kendi iç uyumu ile özgürce biçimlendirme yeteneği, yapmak, iş, meslek” olarak açıklanmıştır.

Ayrıca edebiyat ve şiir sanatı da o dönemde gelişmiştir. Şiir yarışmaları düzenlenerek kazanan eserlerin Kâbe’nin duvarına asılması, o bölgede yaşayanların edebî yönden geliş- miş olduklarını da gösterir.

Daha sonra İslâmiyet’in ortaya çıkması ile Allah’ın yaratıcılığının taklit edilemeyeceği düşüncesi ile tasvir yasağını gelmiş, resim ve heykel yapımı engellenmiştir. Her ne kadar Kutsal kitap Kur’an’da resim ve heykel yapı- mını engelleme konusunda net bir açıklama olmasa da zamanla bu engelleme kesin bir inanış haline gelmiştir. Tarih bilimci Profesör Oktay Aslanapa’nın bu konuda yaptığı açıklama, İslâmiyet’te tasvir yasağının olmadığı, tasvire tapmanın doğru bulunmadığı yönündedir.

İslâmiyet, M.S. 610 yılında Hz. Muhammed’in Hira mağarasında aldığı ilk vahiy ile Müslümanlığı tanıtıp İslâmî bilgileri aktaracak olan peygamber olarak görevlendirilmesi ile başladı. Eşitliğe dayanan İslâmiyet tanıtılmaya başlandığında sınıf ayrımcılığı yapanlar tarafından büyük tepkilerle karşılaşıldı ve Müslümanlar MS. 622 yılında Medine’ye göç etmek zorunda kaldılar. Bu bölgede yaşayan Yahudiler ile sosyal yaşantıyı koruyabilecek bir anlaşma yaparak İslâm Devleti’nin temellerini atmış oldular. M.S. 628 yılında Mekke’ye kutsal topraklara geri dönüp, Müslüman Araplar Mekke’yi tekrar ele geçirince, putperestliğin sembolü olan bütün heykelleri, freskleri yok etmeye başladılar. Hz. Muhammed Kâbe’nin kapısından içeriye girdiğinde bütün bir duvar boyunca bulunan Meryem ve çocuk Îsâ freskini görür ve onun önünde durarak zarar görmesini engeller. 9. Yüzyıla kadar bu freskin kaldığı fakat daha sonra yok edildiği bazı kaynaklarda belirtilmiştir.

Bir proto art (ilk sanat) örneği sayılan Allah’ın evi “Kâbe” tek İslâmî tapınak olma özelliği ile İslâm sanatı ve mimarisi açısından önemli bir yere sahiptir. Kâbe’nin içi boştur. Sami (Arap ırkı) geleneği olan “İlâhî Rahmet Perdesi” olarak sembolize edilen bir perde ile örtülüdür. Kâbe ismi, küp anlamına geldiği için zaman içinde şeklinin değişmedi- ği de anlaşılır. Aklın geometrik görüntüsünü ifade eder. Küpün her bir köşesinin dört ana yönü göstermesi, merkezde olduğu anlamına gelir. Gökten düşmüş bir meteor parçası da dış duvarın köşesinde durur ve göksel, ilâhî gücü sembolize ettiği düşünülür. Kâbe yeryüzü dediğimiz dünyanın merkezinin gök ile kesiştiği noktadır. Etrafında dönülerek yapılan tavaf ise dünyanın kendi kutup ekseni etrafında dönüşünün bir taklidi olduğu anlamına gelir. Kâbe’nin esas formu tavaf eylemiyle gerçekleşir, etrafında tavaf eden olmadıkça Kâbe değildir. Namaz kılan herkesin yönünün Kâbe’ye dönmesi, tüm ibadet edenlerin tek bir merkezde birleşmesi bütün mesafelerin bir anda ortadan kalkarak birliğe gelindiğini gösterir.

Bir başka önemli İslâmî eser Kudüs’te bulunan Kubbetu’s Sahra günümüze kadar de- ğişmeden korunabilmiştir. Sasani sanatının, Helenistik Roma ve Bizans sanatlarının izleri de vardır bu mimaride.

İslâmiyet’in kabul görmeye ve yayılmaya başlamasının, Hz. Muhammed’i destekleyenlerin artmasının, kültürün ve sanatın yayılmasına da etkisi olmuştur. Arap Yarımadası’nda 632 yılında Hz. Muhammed’in ölü- münden sonra, Halifelik dönemine geçildi ve ardından 661-750 yıllarında Emevîler İslâm dünyasında liderlik yaptılar. Daha sonra ise Hz. Muhammed’in amcası Abbas bin Abdülmuttalip’in soyundan gelen Abbâsîler iktidarı ele geçirdi.

711 yılında Emevî Arapları, Kuzey Afrika ve Cebeli Tarık boğazından geçerek İspanya’ya kadar gittiler, İslâmiyet’i ve İslâm kültürünü Avrupa’ya ulaştırdılar. Emevîler İslâm mimarisini ileri bir düzeye getirdi. Bizans ve Helenistik sanatlarının özelliklerini mimaride kullanılmışlar ve fresk denilen duvar resimlerine önem vermişlerdir. Emevîler’in yaptığı mimari eserlerin başında saraylar gelir ve bu eserlerde süsleme sanatına da büyük önem verdikleri görülür.

İspanya’da Kurtuba Camisi ve El-Hamra Sarayı İslâm mimarisinin en önemli eserleridir. Minyatürlerle süslenmiş El-Hamra sarayı yapılırken kırmızı renkli malzeme kullanılması, Arapça kırmızı saray anlamına gelen El-Hamra denilmesine neden olmuştur.

Endülüs bölgesine yerleşen Emevîlerin sanatsal yaklaşımı Avrupa’da Rönesans’ın ortaya çıkmasını tetikleyen önemli bir etkidir. O dö- nemlerde Osmanlılar yavaş yavaş duraklama dönemine geçerler. Bu konu üzerine Profesör Oktay Aslanapa’nın açıklaması, İbn-i Rüşd çok önemli gelişmelerle ilerlerken, Osmanlı- larda Gazali’ye daha fazla önem verilmesinin gelişmelerin duraklamasına neden olduğu yönündedir.

Türklerin İslâm dinine geçiş yapmaları, Çin İmparatorluğu’nun Müslümanlara karşı sava- şında destek olan, daha önce Uygur devletine bağlı “Karluk Türk” Devleti’nin 751 yılında Talas savaşı ile Arapların yanında yer almış olması ve bu savaşı kazanmaları ile olmuştur. Uygur Devleti bilim, ilim ve sanatta çok ileri seviyeye gelmişlerdi fakat savaşçı özelliklerini Budizm ve Maniheizm dinleri nedeniyle kaybettikleri için savunma konusunda zayıflamışlardı, bu nedenle Moğolların saldırısı ile yıkılıp bölünmüşlerdir. Uygurlardan ayrı- lan Karluk Devleti ise İslâmiyet’e geçerek bu savunma yönünü geliştirmiştir.

Türk İslâm sanatı Karahanlılarla (Karluk) başlar. Bu dönemde iki önemli eser ortaya çıkmıştır. İlki Uygur Türk’ü Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” (saadet veren bilgi) diğeri ise Türk kültürünü Arap halkı- nın tanımasında çok önemli bir kaynak olan Karahanlı Kaşgarlı Mahmud’un Bağdat’ta yazdığı Arapça-Türkçe sözlük “Dîvânü Lugati’t-Türk” (Türk dilleri sözlüğü) olmuştur. Bu sayede Arap ve Türk kültürü de ilim, bilim ve sanat yönünden etkileşime girmiş oldu.

İslâmiyet’in bu ilk döneminden sonra bölgelere göre değişen, çok çeşitli tarzlar ortaya çıkmıştır. İslâm sanatı, Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonraki katkılarıyla daha da gelişmiştir. Türk sanatında simetri ve figürsüzlük ile geometrik süslemeler sonsuzluk duygusunu açığa çıkartan etkiler yaratmıştır. Tasvirin günah sayıldığı İslâmî düşüncede dinsel yapılar ve yazma eserler dışında figür, özellikle minyatür sanatı olarak Türk sanatında çok önemli bir yere sahip oldu.

Selçuklular döneminde özellikle arslan, kartal, ejderha, boğa gibi hayvan figürlü bezemeler sıklıkla görülmektedir. Minyatürlerde insan ve bitki figürleri de kullanmışlardır. Stilize edilmiş çiçek, ağaç motifleri ve natü- ralist tarzda bitki motifleri de kullanılmıştır.

Türk birlikleri için 836 yılında kurulan asker şehri Samarra’nın Abbasî şehirleri arasında ayrı bir önemi olmuştur. Samarra, Dicle kenarında Bağdat’ın yakınındadır. Abbasîler döneminde Sasani (İran) sanatı özelliklerinin mimaride kullanıldığı görülmüştür. 9. Yüzyılda Bağdat’ta açılan tercüme okulunda Antik dönem eserleri Arapçaya çevrildi. Endülüs Emevîlerinin bu bilgileri İspanya üzerinden Avrupa’ya taşıması da kültürün yayılmasını etkileyen sebeplerden biri olmuştur.

Arkeolojik buluntularda Abbasî câmi, saray, türbe ve ev mimarisi ile zengin süsleme sanatı hakkında önemli bilgiler elde edilmiş- tir. Samara Ulu Câmii, İslâm dünyasının en büyük câmi yapılarından biridir. Samarra’ın ikinci büyük câmisi olan Ebu Dulaf Câmii 860 yılında yapılmıştır.

Bunların dışında en önemli İslâm eserleri; Agra Kalesi, Badshahi Câmii, El-Hamra Sarayı, Süleymaniye Câmii, Şeyh Lutfullah Câmii, Astana Câmii, Cihangir Türbesi, Kubbet-üs Sahra, Büyük Djenne Câmii, Tac Mahal’dir.

Kaynakça:

Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli

Titus Burckhardt, İslâm Sanatı, Dil ve Anlatım, 1.Basım Ekim 2005

Şenay ÖZGÜR, Oleg Grabar ve İslâm Sanatı Yorumu.

Prof. Dr. Hakkı Önkal, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı Doktora Tezi, İzmir 2007

Filibeli Ahmed Hilmi, İslâm Tarihi, Anka yayınları, Ocak 2005

Orhan Hançerlioğlu, Dünya İnançları Sözlüğü, Remzi kitabevi, Eylül, 1993

Prof. Dr. Zeren Tanındı, Türk Minyatür Sanatı, Ajans-Türk Matbaacılık, 1996

Prof. Dr.Oktay Aslanapa, Osmanlı Mimarisi

Otto G. Ocvirk, Robert E. Stinson, Philip R.Wing, Robert O. Bone, David L. Cayton, Sanatın Temelleri, Karakalem Kitabevi Yayınları, 2015

E. H. Gombrich, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, 1972,