İsa ve Hıristiyan Felsefesinde Tümeller Sorunu

Sayı 8 - Tarih Bilinci ve Kimlik Sorunu

Bilindiği gibi “Tümeller” sorunu ele alındığında Orta Çağların Tini; özellikle de Ortaçağ Avrupa’sının kültür ve inanç yapısıyla, Hıristiyan Felsefesi üzerine yoğunlaşmak gerekmektedir.
Tümeller sorununun arka tasarı, çok geniş ve derin bir kültürel örgünlüğe sahiptir. Çünkü, dünya uygarlığının Yeni ve Yakın Çağlarını etkileyen bu dönem felsefesi, dört büyük dünya görüşünün hesaplaşmasına tanık olmuştur.

Bir yanda, Avrupa Uygarlığı’nın iki temel sütunu Grek ve Romen, diğer yanda ise Doğu Ökesi’nin iki sütunu, Judo ve Krist öğretiler. Bundan böyle Avrupa Uygarlığı bu dört sütun üzerinde yükselecektir.

Bir başka deyişle;
– Greklerin felsefeökesi,
– Romalıların hukuk ökesi,
– İbrani töresi ve
– Hıristiyanlığın tinselliği, Orta Çağların Tini’nde buluşmuştur.

Grek felsefesi antikçağda, Ön-Sokratik dönemde, daha çok doğaya yönelik bir düşünce geliştirmiştir; amaç doğa yasalarını (Lex-Naturalis) bularak, doğa düzenini (Kozmos) kavramaktı. Sokrat, felsefede dikkatleri insan üzerine çevirdi. Platon ve Aristo ise felsefedeki sorunları bir arada, dizgeselve bütünsel bir biçimde ele almayı başardılar. Bu bağlamda antikçağ Grek düşüncesi, herhangi bir dogmatik sınırlama olmaksızın özgürce, çok yönlü düşüncenin en güzel örneklerini vermiştir.

Batı ekininin (kültür) ikinci sütunu Roma ökesini simgeler. Greklerin düşünsel katkısına karşın, Roma, devlet örgütlenmesi ve hukuk düzeni ile katkıda bulunmuştur. İnsanlık tarihinde yurttaşlık kavramı ilk kez Roma ile ortaya çıkmıştır. Roma yurttaşı, yaşamı hukukla belirlenmiş ve tanımlanmış bir kişiydi. Geleneksel alt kimliklere karşın, kişinin hakları yasal güvence altına alınmıştı.
Roma devleti yayıldığı her alana hukukunu götürerek oradaki insanları özgürleştirdiğini ileri sürüyordu. Dinsel hiçbir zorlama yoktu, insanlar dilediği inancı benimsiyorlardı. İşte Batı Uygarlığı devlet geleneğini böyle bir Roma’dan devralmıştı.
Batı ekininin düşünsel kökeni Antik Yunana karşın, Doğu ekininin tipik temsilcisi de İbrani din ve töresidir. İbraniler hiç kuşku yok dinsel yaşamın önderleri olmuşlardır. Bu “dinsel töre”nin içinde, Yunan benzeri metafizik düşünceye pek rastlanmaz.
İbrani öğretisi, kendi usunu kaynak alan filozofa karşın, mistik bir rûyet sonucu oluşan açınlamayı(vahiy) kaynak alan peygamberlerin ahlâk öğretisidir.

Yunan düşüncesi, halkın yaşamını zorlamıyor, ona anlam kazandırıyor, onu açıklıyor ve eğitim yoluyla bireysel gelişime katkı sağlıyordu. Buna karşın İbrani din, ahlâk ve töresi halkının yaşamını zorla biçimlendiriyor, yönlendiriyor ve denetliyordu. Bu ise apaçık siyasetin inançlaşması ya da inancın siyasallaşmasıanlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle din, yaşamın tüm alanlarını denetleyen tek egemen dünya görüşüdür.

İbraniler, diğer toplumlar karşısında, kendi yaşam biçim ve tarihlerini kutsallaştırarak özgün bir töre yaratmış ve bu töreyi varlık nedeni görerek ona sımsıkı sarılmışlardı.
Bu tutum, İbrani halkının kendi içine kapanmasına neden olmuş, onlar da inanç ve törelerini us yoluyla sorgulama gereğini duymamışlardı.
Bu anlayışa bağlı olarak, başlarına gelen sıkıntı ve olumsuzlukları, başka hiçbir toplumda görülmemiş bir biçimde kutsamışlar, gelen felaketleri, Tanrısal buyruktan sapmanın sonucunda Tanrının haklı bir cezalandırması olarak algılamışlardır.

Aristoteles’in düşünce dizgesinde bir ilk nedenolarak tasarlanan Mekanik-Tanrı (devindiren ama devinmeyen) anlayışına karşın, İbrani düşüncesinde Tanrı, yaratıcı, buyruk verici, denetleyici ve cezalandırıcı bir “Kişi-Tanrı”dır.
İbrani Tanrısı bir “Yaşayan Tanrı”dır ve İsrailoğullarını kendine özgün bir halk olarak seçmiştir. Bu “Rab-Allah”, İbrani töresinde İsrailoğullarının ortak benliğitüründen bir nitelik kazanmıştır; o her bireyde içselleşmiş bir “Roah”ın güçlü ve aşkın efendisidir.

Antikitenin Yunan ve İbrani diye bilinen bu iki başat ekininin ayrı yönlerdeki açılımlarına karşın, ikisinin de ortak kaynağı, Antik-Mısır’ın Hermetik öğretişidir.
Bunun bilincinde olan İskenderiyeli Yahudi aziz-filozof Philon, Yunan ve İbrani öğretilerini kökensel simgesellikten yararlanarak uzlaştırmaya çalışmıştır.

Philon, Musa’nın kitabı Tevrat’taki öykülerin simgesel olduğunu öne sürmüş ve onların ancak Platon’un idealar öğretisiyle anlam kazanabileceğini savunmuştur. Philon’un bu denemesi daha sonra Hıristiyan Gnostiğini ve İslam Tasavvufunu derinden etkilemiştir.

İsa ile zamandaş olan Philon’un ardıllarından İskenderiyeli Plotinos ise, felsefeyi bu tür simgesel karışıklıklardan kurtardı.
Plotinos klasik dönemin felsefe yapma kulvarında yürüdü; ancak Tanrı merkezli uslamlama yaparak klasik dönem felsefesinden ayrıldı ve Yeni Platonculuğun kurucusu sayıldı. Plotinos’un felsefesi özgün bir disiplin olarak türümcülük biçeminde felsefe tarihinde yerini almıştır.

Plotinos Hıristiyan değildi, ancak pagan olduğu da söylenemez, çünkü türümcülük tipik bir kamutanrıcılık olarak onun özgün öğretisiydi. Eş deyişle Tanrının birliğini ve onun varoluş alanlarına bir derece düzeni (hiyerarşik) içinde yayılışını, dinsel bir inanç olmadan yalnızca felsefi bir uslamlama ile ilk tanıtlayan Plotinos olmuştur.
İ.S. I-II. yüzyıllarda onaya çıkan ve Hıristiyanlığa göre inanç sapkınlığı (heretik) olarak nitelenen bir akım da Gnostisizm olmuştur. Gnosis sözcüğü hikmet, Tanrı bilgisi ya da tinsel gizler bilimi anlamına gelmektedir. Gnostikler seçmeci (eklektik) ve bağdaştırmacı (eşyapımlı, sinkretik) bir tutum sergilemişler, Antikçağ Yunan felsefesini, özellikle de Platon’u, Pythagoras’ı, ilk çağın gizemsel edimlerini, Yahudiliği, Hıristiyanlığı ve Maniciliği seçmeci bir tutumla bağdaştırmışlardır. Hıristiyan dogmalarını yadsırlar, İsa onlar için sıradan bir insandır.

Daha sonra VII. yüzyıla kadar, Kilise Babaları, Hıristiyan felsefesinin ortaya konması çabası içinde Plotinos’dan oldukça yararlandılar ve bu yolla Hıristiyanlık öğretisine inanç açısından Yahudiliği, düşünce açısından Yunan Felsefesini katarak dinsel içeriği felsefeleştirmiş oldular. Rönesans sonrası, dinsel tutumdan arındırılmış felsefenin bile, ortaçağda oluşturulan kavramları kullanıyor olması, felsefenin de kendi içinde sürekliliğini koruduğunu göstermektedir.

İbrani inanç ve töresinin, iç bünyesinde felsefi anlamda bir düşünce etkinliğiyle farklılaşmaması, onun masif bir inanç bütünlüğünde olduğu anlamına gelmez.
İnanç ve tutum açısından Yahudi inancında dört ayrı akım birbiriyle çekişmekte ve bunların görüşleri, gelişi güzel bir biçimde, kutsal kitapta yer almaktadır.

Bu akımlar: Yazıcılar (kâtipler), Ferisiler, Saddukiler ve Essenilerdir.

Yazıcılar: Logosun (Kelam) hizmetkârlarıdır. Yazılı geleneği sürdürür ve korurlar.
Ferisiler: Aşkın Tanrıya, meleklere, peygamberlere, ahrete inanırlar.
Saddukiler: Tanrıya inanırlar ancak meleklere, peygamberlere, ahrete inanmazlar; varolan tek yaşantının dünya yaşantısı olduğunu düşünürler.
Esseniler: Aşkın (transandans) Tanrının, Logos (kelam) yoluyla dünyayı yarattığına ve logosun tüm yetkinliği ile ortaya çıkacağı Mesih (Maşiah) te, Tanrının içkin (immanant) olarak bedenleneceğine ve Mesih’in Kutsal Ruhu (Roah El Kadoş) aracılığı ile de diğer insanların Tanrısallığa katılacağına inanırlar.

İşte inanç yönünden son derece katı olan İsrailoğulları, kutsal kitaptaki bu farklı eğilimler nedeniyle düşüncede özgürlüğü benimseyebilmişlerdir. Başka hiçbir dinde bulunmayan bir özellik de bu durumu desteklemektedir; o da bir Yahudi’nin doğuştan Yahudi olmakla Tanrı tarafından seçildiği inancıdır. Eş deyişle Yahudi olmak için hiçbir düşünsel ya da inançsal gayret gerekmemektedir. Yahudi anne babadan doğmuş olmak, Tanrısal (Tanrı kavminin bir üyesi) olmak için yeter nedendir. Yahudi, Tanrı buyruğuna uymasa da Yahudiliğinden (seçkinliğinden) bir şey yitirmez. Ancak Tanrı buyruğuna uygun davranmak, yaşamıniyileştirilmesinin ve toplum olarak varolabilmenin bir ön koşuludur.

Ezoterik Esseni anlayışının yetkin bir dışavurumu olarak ortaya çıkan İsa öğretisi, Eski Ahitte hedeflenen Mesih öğretisinden başka bir şey değildi. Bu nedenle İsa’nın yaşamı bir Tanrısal trajedi imgesiyle yüklüdür. Kendisi de İncil boyunca, davranış ve sözlerinin Tanrısal kanıtı olarak Kelâmı (logos), eş deyişle Eski Ahitteki sözleri göstermiştir.

Bu öğretiye göre İsa, Mesih olarak, Bedenlenmiş Tanrısal Söz(logos)’dur; ve ona iman edenler Tanrıyla birleşerek kurtuluşa ereceklerdir. İsa, kendisine inananların şeriatın boyunduruğundan kurtulacağını ve ölümsüzlüğe kavuşacağını duyurmuştur.
Bu inanca göre İsa, insanların günahını yüklenmiş ve kendi bedenini kurban olarak Tanrıya sunmakla Adem’den gelen ilk günahı kaldırmış ve ona bağlı olarak ölümü yenmiştir.

İsa’nın öğretisini Batı dünyasına, başlangıçta Hıristiyanlarla savaşan ve sonra Tanrısal kayra (gratia) ile Hıristiyan olduğunu öne süren Aziz Pavlus tanıtmıştır.
Havari olmadığı halde onlardan daha büyük bir çaba gösteren Pavlus, özgün İsa yorumunu, Efesliler, Atinalılar ve Romalılarla tartışarak hızla yaymıştır. Denebilir ki bu günkü Hıristiyanlık, Pavlus’un emeğinin ürünüdür.

Tüm insanların aynı “Baba Tanrı”nın çocukları olduğu, bu nedenle de eşit ve kardeş(yoksullukta) olduğu görüşü Pavlus ve ardılları yoluyla bedensel Yahudilik yerine tinselYahudilik olarak ileri sürülmüş, böylece Mesih öğretisi diğer toplumlara da açılmış; artık inanan herkes İsrail’in ulusal Tanrısının krallığına girme olanağını elde etmiştir.

İsa’nın sözleri ve yaşam öyküsü dört havari tarafından ayrı ayrı kaleme alınmış ve Hıristiyan öğretisinin ilk kaynaklarını oluşturmuştur. İsa’nın yalnızca Mattaİncilinin son ayetlerinde geçen: “İmdi siz gidin, bütün milletleri şakirt edin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ismiyle vaftiz edin” sözleriyle, ve yine yalnızca Yuhanna İncilinin ilk ayetinde geçen “Kelam başlangıçta var idi, ve Kelam Allah nezdinde idi, ve Kelam Allah idi” ayeti, Hıristiyan teoloji ve felsefesinin temel argümanları olarak ele alınmıştır.

Hıristiyanlık; tüm yaratılışın ve evrensel kurtuluş tasarısının aşkın öznesi olarak özü bakımından tek olan Tanrının, birbirine aktarılamaz niteliklerle ayırt edilen üç kişiliği Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun etkinliğinin kavranmasıdır.

Tanrı, evreni, düşünen varlıkların İsa aracılığıyla özgürce ve sonsuza kadar kendi oğulları ve kızları olabilmesi için yaratmıştır. Bu nedenle tüm yaratılışın özeğinde, ezelden beri Tanrıyla birlikte ve Tanrı olan Mesih vardır. Yaratılış onun aracılığıyla gerçekleşmiştir ve onun aracılığıyla sonsuz olgunluğa erişerek yine Tanrıya dönecektir.
Evrensel kurtuluş tasarımı ve İsa’nın burada üstlendiği görev bir öncesizlik içinde belirlenmiştir.
Tanrının amaçladığı yaratılış, insanın Tanrıyla özgür iradesini kullanarak ve Mesih aracılığıyla barıştığı, böylece kendisinin de katılımıyla tanrısal yapıtın sonsuz bir uyuma kavuştuğu yaratılıştır.
Bu tasarımın gerçekleşmesi için, Tanrının mutlak ve aşkın etkinlik kaynağı olarak tek olan özünde, üç ayrı kişiliğin bulunması gerekmektedir. Bu öğretinin özü, Birlik İlkesi’ni (Tevhit akidesi; Prensipia unitas) önceleri Triad olan Teslis (Trinitas)ile açıklamaktır. Bundan amaç insan, doğa ve Tanrının, ayrılıkları içindeki birlik ve bütünlük olduğunu göstermektir

İşte Hıristiyanlıkta inancın yanında felsefe olarak ileri sürülen bu Logos(Kelam) öğretişidir. Logos’un “insan, doğa, Tanrı”ayrımlarının birlik ilkesi olarak ortaya konuşu ünlü Antik Yunan düşünür Herakleitos’un Logos öğretisinin nahiv bir biçimidir.

Hıristiyanlıktaki bu üçlü formülasyon, sanıldığınca yalnız Hıristiyanlığa özgü değildir; Çin’de “Tao-Taichi”, Hint’te “Shiva- Vişnu-Shakti”, Zerdüşt’te “Ehrimen-Hürmüz-Zirvana”ve Hermetik öğretide “Osiris-İsis- Horus” biçiminde karşımıza çıkmaktadır.
Pavlus’da bu geleneğe uyarak İncil’de Ruhun semeresi olarak; Sevgi- Sevinç-Selâmet, Tahammül-Lütuf-İyilik, İman-Ümit-Sevgi gibi dizgeler oluşturmuştur.

Grek ve Roma düşüncesiyle karşılaşan Hıristiyanlık, yalnızca inanç dayatmasıyla yetinemezdi; inançlar ussal sorgulamalarlakarşılaşıyordu. İsa’dan aktarılan alegorik söylemlere felsefesel bir temel bulmak gerekiyordu. İşte Hıristiyan felsefesi diye bir felsefenin ortaya çıkması bu zorunluluktan doğmuştur.

Ortaçağda felsefenin tipik özelliği “Tanrıbilimsel” oluşudur. Sırasıyla doğa merkezli antik Grek felsefesinin, giderek evren merkezli ve insanmerkezli tutumu, ortaçağda Tanrı merkezli bir yapıya dönüşmüştür. Ortaçağda felsefenin ilgi odağını, özellikle “us” ile “inanç” arasındaki ilişki sorunu oluşturmaktadır.
* Kimi zaman, “inanca” ussal temelleraranmış,
* Kimi zaman, “inanç” us yoluyla tanıtlanmak istenmiş,
* Kimi zaman, doğru bilgiye ulaşmada “usun” inanca ya da inancın” usa öncelliğiele alınmış ve karşılıklı gerekirlik tartışılmış,
* Kimi zaman da inancı besleyen açınlama(yaratıcı içe doğuş, esin, vahiy) ile, anlığı besleyen felsefi bilgiyi birbirinden ayırt ederek, bunların birbirine karıştırılmaması gereken, farklı disiplinler olduğu ileri sürülmüştür.

Özellikle Helenistik dönemde alışılmışın dışındaki yaşam biçimleri ortaya çıkmış ve her birinin düşünsel ön dayanakları düşüncede çeşitlenmeyisağlamıştır.
Bu dönemde usçu tutumların yanında mistik eğilimler de kendilerine yaşam alanı bulmuş ve “bir tür yaşam felsefesi” biçiminde ortaya çıkarak yaşama yeni biçimler vermeye başlamışlardır. Daha sonraki düşünsel gelişimleri anlamak ve açıklamak için bunun büyük önemi vardır. Bu bağlamda insan yaşamına yeni anlamlar yükleme, kuramla eylemi bütünleme ve gündelik yaşamı üst bir söylemle, kurgul metafiziklerle kavrama istekleri iç içe girer.
Ortaçağla ilgili değerlendirmelerde genellikle alışılagelmiş yargılar, daha çok onun “karanlık bir çağ” olduğu yönündedir. Ortaçağ, Rönesans ve Aydınlanma Dönemine kadar klasik kültürün kesintiye uğradığı bir ara dönem olarak görülmektedir.
Aslında tüm ortaçağ boyunca klasik kültürün kesintiye uğradığı pek de söylenemez. Gerçi, düşüncenin dogmatik bir ipotek altında olduğu doğrudur. Ancak üstü örtük de olsa felsefe, kendi özgün işlevini sürdürmekle kalmamış, üstelik giderek yaşamın üstündeki dogmatik ipoteği de kaldırıp atmayı başarmıştır. Bu anlamda ortaçağ, bir tür hamilelik dönemi yaşamıştır denebilir.
Felsefi olarak Ortaçağ; Antikçağdan Ortaçağa geçişi örnekleyen Plotinos ile, Ortaçağdan Yeniçağa geçişi örnekleyen Ocham’lı William arasındaki bir dönemdir.

Düşünsel altyapıyı Platon ve Aristoteles öğretilerinde bulan Hıristiyan Felsefesi Hıristiyan anlayışını pekiştirmek ve temellendirmek için kilise tarafından öne sürülen “dinsel kurgular” oluşur. Bir başka deyişle bu felsefe, antikçağ Yunan idealizminin Hıristiyanlık dinsel ölçüleri içinde devamı niteliğindedir.

Bu bağlamda Hıristiyanlığın özgün görüşlerini kısaca ele almak yararlı olacaktır:
* Antikçağın Tanrı anlayışı, kendisi gibi öncesiz sonrasız olan maddeye biçim veren, evrenin mimarı, yapı ustasıdır (Demiourgos). Hıristiyanlıkta ise Tanrı, dünyayı istenciyle yoktan var etmiş olan yaratıcıdır.
* Antik felsefenin evrene dağılmış, kişi olmayan, Tanrı ve evrensel ruh anlayışına karşın, Hıristiyanlığın aşkın Tanrısı, kişiliği olan Tanrıdır ve karşısında da kişiliği olan ruh vardır.
* Kişi, yalnızca Tanrı-İnsan ya da İsa-Mesih’le birleşme yoluyla günahtan ve ölümden kurtulabilir. Bu ise, kutsallaştırıcı törenler (sacramentum) yoluyla gerçekleşir.
Bu inançların kavramsal yapısını kurmak ya da onlara akılcı bir çerçeve kazandırmak isteyen Hıristiyan felsefesi iki döneme ayrılır:

Patristik dönem (İ.S. V’nci yüzyıla kadar ki dönem)
Hıristiyan felsefesinin Kilise Babaları (Yu. Patros) tarafından, Hıristiyanlığa karşı yapılan saldırılara karşı koyma amacıyla (apologia) oluşturulduğu ve inancınöne alındığı ilk dönemdir. Bu döneme Platoncu tanrıbilimi evresi denir. Kilise babalarının, Hıristiyan inancına bir öğreti niteliği kazandırma yolundaki yapıtlarından oluşmuştur. Felsefe, dinsel öğreti ve dogmaların gerçekliklerini destekleyen bir araç konumundadır.
Patristik felsefenin ünlü babaları: Clemens (150-215), Tertulian (160-222), Origenes (185-254) ve Augustinus (354-430) dur.

Skolastik dönem: (İ.S. VIII-XVI. yy.) Os. Medrese felsefesi, İng. Scholastic.
Skolastik felsefe için kaynak metinler oluştuktan (V-VIII. yy.) sonra, artık biçimi belirlenmiş olan bu öğretinin temellendirildiği ve sistematik olarak derlenip toparlandığı dönemdir. Aristotelesçi Tanrıbilimi evresi olarak bilinir. Özgün niteliği, felsefesel sorunların dogmalara bağlanmış oluşudur.
Hıristiyan dogmalarının aşılmazlığı tartışmasız kabul edilmiştir. Akıl, inanılan ve değişmez olan hakikate hizmet etmeli ve ona bağlı olmalıdır. Aklın görevi, çelişkileri çözmek ve inancı kanıtlamaktır. Ancak bu çalışmalarda usçu arayışlar öne çıktığından bu döneme ön Rönesans da denmektedir. Dönemin önemli düşünürleri: Skolastiğin kurucusu Scottus Eriugena (833- 880), Anselmus (1033-1109) Petrus Abaelardus (1079-1142) Aquinolu Thomas (1224-1274), Duns Scotus (1270-1308).

İşte Patristik dönemin ardından gelen skolastik dönemle birlikte tümeller tartışması ortaya çıkmış ve bütün ortaçağ boyunca da sürmüştür.

Porphyrios’un “Kategorilere Giriş” adlı yapıtında “Anlığımızın ve Bilgimizin Değeri” sorununa dayanan bu tümeller ya da evrenseller tartışması, temelde, kendini oluşturan bireylerden ayrı ve bağımsız bir gerçeklik olarak evrensel bir Hıristiyan Kilisesi (cemaati) olup olamayacağının tartışmasıydı.
Bilindiği gibi evrensel kilise “Katolik” diye adlandırılmaktaydı. Evrenseller gerçektir savıyla güçlü bir konumda bulunan kilise tüm dünya toplumlarının Hıristiyanlaştırılması ve tek merkezden yönetilmesini amaçlıyordu.

Platon’un öğretisinde, tümel ve evrenseller olarak yalnızca ideaların gerçek olduğu ileri sürülmüştü. Plato diyordu ki “duyusal ve tikel nesnelerin gerçekliği yoktur, buna karşın tikel varoluşlardan önce varolan idealar tümeldir; evrenseldir ve ancak onlar gerçektir.” İşte Porphyrios’la birlikte yeniden tartışmaya açılan tümeller sorununun felsefi temelleri buradan kaynaklanıyordu.

Değerli kardeşlerim, bu bilgiler bağlamında tümel ya da evrenseller sorununu felsefi tartışma zemininde ele alarak onun doğurduğu sonuçları çözümsel değil, sorunsal olarak göstermeyi deneyeceğim. Öncelikle çalışmaya konu olan “tümel” “tekil” ve “tikel” kavramlarını kısaca anımsayalım.

Tümel (Os. Kiillî, İng. Univesal) Bütüne ait olan, genel ya da evrensel.
* Tekil (Os. Ferdî, İng. İndividual) Bireye ait olan, özel ya da bireysel.
Tikel (Os. Cüzî, İng. Particular.) Birkaça ait olan

Her üç kavram da doğa ya da dış dünyadaki nesnel gerçekliğin farklı nesnel ilişkilerini yansıtırlar. Birbirlerine dönüşebilen bağımlı kavramlardır.
Nesne, olgu ve olaylar “tekil” olarak kavranırlar. Bu nedenle tüm öbür nesne, olgu ye olaylardan ayrılırlar. Ancak her tekil olanda, başka tekillerde de bulunan “ortak yanlar” vardır. Bu ortak yanlar bir gurup nesne ve olaya özgüyse “tikel”, tüm nesne ve olaylara özgüyse “tümel”dir.
Bir başka deyişle tekil nesnelerin ortak özellikleri bazı nesnelerde bulunuyorsa tikel, tüm nesnelerde bulunuyorsa tümeldir.

Örnek olarak; Sokrates tekil bir bireydir.
Sokrates’te bulunan düşünme yetisi diğer insan bireylerinde de bulunmaktadır. Ancak insan türünün dışındaki diğer varlıklarda bulunmamaktadır. Bu durum bir tikelliktir. Sokrates’te ki varoluş niteliği ise tüm diğer nesnelerin her biri için zorunlu olarak vardır. Eş deyişle tikel ve tekil olan, birey olan Sokrates’teki varoluş niteliği tümel bir niteliktir. Bu demektir ki, bir tür özellikleriyle tekil olan, başka bir tür özellikleriyle tikel ve daha başka özellikleriyle de tümel olabilir. Eş deyişle tekil, belli koşullarda tikel ya da tümel durumuna dönüşebilir.

* Tümeller ise (Os. Külliyat, Yu. Katholou, İng. Universals), geneller, evrenseller, soyut, ussal, genel kavramlardır.

Skolastik felsefede: varlıkların özleri sayılan “genel idea”lar anlamını taşırlar.
Tümellerin bir felsefe oluşturması, bunların ne anlamda varolduklarının sorgulanmasına dayanmaktadır. Örneğin; tümeller, algıyı ve buna bağlı olarak nesneleri sınıflandıran insan aklından bağımsız olarak bir varlık taşırlar mı? Ya da tümeller gerçek midirler?

Antikçağ Yunan düşünürü Aristokles Platon (427-347) “idea”ların, nesnelerin özleri olduğunu, nesnelerden önce ve nesnelerin dışında var bulunduğunu, nesnelerden ayrı ve nesnel bir varlık taşıdıklarını ileri sürmüştü. Bir başka deyişle pek çok değişik tikel nesnede özdeş olan özellikler buluruz. Aynı renk, aynı biçim, aynı tür, aynı doğa birden çok tikelde bulunabilir. Bu çok sayıdaki tikelde özdeş ya da ortak olan tümelliğin varlığı,, onu taşıyan tikellerle açıklanamaz. Bu nedenle tümeller de gerçek anlamda vardırlar ya da varoluşları bulunmayan tümeller gerçektirler. Tümeller ya da soyut idealar dünyasından somut özdeksel dünyaya geçiş, bir yaratanın gücüyle olmuştur. Tanrı ruhsal bir güçtür ve yaratılış yoluyla özdeksel dünyayı kendi varlığından çıkarmıştır.

Yaratan-Yaratılış-Yaratılan üçlemesi giderek Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesine temel olmuştur.
Platon’a göre; tümeller, tikellerden bağımsız olarak ve onlardan daha öncelikle vardır. (Ante rem)

Aristoteles bu görüşe karşı çıkmış ve Plato’nun tümeli töz saymak yanılgısına düştüğünü ileri sürmüştür. Aristoteles’e göre töz, şu ya da bu nesnedir. Eş deyişle töz görülebilir ve de gösterilebilir. Tözün üstündeki tümeli göstermek ise ancak tikeli göstermekle olanaklıdır.
Töz tikel olduğuna ve ancak tözler bağımsız varlıklar olarak gösterilebildiklerine göre, tümeller onları taşıyan tikel nesnelerden bağımsız olarak varolmazlar.

Aristoteles’e göre; tümeller bağımsız olarak yoktur, yalnızca tikel nesneler üzerinde vardır. (İn rebus)
İşte Ortaçağda bu tartışmalar yeniden alevlenmiş ve ortaya değişik görüşler atılmıştır. Ancak, mantık ve metafizik düzeyde sürmüş olan bu tartışmaları asıl hazırlayan ve gündeme getiren, Tanrı kanıtları ve kutsal üçleme ile ilgili hesaplaşmalar olmuştur.

Hıristiyan felsefesinde Platon’un görüşünü sürdürenlere “gerçekçiler” (çünkü bunlar ideaların gerçek varlıklar olduklarını söylüyorlardı) bu görüşe karşı çıkanlara da “adcılar” (bunlar da ideaların gerçek olmayıp birer ad olduklarını söylüyorlardı) denir.
Gerçekçiliğe göre; Os. Hakikîye, İng. Realism
* Tümeller gerçektirler (Univesalia sunt realia) ve
* Tümel nesneden öncedir. (Universale ante rem)

Adcılığa göre ise; Os. İsmiyye, İng. Nominalism
* Tümeller adlardır (Universalia sunt nomina) ve
* Tümel nesneden sonradır. (Universale post rem)

“Tanrısal kayranın (inayetin) doktoru” unvanını kazanmış olan St.Aurelius Augustinus (354-430), Platon’un İdealar Kuramı’nı Hıristiyanlığa uygulamış ve kuşku yöntemiyle
(Kuşku duyuyorum demek ki varım, ben varsam Tanrı da var) Tanrıya kadar yükselme olanağından söz etmiştir. İnanın bulunmadığı yerde hiçbir bilgi olamaz diyerek felsefe ve bilimi Tanrıbilimle özdeşleştirmiştir.

Augustinus’a göre felsefenin konusu, Tanrıyı, Ruhu ve kendini bilmektir. Tanrı bize aklı, kendisini bilmemiz için vermiştir; akıl Tanrının kendisidir ve onun çocuğudur.
Mutluluk bilgeliktedir, bilgelik ise Tanrıyı tanımak ve ona ulaşmaktır. Yaşamın amacı Tanrıyı aramaktır. Tanrıyı aramak insanın kendisini aramasıdır. İnsan kendini ancak Tanrı aracılığıyla bilecektir. Önce Tanrı bilinecek sonra insan kendini bilecektir. Bu bilme salt akılsal bir bilme değil, onunla birlikte olarak ve ona kavuşarak bir bilmedir. Kendini araştırma aklı aşan bir gönül işidir. Hakikat eş deyişle Tanrı, insanın içindedir, insan da Tanrıdadır. Nasıl ruh birdir ve hem de bedenin her yerindedir aynı şekilde Tanrı da birdir ve her an her yerdedir.

Felsefe insanın kendisini bu yönde araştırmasıdır. İlk günah nedeniyle tüm insanlar suçludur. Tanrı kimilerini seçecek ve kurtaracaktır. Bu seçim dünyadaki iyi ve kötü yaşam biçimine bağlı değildir ve nedeni bilinmez. Tanrıya tapmalı, inanç, umut ve şefkat ile yaşam sürdürülmelidir. Kurtuluş Tanrısal kayra ile olanaklıdır. Yeryüzü kenti Tanrı kentinin bir parçasıdır bu nedenle devlet kiliseye bağlı olmalıdır.

Bir şeyi anlamaktan önce ona inanmak gerekir eş deyişle inan akıldan önce gelir. Augustinus’un düşünce ortamında “inanç” bir başlangıçtır. Konuyu anlamak için gerekli bir ilk adım olmaktan ileri gidemez. Bu nedenle Credo ut intelligam (anlamak için inanıyorum) demiştir. Buna göre inanç ustan önce gelir; inanç olmadan da insan us nesnesi olan mutluluğa erişemez.
Bu yönden de inancın usa göre ikincil bir önemi vardır; çünkü o kör bir benimsemedir, oysa us anlığa Sezgi-Gücü sağlar.

Augustinus’a göre insan us taşıyan bir varlık olarak belli bir anlamda kendi kendinin efendisidir. Erdem ise ahlak yetkinliği, iyilik ve insanın kendisine bir düzen kurmasıdır. Bu düzen önce insanın nesnelere verdiği değerde daha sonra da kendi yaşamında ortaya çıkar. Özetle Augustinus “Anlamak için inanıyorum” demekle, anlamayı, inanmanın üstüne ve ilerisine koymuştur.

Augustinus, Tanrının en yüksek gerçeklik, en büyük iyi ve mutluluğun kaynağı olduğunu açıklamış, tümellerin bağımsız gerçek varlıklar olduğunu söylemiştir.

* Tümel ya da evrensel nesneye önseldir.
Universale ante rem

XI. yüzyılın sonunda Compiègne papazı adcı (Nominalist) Roscelinus, tümellerin bağımsız varlık olmaları bir yana tikeller üzerinde bile varolmadıklarını öne sürerek gerçekçiliği yadsımıştı. Ona göre tümeller ya da genel kavramlar birtakım seslerden başka bir şey değildirler. Gerçekte yalnız tikeller vardır ve bizler genel terimlerle tikeller arasındaki kimi benzerliklere düşünce biçimlerimize yakıştırdığımız çeşitli adlar veririz. Tümeller bu adlar ötesinde bir şey değildir ve asla gerçeklikleri yoktur.

* Tümel ya da evrensel nesnelerden sonra varolur.
Universale post rem

Böylece, “gerçek olan, bireysel olandır” savıyla ortaya çıkan adcılığın Tanrıbilim üzerindeki sonuçları skolastikler için büyük sakıncalar oluşturmuştu. Bu kavga giderek kilisenin temellerini sarsmış ve skolastiğin çöküşünün ön koşullarını hazırlamıştır. Çünkü dinler tümeller üzerine kurulmuştu, Tanrı ve diğer bütün dinsel kavramlar soyut ve tümeldi. Genel kavramlar ya da tümeller gerçek sayılmazsa başta Tanrı kavramı olmak üzere dinsel dogmaların hiçbir gerçeklikleri kalmıyor, dinlerin gerçek olduğu savı kökünden yıkılıyordu.

Buna tepki olarak Champeaux’lu papaz Guillaume yalnızca tümellerin varolabileceğini ve onların gerçek olduğunu savundu.
Bir tepki de Canterbury baş papazı St. Anselmus’dan (1033-1109) geldi ve Anselmus değişik nesnelerin benzer görünebilmelerinin, ortak ya da özdeş bir tümeli gerçekte taşımalarına bağlı olduğunu öne sürdü. Önce “Monologion” adlı yapıtında İsa’nın öğretisinden yola çıkarak yalnızca akıl yürütme (usavurma-mantıksal çıkarsama) ile Tanrının varlığını ve onun niteliklerini tanıtlamaya çalıştı.
Daha sonra “Proslogion” adlı yapıtında ise Tanrının varlığını yalnızca tanımından hareketle tanıtlamaya çaba gösterdi. Tanrı “en yetkin varlık”tır ve bu tanımın geçerliği yalnızca inanca dayanır. Tüm yetkin nitelikleri (yetkin iyi, yetkin güç, yetkin bilgelik, yetkin mutluluk) ona yükleyebiliriz. Bu nitelikler Tanrının özünden ayrı nitelikler değildir. Çünkü Tanrı hiçbir şeyden pay almaz, kendisi kendi başına varolan her şeydir. Şimdi “en yetkin varlık” olan Tanrının varolmadığını düşünürsek “varolmak” niteliği ortadan kalktığı için Tanrı artık eksikli olmuştur. Bu ise tanımıyla çelişiktir. Bu nedenle en yetkin varlık olan Tanrının “varolması” da gerekir. Bir başka deyişle Tanrı bir öz olduğu için vardır ve üçleme (teslis) bu bakımdan bir benzetme ve simgeden başka bir şey değildir. Tanrı olmayan her şey de sonludur. Tanrı her şeyi yoktan, başsız-sonsuz ideaları örnek alarak yaratmıştır.

“De Veritate-gerçek üstüne” adlı yapıtında ise Anselmus, Yeni Platoculuk etkisiyle tüm gerçeklerin Tanrı varlığında yoğunlaştığını, birliğe ulaştığını öne sürmüş ve çoklukta tekliğin bulunduğunu ortaya atmıştır. Anselmus’a göre Tanrı saltık olgusaldır, çünkü tüm yüklemleri evrenseldir. Evrenseller ya da tümeller nesneler üzerinde (in rebus) varolmanın yanı sıra, hem aklımızda (post rem) hem de henüz evreni yaratmadan önce Tanrının aklında (ante rem) vardır.

Bir başka anlatımla;
* Tümel ya da evrenseller bireysel nesnelerde varolurlar.
Universale in rem
* Ancak evrenseller Tanrının usunda, nesnelere önsel olarak
Universale ante rem
* İnsan usunda (kavram olarak) nesnelerden sonra varolurlar.
Universale post rem

Ortaçağın aydın düşünürü Petrus Abaelardus (1079-1142) “Bir öğretiye Tanrının onu doğru olarak bildirdiği için değil, ama yalnızca usun buyrukları nedeniyle inanılması gerekir, kuşku duymada hiçbir günah yoktur, çünkü kuşku gerçeği aramaya yöneltir” diyerek tipik bir usçuluk sergilemekte olan bir azizdir.

Abaelardus, Anselmus’un tümeller konusundaki savlarını benimsemiş, kilisenin büyük tepkisine neden olan adcılıkla gerçekçiliği uzlaştırabilmek için yeni bir görüş öne sürmüştür.

Ona göre tümeller nesnelerde de zihinlerde de “kavramlar” olarak vardırlar. Tümeller nesnelerin durumlarıdır (status), birçoğunun bir arada ortak olarak taşıdığı koşullardır. Bu durum ya da koşullar ise ancak kavramlarda varlık kazanır.
Kavramlar gerçek değildirler ancak gerçekliklerden çıkarıldıkları için gene de bir gerçeklik taşırlar. Kavramların nesne ve eylemlerden bağımsız varlıkları yoktur ancak onlar nesnel gerçeklik bilgisinin özel bir biçimidirler ve biz onlar olmadan (nesne ve eylemlerden soyutlanmış genel kavramlar) nesnel gerçekliği bilip tanıyamayız. Bu nedenle Abaelardus’un görüşüne “kavramcılık” (Os. Mefhûmiyye, İng. Conceptualism) adı verilmiştir.

Abaelardus kavramcılık öğretisi adı altında adcılığı desteklemiş ve;
* Tümel ya da evrenseller “kavram”dırlar.
* Tümeller ne nesneden önce ne de sonradır, nesnenin kendisindedir demiştir.
Universale neque ante rem, nec post rem, sed in re.

Aquino’lu Thomas (1224-1274) orta skolastik dönemin bu konuda ulaştığı sonucu dile getirir. Bu da Anselmus’un tümellere her üç anlamda da varlık yükleyen görüşüdür. Tümeller hem nesnelerin kendinde (in rem) hem aklımızda (post rem) hem de Tanrının aklında (ante rem) vardır.

Geç skolastik dönemin büyük düşünürü İngiliz Tanrıbilimcisi Ockham’lı William (1295-1349) adcılığı yeniden diriltmiş ve büyük bir güçle savunmuştur. Öğretisine “Tanrıbilimsel şüphecilik” denir. Uyguladığı yöntem “eleştiri”ye dayanır. Önce soruna kuşkucu bir tutumla yaklaşır, onu en ince ayrımlarına değin inceler ve eleştirir. Bu yöntemle vardığı sonuç tümellerin gerçek değil birer boş kavram olduklarıdır.

Aforoz edilmiş bir Fransisken papazı olan William’a göre, tümellerin nesnelerden önce de var bulundukları doğrudur. Yaratıcı bir Tanrı olduğu varsayılınca, yaratılanların daha önceden Tanrının usunda bulunması gerekir. Ancak bu durum Tanrıbilimsel alandaki açıklamalar için geçerlidir ve tümellerin, mantığın alanı olan insan usunda da önceden bulunduğunu göstermez.

Bilgi edinme işlemini yapan insan aklı için tümeller kuşkusuz nesnelerden sonra oluşmuşlardır. Gerçekte yalnızca tekil nesnelerin varlığından söz edilebilir. Tümeller, birbirine benzeyen tekil ve tikel nesnelerden soyutlama yoluyla türetilmiş kavramlardır. İnsan yalnızca algıladığı tikel varlıkları bilebilir ve yalnızca bunlar gerçektirler. Bu da bilginin iç ve dış deneyden kaynaklandığı anlamını doğurur.
Bir başka deyişle tümeller insan aklının yaptığı soyutlamalar olup, usumuzda algıya dayanan bir kavram, dilimizde de bir ad olmaktan başka varlıkları yoktur.

* Tümel ya da evrensel, tikel nesneden sonra varolur.
Universale post rem

Bu durumda Kutsal Kitabın öne sürdüğü doğaüstü varlıkları bilme ve us ilkelerine göre açıklama olanağı yoktur. Onlar ancak inancın konusudurlar. Yalnızca bireysel olgusaldır. Bu nedenle evrensel kilise olamaz.

William “felsefe, us ilkelerine dayalı bir bilgi alanı olduğundan inanca bağlanan Tanrıbilimle ilgisi yoktur ve onun denetimi altında değildir. Felsefenin içerdiği sorunlar usa dayandığından, inançtan bağımsızdırlar” diyerek Rönesans dönemi usçuluğuna öncülük etmiştir. Özellikle Tanrıbilimden bağımsız, kilise denetiminden kurtulmuş, us ilkelerine ve deney verilerine dayalı bilimsel anlayışın ilerlemesine önemli katkı sağlamıştır. Adcılık daha sonraları İngiliz deneyci geleneğinde sürmüş, usçular ise gerçekçiliğe daha yakın olmuşlardır.
Böylece, inanç ile bilgiyi uzlaştırmak amacıyla yola çıkan Skolastik Felsefenin bin yıl süren uğraşları sonuç vermemiş ve bilgi ile inanç bütünüyle birbirinden ayrılmıştır.

Sevgili kardeşlerim, Ortaçağ Hıristiyan Felsefesi içinde oluşan, tümellerle ilgili bu tartışma, çağdaş felsefe yorumcularınca gereksiz bir tartışma ya da mızmız felsefe olarak değerlendirilmiş ve de dışlanmıştır.

Çağdaş felsefe günlük sorunlara yönelmiş ve olgusal gerçekliğin dışındaki metafizik konulardan sakınma yolunu tutmuştur.
Giderek insan “Homo-Ekonomikus” diye tanımlanmış ve modernizm benimsenmiştir. Ancak felsefenin kendi zemininde tümeller sorunu biçim değiştirerek de olsa tartışılmaya devam ede gelmektedir.
Ayrıca felsefe disiplinleri dışında bilimsel tutum içinde bile tümeller ya da evrenseller “genel yasalar” sorunu biçiminde ele alınmaktadır.

İdeolojiler yönünden de evrensellerin benimsenmesi büyük sorunlar doğurmuştur. Göreli dünya görüşleri, evrensel ideolojilerin totaliter yapısı karşısında, kültürlere özgü yaşam biçimini ileri sürmekte ve demokratik yaşamın çoğulcu, katılımcı biçiminin ancak bu altyapı üzerinde kurulabileceğini savunmaktadırlar.
Totaliter ideolojilerin önerdikleri evrensel ve tek biçim gerçeklik savının, baskı doğurucu olduğu, kültürleri ortadan kaldırmaya yöneldiği ve tek tip insanıoluşturmayı amaçladığı için de özgür istençleri yok edeceği söylenmektedir.

Diğer yandan bir bilginin, bilgi olabilmesi için, genel bir yasa altında ve bir bütünsel dizge bağlamında belirlenmesi gereği vurgulanmaktadır. Değişen olgular ancak genel bir yasayla birbirine bağlanabilir ve anlamlandırılabilir; herhangi bir olgu diğerlerinden yalıtılarak ya da ilişkilerinden koparılarak anlamlandırılamaz denmektedir.

Aydınlanma döneminin ünlü düşünürü Kant, (1724-1801) insan usunun metafizikten ve dogmalardan arındırılması gereğini açıkça ortaya koymuştur. Ancak bunun yanında “insan usunun anlıksal ulamları (kategori) evrenseldir” yargısını da getirmiştir.
İnsan nerede olursa olsun usa dayalı bir yaşamı kurarken, evrensel anlık ulamları gereği onun evrensel bir yapıya doğru devineceğini vurgulamaktadır.

Kant bir bilginin oluşabilmesi için üç temel ulamı zorunlu görmektedir; bunlar ise daha önce Hıristiyan Felsefesinin öne sürdüğü ulamlardır. Kant şunu diyordu; “Bir-Birlik-Bütünlük” ulamları olmaksızın, olguları kavrayamayız. Kant’a göre Tanrı, felsefe için bir inanç konusu değil, bir ilke konusudur. Kant aslında dinsel tutum içinde de Tanrı için yapılan uslamlamaların örtük olarak bu amaca yönelik arayışlar olduğunu düşünüyordu.

Kant usun ulamlarını dört ayrı üçlükler biçiminde ele almıştır. Bu üçlükler bir üçgenin üç köşesiyle simgelendiğinde üçgenin ortasında oluşan ulamlar ussal görünün gözü niteliğinde belirmiş olur. Kant’a göre ulamlar deney verilerini dağınıklıktan kurtarıp düzene kavuşturur. (Ordo Up Caos)

Kant ayrıca zamanı da bir duyarlık ulamı olarak gösterir ve onu üçlü bir zaman kipinde tasarlar.

Kant’ın bu üçlemeleri görünüşte Hıristiyan Teslisine bir öykünme gibidir; ancak felsefi epistemoloji açısından bakıldığında bilginin oluşumu için mantıksal bir zorunluluğu gösterdikleri açıkça anlaşılır.
Kant’ta dağınık üçlemeler biçiminde görülen ulamlar daha sonra Hegel (1770-1831) tarafından ilişkilendirilerek ve birbirinden türetilerek örgün bir dizgesellik altında mantıksal düzene kavuşturulmuştur. Bu dizgenin her üçlüğü bir tümel kavramı gösterdiği gibi dizgenin tamamı da tümel bir kavram olarak tanıtlanır.
Hegel’de de üçlemelerin birliği kavram olarak usun gören gözü niteliğindedir. En temel iki üçgen şunlardır.

Bütün bu mantıksal üçlemelerin en temel formülasyonu zorunlu bir belirlenim olarak karşımıza çıkar, o da;

Kant, felsefenin tüm dinsel ve metafizik düşüncelerden arındırılmasını savunmuş ve felsefesinden de dışlamıştır; ancak ona göre Ortaçağ Hıristiyan Felsefesinin uğraşları da boşa bir çaba değildir. Yapılan bütün düşünsel etkinlikler bilginin oluşumunun sorgulanması anlamını taşımaktadır. Ve ortaçağ düşüncesi tümellerle ilgili tartışmayla felsefi bilince birtakım önemli ulamlar kazandırmıştır.
Örneğin din felsefesi içinde tartışmanın merkezine oturtulan Tanrı kavramı, Kant’ın lojiğine düşünsel zorunlu bir ulam, bir ilke olarak girmiştir.

Kant diyordu ki;
Tanrı dediğimde; “tüm görgülenim nesnelerinin koşulsuz-birlik ilkesini, anlıyorum.” Evren dediğimde; “nedensel olarak ilişkili fenomenlerin bütünsel dizgesinianlıyorum.”
Düşünen özne ya da ben dediğimde; “birer düşünsel ilke olarak Tanrı ve evren ikilisini tek bir dizgede birleştiren düşünen içkin insan ilkesini anlıyorum.”

Varolanların “Koşulsuz-Bir” ilkesi, bilginin oluşturulabilmesi için bir zemin, bir mantıksal başlangıç noktası olarak “varlık” ulamıdır. Böyle olunca “varlığın birliği” ve “fenomenlerin bütünlüğü” olmaksızın bir bilgi oluşturulamaz.
Kant’a göre epistemolojik açıdan, adı Tanrı konmasa da onunla imlenmek istenen “ilke” mantıksal zorunluluktur.
Bu tartışma özünde saltık belirlenimlerle, göreli belirlenimlerin bir savaşımı olarak görünmektedir.
Günümüzde bilimsel kuramların göreliliği benimsemesi felsefeyi etkilemiş ve bilimi izleyen bir felsefe doğurmuştur. Felsefe dinsel ve dogmatik ipotekten kurtulmuş ancak bu kez de bilimin koyduğu ipoteğe boyun eğmiş görünmektedir.

Bilimsel tutum yerine bir tür bilim taparlığa dönüşen modernizm ve pozitivizm birçok eleştiriyle aşılma eşiğine gelmiş ve post-modern arayışlar başlamıştır.
Post-Modernizm yeni bir disiplin değil, yalnızca modernizm eleştirilerinin bir toplamı niteliğinde karşımıza çıkmıştır.
Bu eleştirilerin odağını yine tümel ve evrenseller oluşturmaktadır.

Post-Modern eleştirilere göre, modernizm ve pozitivizm evrensellik savı içindedir ve uygulamada Batı Avrupa yaşam biçimini tüm dünyaya egemen kılmak isteğindedir. Bunun için de bilimi yalnızca teknoloji bağlamında referans olarak almaktadır.
Pozitivizmin insan bilgi içindir savı artık yerini bilgi insan içindir savına bırakmaktadır. Post-modern eleştiride insanın özünü ne evrensel us ilkeleri ne de pozitivist belirlenimler oluşturur; bunlar insan için dışsaldır ve ikincildir.

İnsan özünde bir kültür varlığıdır. Buna bağlı olarak da evrensel insan diye soyut bir insan yoktur ve olamaz; kültürlere özgü somut insanlar vardır ve yaşamı birbirlerini kabul ederek paylaşmak zorundadırlar.
Bu eleştiri insan hakları bağlamında her insanın kendine özgü kültürü yaşamak ve geliştirmek hakkı vardır görüşünü ortaya çıkartmıştır.

Post-Modernizm, modernizmin dinlere karşı takındığı yaşamdan dışlama tutumunu anti-demokratik bulmakta; buna karşın, dinlerin insan kültürünün bir parçası olarak kabul edilmesi gereğini benimsemektedir.

Ancak bütün bu görüşler, dinlerin ve kültürlerin özünde diğerlerini egemenlik altına alma ve yayılma isteğinin nasıl dengeleneceğini açıklayamamaktadır. Bu nedenle de kamu düzeninin kurulmasında ve kültürel çeşitliliğin korunmasında kriter olarak baş vurulması gereken evrensel hukuk ilkelerinin zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Bu da gösteriyor ki tümeller ve evrenseller sorunu günümüz yaşamı için de vazgeçilmez bir tartışma konusu olmayı sürdürmektedir.

İsa ve Hıristiyanlık Felsefesiyle Ortaçağın gündemine oturan tümeller sorunu, bin yıl gibi bir süre tartışılmıştır. Bu tartışmanın düşünsel olduğu kadar inançsal, siyasal ve yaşamsal boyutları da vardır.

Tümel-evrensellerin, Antik Yunanın “Mimar Tanrı” geleneği bağlamında özgün bir yorumu, Proje-Yapı-Yaşam ilişkisinde anlamlandırılabilir. Yapı gereçlerinin bir proje çerçevesinde yapıya dönüştürülmesi olgusunda proje, bir idea, bir biçim ve bir tümel olarak yapının özünü oluşturur denebilir.
Proje, gerçekleştirilmeden önce, bir tasarım olarak yapıya önceldir. (Ante rem).
Yapı gerçekleştirildiğinde ise, proje yapının öz biçimi olarak içseldir. (İn Rem)
Yapının hangi proje üzerine gerçekleştirildiğinin kavranması ise yapıdan projenin çıkarsanmasıdır. (Post rem)

Doğa ve insan söz konusu olduğunda, doğanın varoluşunun yasalı düzeni (kozmos) onun evrensel belirlenimi olarak kavranıldığında (logos-ki bu bilimsel bilgidir) üretmek ve yeniden üretmek olanaklıdır. Bir başka deyişle, doğa yasaları, genel-evrenseller olarak hem ona varoluş düzeni kazandırır, hem de bu yasaların bilinci ile ekinsel varoluş düzeyinde yeniden üretilebilir. (Teknoloji)

Doğanın varoluş düzenini doğal güçler oluşturmaktadır. Bunların en temel olanları; Çekim gücü, Zayıf nükleer güç, Güçlü nükleer güç, ve Elektromanyetik güçtür. Buna bağlı diğer doğa güçleri hiyerarşik bir yayılım içersindedir.
Doğa güçlerinin kavramlaştırılması, onların yasalarının bilinmesi anlamını taşır. Gerçekte logosun bilimsel anlamı budur.
Genelde doğa yasaları denilen özelde “devim”in yasaları olarak belirlenmiştir. Devim evrenseldir ve devinimler yoluyla doğayı biçimlendirir.

Doğa karşısında insanın özgürlüğü devimin yasalarının bilinciyle olanaklıdır. İnsana göre doğadaki yasalılık bir ante-rem, onların insan doğasındaki içkinliği in rem ve insan bilincindeki kavramı ise post rem olarak algılanabilir.
Bilimsel bilgi bağlamında yasalar ya da evrenseller tüm doğal gerçekliğin özü niteliğindedirler ve ancak bilimsel yöntemle kavranıldığında değişime dönüşüme uğratılabilirler. Bu bir anlamda doğal varoluştan doğan insan bilincinin (logos) dönüp doğaya egemen olmasının sürecidir.

Dinsel bağlamda İsa öğretisiyle ortaya çıkan Tanrının insanda içkin olarak bulunduğu savı bir yoruma göre dinsel yol ile dinin yadsınması ve insanın özgürleştirilmesi savıdır.
İnsan kendisinin Tanrısal özünü kavradığında yaşamını belirleyecek yasaları koyma ve değiştirme yetkisini kendinde bulmakla (İsa’nın dediği gibi) şeriatın boyunduruğundan kurtulabilir.
Böyle bir yorum Kilisece benimsenmediği halde Hıristiyan ve İslam tasavvufu içinde benimsenmiş ve dinsel dogmatizmin aşılmasına yol göstermiştir.

Günümüzde Post modern yazımlarda, bu anlayış üzerinde durularak modernizmin kuru usçuluğuna inançsal destek verilmek istenmektedir.
İnsanların düşünme gereksinimi yanında inanma gereksiniminin de göz önüne alınması böyle bir çabayı doğurmuştur. Dinlerin Ortodoks anlayışında, insan şeriat içindir ve özgürlüğü yoktur eş deyişle şeriat kutsanmıştır.
İsa yoluyla dinsel öğreti nitel bir dönüşüme uğratılarak insan kutsanmış ve Tanrısal özü bakımından özgür kılınmak istenmiştir ve böylece dinde doğuştan günahkâr kabul edilen insan, İsa yoluyla günahın yükünden kurtulmuş ve yeni insan tipine örnek oluşturulmak istenmiştir.

Aydınlanmanın öncü düşünürleri böyle bir inancın düşünsel temellerini oluşturarak ve İsa örneğini tüm insanlar için gerçekleştirmek amacıyla her insanın gücünü kendi usundan almasını önermişlerdir.
Batı dünyasının ekinsel geleneği içinde bu tür çabaların anlamlı olmasına karşın diğer ekinler için aynı şeyi söylemek pek olanaklı değildir.
Bu da gösteriyor ki her ekin kendi dinamikleriyle ve kendi süreçleri doğrultusunda aydınlanmasını gerçekleştirmek zorundadır. Aynı biçimde kendi din ve inançlarının insanın özgürleşmesine katkıda bulunabilecek yorumları üretmek zorundadır. Aksi halde inançlar dogmatik yapısı ile; işlenmeden ve geliştirilmeden düşünsel yaşamdan dışlanırsa (Modernizmde olduğu gibi) ortadan kalkacağına kutuplaşarak güçlerini arttırarak özgürlüklere engel olucu yönde varlıklarını sürdüreceklerdir.

Doğal olarak tüm bunlar toplumsal gerçeklik bağlamında anlam taşımaktadır ve tartışmaya açıktır. Yoksa aydınlanmasını tamamlamış bireylerin ussal ve bilimsel tutumdan başka hiçbir gereksinimi olamaz. Aydınlanmanın tüm dünya insanlarına eğitim yoluyla ulaşması ve benimsenmesi kuşkusuz büyük bir insanlık ülküsü olarak aydınların ereğidir. Bu hedefe gidiş sürecinde aydın örgütlülüğü ve hizmetin sürekliliği kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Teolojik felsefelerde sezgisel düzeyde üretilen, ussal felsefe geleneğinde ise düşünsel tanıtlamaları yapılan insan özgürlüğünün yolu ancak bilimsel tutum ile gerçekleşebilir.

SEÇİLMİŞ KAYNAKÇA

Metin Bobaroğlu, Özgün Çalışma
Frederick B. Artz, Orta Çağların Tini, İdea, 1996
Betül Çotuksöken-Saffet Babür, Ortaçağda Felsefe, Ara, 1989
Georges Duby, Ortaçağ İnsanları ve Kültürü, İmge, 1990
Aytunç Altındal, Üç İsa, Anahtar, 1993
Renan, İsa’nın Hayatı, M.E.B., 1964
Doç. Dr. Suat Yıldırım, Hıristiyanlık, Diy. İşleri Baş., 1988
Thomas Michel, Hıristiyan Tanrıbilimine Giriş, 1992
Carlos Madrigal, Üçlü-Birlik Ne Demek?, Müjde, 1995
C. S. Levis, Tanrı’nın Üçlü Birlik Doğası, Müjde, 1994
Ömer Rıza Doğrul, Hz. İsa’nın Hayatı, Konferans, 1931
Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, Remzi, 1983
Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü, Remzi, 1982
Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, BDS, 1992
Macit Gökberg, Felsefe Tarihi, Remzi, 1980
Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Sosyal, 1991
Cemil Sena, Tanrı Anlayışı, Remzi, 1978
Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi, Remzi, 1976
A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din, Remzi, 1969
Şükrü Günbulut, Küçük Felsefe Tarihi, Maya, 1983
Kitabı Mukaddes, İstanbul, 1976
Ana Britamıica, Cilt 11
Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi