İronik* Bir Anlamsızlık: Duvar(lar)ınız Nâzım Hikmet’in “O Duvar” Şiiri Üzerinden Etüdü

25 Ocak 2017
Sınır - Yaz 2016

“O duvar

O duvarınız

vız gelir bize vız!

Bizim kudretimizdeki hız,

ne bir din adamının dumanlı vaadinden,

ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır.

O yalnız

tarihin o durulmaz akışındandır.

Bize karşı koyanlar,

karşı koymuş demektir:

maddede hareketin

yürüyen cemiyetin

ezelî kanunlarına.

Sükûn yok, hareket var

bugün yarına çıkar,

yarın bugünü yıkar.

Ve durmadan akar

akar,

akar.

Biz bugünün kahramanı,

yarının

münâdîsiyiz.

Bu durmadan akan,

yıkıp yapan

akışın

çizgilenmiş sesiyiz.

Biz,

adımlarını tarihin akışına uyduran

temelleri çöken emperyalizme vuran,

yarını kuran-

-larız.

O duvar

o duvarınız

vız gelir bize vız!”

Nâzım Hikmet (Ran), 1925

 

“Toplum sözleşmesi”, “Neden kanuna uymalıyım?” ya da “Neden bu kanunlar var ki?” sorularına cevap veren siyaset felsefesinin bir teorisidir. Toplum sözleşmesi, kanuna uymak için üstü kapalı bir antlaşmadır. Üstü kapalıdır çünkü yüksek sesle “Kanuna uyacağıma söz veriyorum,” demeyiz. Bunu söylemiyor. Bunu sadece varsayıyoruz.

Bizimki gibi özgür bir toplumda temel olarak üç seçeneğimiz vardır:

1- Her şeyi bırakabiliriz,

2- Kanunları değiştirmeye çalışabiliriz,

3- İkisini de yapmayıp kanunlara uymayı zımnen kabul edebiliriz;

‘Toplum Sözleşmesi’ budur.

(*) İroni nedir?

İroni (Eski Yunanca eironeía), söylenenin tam tersinin kastedildiği ifadedir. Söylenen ya da yapılan eylem, ciddi görüntüsü altında, karşıt söylenceyi ya da eylemi, çelişki noktasına çekmeyi hedefler. Mizahtan farkı olarak, ironi daha eleştirel yaklaşır. İroni mimikjest ve tonlama ile söylemek istenenin altını, dolaylı çizer. 

Sokrates’in diyalog yöntemi iki aşamadan oluşur. Birincisi ironidir. Sokrates, muhatabının kesin doğru olduğunu düşündüğü bilgileriyle ilgili çeşitli sorular sorarak bu bilgilerin gerçekte tartışmaya açık olduğunu kanıtlar. İkinci aşama ise maiotiktir. Sokrates bu aşamada yine ustaca sorduğu sorularla muhatabının zihninde doğuştan var olduğunu düşündüğü gizli bilgileri ortaya çıkarır. Toplum içinde kullanımı anlık zekâ ve vücut dili tecrübesi gerektirir, zira kişilere geçirmesi bazen kolay olmayabilir. İnsanlar demek istediğinizi anlamaz ve cümlenin kendi anlamına takılırlarsa, zaman sizin için bir kaç saniye durabilir.

Bu fikir, eski Atina’daki Sokrates davasına (M.Ö: 469-399) kadar uzanmaktadır (Platon, Sokrates Savunması). Dava başlamadan önce jürinin kendisine karşı olduğunu bilmesine rağmen Sokrates suç (gençleri yoldan çıkarmak) kararını kabul etti, hüküm korkunçtu: Ölüm.

Peki, neden böyle oldu?

Çünkü Sokrates alenen söylememiş olsa da onların kurallarına uygun biçimde yaşamayı kabul etmişti. Orada doğmuş, orada yetişmiş, eğitim almış ve himaye edilmişti. Hattâ Atina’yı savunmak için orduda bile savaşmıştı. Asla kaçmamış ve kanunları değiştirmeyi düşünmemişti. Kısacası Sokrates, Atina ile toplum sözleşmesi imzalamıştı, sonuç ne olursa olsun üstü kapalı bir antlaşma.

Ancak bu Nâzım Hikmet’e uymamaktadır. Nâzım, isteyerek seyahat eden bir göçmen değildi – kelimenin tam anlamıyla oraya düşmüştü. Özgür bir toplumdaki üç seçenek arasından (bırakmak, değiştirmek ya da kurallara uymayı zımnen kabul etmek) Nâzım, umutsuzca bırakıp gitmeyi değil de ‘O duvar, o duvarınız vız gelir bize vız!’ diye meydan okuyarak yıkmayı haykırıyor. Çünkü 23 yaşındaki duyarlı bir genç adamın kurallara uymak için zımni bir sözleşmesi yoktu bu yüzden bir toplum sözleşmesine de sahip değildi.

Cüretkâr ve tuhaf Sokrates tarih boyunca filozoflar ve muhalifler için bir kahraman olmuştur. Sokrates hiçbir şey yazmamıştır. Bunun yerine konuşmuştur. Sıklıkla Atina agorasında dolaşmıştır. Bu Yunanca kelime genellikle “pazar yeri” olarak çevrilir ama böyle bir çeviri Sokrates’in günlerini manavda geçiriyormuş gibi algılanmasına neden olabilir. Sokrates’i şehir merkezinde düşünmek en iyisidir. Şehrin en önemli olayları burada meydana gelir. En iyi dedikoduyu (muhaberat/istihbarat) burada duyarsınız. Şehir merkezi hayata bağlandığınız zemindir.

Ve antik Atinalılar bu bağlılığa büyük önem veriyorlardı. Bütün vatandaşlara açık (sadece zenginlere değil!) katılımcı demokrasi icat ettiler ve katılmayanlara ise idios ya da “kendi başına” diyorlardı. Bu hareketli ortamda tuhaf Sokrates herkesle konuşup tartışıyordu. Zengin Atinalılara erdemveruhun mahiyeti hakkındaki inançlarını sorgulatmak gibi kutsal bir görevi olduğunu düşünüyordu.

Sokrates bu açık ve teşvik edici demokrasinin bir sonucuyken aynı zamanda bu demokrasiyi sertçe eleştiriyordu. Sokrates kapalı ve tahammülsüz Sparta şehrine hayranlık duyuyordu. İnsanlara iyilik, cesaret ya da adalet hakkında sorular sorduğunda aldığı yanıtlar hep karmaşık ya da belirsiz oluyordu. Sokrates her zaman bu insanların inançlarının yetersiz görünmesini sağlayacak bazı örnekler ya da durumlar bulabiliyordu. Hiç de şaşırtıcı değil. Bugün bile, akla yatkın bir durumda iyi bir insan olmak demenin ne demek olduğunu tanımlayamasalar bile birçok kişi iyi bir insan olmaya çalışmaktadır.

Etik, iyilik ve ilgili kavramlar üzerine çalışmakla alakalı felsefenin bir parçasıdır. Bizler genellikle Dürüstlük en iyi yoldur, deriz. İyi bir insanın doğruyu söylemesi gerektiği aşikârdır. İyi bir insan olmak nasıl olur da doğru bir şey yapmak anlamına gelmez? İyi bir insan olmak demek ne demektir?

Yanıtları bilmiyorum. Etik zor bir iştir. Eski Yunan’da temel felsefî fikirleri tanımlama çabaları her zaman için Sokrates’in olumsuz diyalektik sorgusu altında başarısız oldu. Atinalılar iyi ya da cesur olmanın ne demek olduğunu bilmiyor olsalardı o zaman şehri yönetemezlerdi. Sokrates; iyiliği, cesaretin ve adaletin doğru tanımlarını bilen bir kişinin yararlı diktatörlüğünü tercih ediyordu ve demokrasiye karşıydı.

Sokrates’in kendisi sadece konuşmuş olmasına rağmen hayranlarından bazıları harekete geçip demokrasinin geçici yıkımına yardım etmiştir. Bu ve buna benzer nedenlerden dolayı Sokrates yetmiş yaşında Tanrıya saygısızlık ve gençleri yozlaştırmak gibi suçlardan yargılanıp suçlu bulundu, zehirlenmek suretiyle ölüm cezasına çarptırıldı. Sokrates, özgür toplumda kişinin özgür toplumu açıkça eleştirme özgürlüğü bulunması gerekliliğine dair demokratik ironinin ilk kurbanlarındandır. Çelişkili bir biçimde Sokrates hem konuşma özgürlüğü şehididir hem de konuşma özgürlüğü muhalifidir. O’na göre söz söylemeye yetkin olanlar söz söylemelidir…

Sokrates’in açıkça mahkemeyi ve kanunları kınamış olduğunu düşünebilirsiniz. Ama Sokrates böyle yapmamıştır. Sokrates kararı kabul etmiştir. Sokrates yaklaşan felaketini kucaklamıştır. Daha sonra arkadaşı Kriton onu hapisten kaçırmaya çalışmıştır. Platon’un Kriton (Crito) eserinde yaşlı filozof bizleri kalması gerektiğine ikna eder. Sokrates Kriton’a şimdiye kadar hiç kaçmadığını ve kanunu değiştirmeye hiç çalışmadığını o yüzden sonuç ne olursa olsun kalıp kanuna uyması gerektiğini açıklamaktadır. Atina ile toplum sözleşmesi yapmıştır. Kanuna uyma zorunluluğu olduğu için hapisten kaçmayacaktır. Mahkemenin kararına uyacaktır.

İngiliz düşünür Thomas Hobbes (1588-1679) Leviathan[1] eserinde toplum sözleşmesine uymaları için insanları korkutacak zalim ve güçlü bir yöneticinin olması gerektiğini savunur. Temel yakalanma korkusu olmazsa insanlar kuralları sürekli çiğneyecektir. Bu nedenle kuralları çiğnemekten kaynaklanan cezalandırılma korkusu insanların kurallara ve toplum sözleşmesine uymasını sağlar. Eğer toplum sözleşmesine karşı gelirseniz o zaman kanunun güvenliğinin dışında Doğa’nın vahşi dünyasında kalırsınız. Üstün yönetici, kanuna karşı gelenlere herhangi bir yıkım biçimini kullanabilir çünkü bu kişiler kendilerini toplumun kanunlarının güvenliğinin dışına çıkarmışlardır.

Thomas Hobbes, toplum sözleşmesinin güvenliğinden uzakta tek başına bir hayatın korkunç ötesi olduğunu yazmaktadır: “Kimseye güvenemezsiniz. Doğa sürekli mücadele alanıdır. Böyle bir durumda Sanayi için yer olmaz; çünkü buranın ürünü belli değildir. Sonuç olarak Yeryüzü’nde Kültür olmaz; Denizcilik olmaz; Denizden ithal edilebilecek ürünler olmaz; ferah Binalar olmaz; güç gerektiren şeyleri hareket ettirmek ve yerlerini değiştirmek için Araçlar olmaz; Yeryüzü’nün Bilgisi olmaz; Zaman’ın önemi olmaz; Sanat; Edebiyat; Toplum olmaz. En kötüsü de sürekli bir vahşi ölümün korkusu ve tehlikesi olur. Kişinin hayatı yalnız, zavallı, korkunç, vahşi ve kısa olur.” (Leviathan, T: Hobbes).

Thomas Hobbes, insanların bir toplumda hayatta kalabilmek için doğal özgürlüklerinden vazgeçmeleri gerektiğini ve bizim de herkesin toplum sözleşmesine uymasını korkutarak sağlayacak acımasız, sert bir yöneticiye ihtiyacımız olduğunu savunur.

Tarihte yaşamış bazı liderler de şiddetli bir baskının toplum için gerekli olduğunu düşünmüştür. Kim Jong-il binlerce Kuzey Koreli “set çalışma kampları”nda açlıktan ölürken kendisini ülkeyi koruyor gibi göstermektedir. Adolf Hitler, Arî ırkı koruduğu iddiasıyla milyonların ölümüne sebep olan bir savaş çıkardı. Bir yığın acımasız zalim, insanların iyiliği iddiasıyla insanlara terör estirmektedir.

Daha iyi bir yaklaşım var mı?

Evet.

Var.

Demokrasi olarak liderlerimizi oy vererek seçebilir, güç ayrımına (yasama, yürütme, yargı) giderek güçlerini sınırlayabilir ve daha sonra manyakça megalomanlaşanları başımızdan atabiliriz.

Didişim mantığı, dürüst sorgulamanın entelektüel değerine sırtını çevirmekte, düşünceyi gerçeği uzaklaştırmak için kullanmakta ve gerçekleri incelemek yerine onların üstlerini örtmektedir. Bir tartışmada rakibinin üstesinden gelmeye yönelik didişim güdüsü, Antikçağ Sofistlerini hatırlatmaktadır. Erdemden yoksun ama laf kalabalığı yapan Antikçağ Sofistleriyle Sokrates tartışmak zorundaydı. Sofistler, bilge adamiddialarını duyurmak için adlarını Yunanca “bilgelik” anlamına gelen “sophia” kelimesinden almışlardır ancak kendilerini dinleyen birçok kişi onlar için bilge eşek lakabını daha uygun görmüştür. Platon (MÖ:427-347) Euthydemos adlı kitabında Sokrates ve onun bazı genç arkadaşlarının kendilerini tartışmalara sürükleyen Sofistlerle (Euthydemos ve Dionysodorus kardeşler) yaptığı konuşmayı aktarmaktadır.

Örneğin Euthydemus, Sokrates’in genç arkadaşı Cleinias’a “Bilgeler mi yoksa cahiller mi öğrenir?” diye sorar. Cleinias tereddütlü şekilde “Bilgeler” diye yanıt verir. Euthydemos derhal öğrenme eyleminin öğrenmemiş olmayı varsaydığını belirterek öğrenenlerin bilge olmadığını göstermeyi amaçlayan bir yığın soru sorar. Ancak Cleinias, mantıklı görünen bu çıkarımı yapar yapmaz. Dionysodoros hemen aksini ispatlamaya çalışır. Cleinias’ın dilbilgisi hocasının bir şeyler yazdırdığında, yazıyı yazanın öğrenmemiş çocuklar değil bilgeler olduğunu kabul etmesini sağlar. Buna göre önceki sonuç hatalı olmalıdır. Böylece görünüşe göre uyumsuz olan iki önermenin doğruluğu kanıtlanmıştır. Ama bu imkânsızdır! Aynı mantıkla iki adam: hem bilenlerin hem de bilmeyenlerin öğrendiği, Sokrates’in Cleinias’ın bilge olması için dilekte bulunmasının aslında Cleinias’ın “ölmesini” istediği (çünkü Sokrates artık Cleinias’ın önceden olduğu kişi olmasını istemiyordur), yalan söylemenin mümkün olmadığı, hiç kimsenin herhangi biriyle çelişmeyeceği gibi daha başka birçok “imkânsız şeyi” kanıtlar.

Sokrates bu yanıltmacaların bazısını reddedebilmiştir. Sokrates görünürde geçerli ama gerçekte kurallara uymayan bazı çıkarımlarla argümanın yanlışa düştüğü noktayı belirleyebilmiştir. Ancak Sokrates, sıklıkla sıradan olandan ve de mantıklı sağduyunun anlamsız bakış açısından, argümanların değerini belirlemek için argümanlardan uzak durmaktadır: Euthydemos ve Dionysodorus şaka yapıyor olmalılardır, çünkü sonunda argümanları aksi bir durumu ispatlamakta ya da bu argümanların mantıksız kelime yığınları olduğu ortaya çıkmaktadır. Nihayetinde, Dionysodorus’un argümanlarından birinde olduğu gibi hata yapmanın imkânsız olduğunu kanıtlamaya çalışan bir argümanda neyin yanlış olduğunu göstermek için deneyimli bir mantıkçı olmanız gerekli değildir. Sokrates, iki Sofist’e şöyle tavsiyede bulunmaktadır:

Eğer yalan söylemek ya da hatalı düşünmek yahut cahil olmak mümkün değilse o zaman kişinin bir şey yaptığında yanlış yapma olasılığı da yoktur, değil mi? Eğer hiçbirimiz eylemlerde ya da kelimelerde hata yapmazsak (eğer gerçekten durum buysa) o zaman, Tanrı aşkına siz ikiniz buraya ne öğretmeye geldiniz? Lâf olsun diye mi, paradoks zevki için mi, Dionysodorus, böyle konuşuyorsun, yoksa bilgisiz insan bulunmadığına gerçekten inanıyor musun?” (Eflatun/Platon, Euthydemos, Çev. H. Vehbi Eralp, s. 33. 287a).

Neyi gerçekten de!

Göründüğü üzere Sofistler gerçek dünyayla, başka bir deyişle olgusal bilgi ile alakalı bize bir şey öğretmeyi iddia edemezler çünkü argümanları her birimizin her şey üzerine yanılmaz birer uzman olduğumuzu sözde göstermektedir.

Elbette, bu iddianın tuhaf olduğunu biliyoruz çünkü deneyim sürekli olarak dünyayla ilgili inançlarımızın çoğunun sadece hatalı olabileceğini değil sıklıkla hatalı olduğunu göstermektedir. Aslında, her şeyi düzeltmeye yönelik samimi bir istekle birleştirilmiş hata olasılığının farkındalığı, hem Sokrates’in hem de Sofistlerin düşüncelerini gerçeklik testine tâbi tuttuklarında sergiledikleri entelektüel erdemlerin kalbinde yer almaktadır. Bunun aksine Sofistler, gerçeklikle yararlı bir karşılaşma yerine kendilerini gerçeklikten uzaklaştırarak mantığı ve aklı, hiçbir gücün kendilerine hatalarını kabul etmelerine imkân vermeyecek şekilde davranırlar; Sofistlerin argümanının amacı zaten gerçeğe ulaşmak değildir. Onların argümanının amacı, didişimdir.

Eflatun, Euthydemos diyalogunda önce sonuç, sonra kanıt ve tartışma dizgesi ile bir başka ‘Lâf Kalabalığı’ duvarını yıkmaya çalışmaktadır.

Temel çatışmayı, bunun işleyişini birkaç insanda kısaca göstererek sunmak olanaksızdır. Bu çatışmanın yıkıcı gücü yüzünden sıkıntılı insan, bunun çevresine hem bundan gözden ırak tutmasına hem de arı bir biçimde yalıtılamayacak kadar derinlere gömmesine yarayan bir savunma duvarı çeker. Bunun sonucu olarak yüzeyde görülen şey çatışmanın kendisinden çok, çeşitli çözüm girişimleridir. Temel çatışmanın içerdiği her şeyi anlayabilmek için, karşıt öğelerin her birisini ayrı ayrı ele alıp inceleyerek işe başlamamız gerekiyor. Şu ya da bu öğenin ağır bastığı ve birey için daha çok benimsenebilir olan öze karşılık gelen bireysel tipleri gözleyerek bunu başarıyla yapabiliriz; basitlik uğruna uysal, saldırgan ve yalıtkan kişilik gibi tiplerle gözlemlenebilir.

Çatışmaların içerdiği etkenleri gözden geçirirken dikkatimizi ilk çeken şey bunların mutlak anlamda uzlaşmaz/uyuşmaz yapılarıdır. Gerçekten de Tanrısal saygı talepleriyle yalaka uysallık arasındaki karşıtlıktan daha zıt olan kutuplar düşünmek çok zor olacaktır.

İkincisi, çatışmanın tamamı bilinçaltında kalır. Bu çatışma içinde etkinlik gösteren çelişik eğilimler algılanmamış, tersine derinlere bastırılmıştır. İçeride sürüp giden savaşın ancak küçük kabarcıkları yüzeye yaklaşabilmiştir. Coşkusal etkenler ussallaştırılır: Bu bir haksızlıktır; bir hakarettir; benim görüşlerim daha iyiydi!..

Üçüncüsü, her iki doğrultudaki eğilimler de zorlanımlıdır. Aşırı isteklerin ya da bağımlılığın varlığını ve yapısını düşünsel olarak algılamış bile olsaydı, bu etkenleri isteyerek değiştirmezdi. Bunların değiştirilmesi önemli bir analitik çalışmayı gerektirecekti. Her iki doğrultuda da üzerlerinde hiçbir kontrole sahip olmadığı itici güçler tarafından güdülendirilmektedir. Büyük bir olasılıkla, hayati iç zorunluluğun kazandırdığı bu ihtiyaçların hiçbirisinden vazgeçemezdi. Ama bunlardan hiçbirisi de onun gerçekten istediği şeye karşılık gelmiyordu. Ne başkalarını kullanmayı ne de boyun eğmeyi isteyecekti; aslında bu eğilimleri küçümsüyordu. Bununla birleşen bilinçsiz bir başkalarını kullanma (sömürme) itkisi vardı, yöntemi hem kendini sevdirme hem de karşısındakini yıldırma girişimiydi. Kendi içlerinde bu eğilimler, onu yardım ve destek almaya hazır ve hevesli kılacaktı. Ama ayrıca duyarlı bir gururu da içine alan bilinçsiz ve aşırı bir de kibir geliştirmişti. İnsanlar ona hizmet etmekten onur duymalıydı: Onun için yardım istemek küçük düşürücüydü. Bağımsızlığa ve öz-yeterliliğe duyduğu güçlü özlem, birisinden bir şey isteme zorunluluğuna yönelik tiksintisini öylesine pekiştirmişti ki, onun için herhangi bir şeye ihtiyaç duyduğunu kabul etmek ya da bir yükümlülük altına girmek göz yumulmaz bir şeydi.

Bu nedenle alabilir, ama kabul edemezdi.

Farkında olma düzeyindeki farklılık da bir derece farklılaşmasıdır. Soren Kierkegaard’ın dediği gibi: “Gerçek yaşam öylesine farklı, öylesine çok yönlüdür ki, bütünüyle bilinçsiz olan umutsuzlukla bütünüyle bilinçli olan bir umutsuzluk gibi karşılıklı kıyaslamalarla tanımlanamaz” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çev. Mukadder Yakupoğlu, Doğu-Batı Yay.) Ancak şu kadarı da söylenebilir: Normal bir çatışma bütünüyle bilinçli olabilir. Normal bir insan çatışmasının farkında olmasa bile bunu oldukça az bir yardımla sağlayabilir. Bireyin gerçekten de arzu edilir bulduğu iki olasılık ya da gerçekten değer verdiği iki inanç arasındaki güncel bir seçimle ilgilidir. Bu nedenle onun için zor olsa ve bir tür vazgeçmeyi gerektirse de akla yatkın bir karara varması olasıdır. Karşıt doğrultulardaki eşdeğerde zorlayıcı olan güçler tarafından güdülenmektedir ve bunların hiçbirisini izlemeyi istememektedir. Dolayısıyla genel anlamda bir karara varması olanaksızdır. Ortada kalmıştır, hiçbir çıkar yolu yoktur. Çatışma ancak, bu eğilimlerden hepten vazgeçebilmesi için bireyin kendisiyle ve başkalarıyla olan ilişkilerini değiştirerek gerçek anlamda yeniden çözülebilir.

“Bireyin enerjisini tüketen ve boşa harcayan şeyler sadece çatışan dürtüler ve ihtiyaçlar değildir. Koruyucu yapı içindeki diğer etkenler de aynı etkiye sahiptir. Temel çatışmanın parçalarının bastırılması nedeniyle kişiliğin büyük alanları karanlıkta kalmıştır. Karanlıkta kalan parçalar yine bir araya girecek kadar etkindir ama bunlar yapıcı yoldan kullanılamaz. Bu nedenle süreç, başka türlü kendini ortaya koyma, işbirliği ya da iyi insan ilişkileri için kullanılabilecek olan bir enerji kaybına neden olur. Diğer etkenler arasında sadece birisini anmak gerekirse, bireyi kendi motor gücünden yoksun bırakan bir kendine yabancılaşma olgusu vardır. Birey yine iyi bir çalışan olabilir, hatta dış baskı altındayken önemli çabalar ortaya koyabilecek durumda olabilir ama kendi kaynaklarıyla baş başa bırakıldığı anda yerle bir olur. Bu sadece onun boş zamanlarında yapıcı ya da haz verici bir şey yapamayacağı anlamına gelmez; bu, bütün yaratıcı güçlerin heder olabileceği anlamını da taşır.” der, Karen Horney (K. Horney, Ruhsal Çatışmalarımız (Yapıcı Bir Nevroz Teorisi), Çev. Selçuk Budak, Öteki Yay.).

Çoğunlukla, bir çeşitli etkenler toplamı büyük ve derin ketleme alanları yaratır. Basit bir ketlemeyi anlamak ve sonunda ortadan kaldırmak için genellikle, tartışılan bütün açılardan yaklaşarak ketlemeye tekrar tekrar dönmek zorunda kalırız.

Enerjinin boşa harcanması ya da yanlış yönlendirilmesi, hepsi de çözülmemiş çatışmaların birer belirtisi olan üç ana rahatsızlıktan kaynaklanabilir; “kararsızlık, amaçsızlık, etkili olamamak” (Karen Horney, Ruhsal Çatışmalarımız (Yapıcı Bir Nevroz Teorisi), Çev. Selçuk Budak, Öteki Yay.)

Zen Budist yazılarında geçen içtenlikle yürekliliğinin farkındalığına dair kıssada;

KEŞİŞ: Bir aslanın, ister bir tavşan ister fil olsun, rakibinin üzerine atıldığı zaman yoğun bir güç kullanımı sergilediğini anlıyorum; lütfen anlatınız efendim nedir bu güç?

USTA: İçtenlik ruhu (açık anlamıyla, aldatmamanın gücü) der (Thich Nhat Hanh, Farkındalığın Mucizesi, Çev. Fezal Gülfidan, Kuraldışı Yay.)

İçtenlik, yani aldatmamak, İçinde hiçbir şeyin alıkonmadığı, hiçbir şeyin kılık altında dile getirilmediği, hiçbir şeyin boşa harcanmadığı ve teknik açıdan “eylem içindeki tümel varlık” olarak bilinen “kendi varlığının tamamını ortaya koymak” anlamına gelir. Bir insan bu şekilde yaşadığı zaman onun altın saçlı bir aslan olduğu söylenir; o, güçlülüğün, içtenliğin, yürektenliğin simgesidir; o, ulu bir insandır” (D.T. Suzuki, Seçme Yazılar, Zen Budizm, Çev. M. Celal, Yol Yay.)

Benmerkezcilik, diğer insanları kendi ihtiyaçlarının hizmetine koşmayı içerdiği ölçüde bir ahlâk sorunudur. Birey onları birer insan olarak değerlendirip onlara birer insan gibi davranmak yerine, onları bir amaca yönelik araçlar olarak kullanır. Onlar, insanın kendi kaygısını dindirmesi uğruna yatışmak ya da hoşlanılmak zorundadırlar; onlar, insanın kendi öz-saygısını yükseltmesi uğruna etkilenmek zorundadır; o kendi sorumluluğunu üstlenemediği için ayıplanmak zorundadır, onun zafer ihtiyacı için yenilmek zorundadırlar;

“O duvar

o duvarınız

vız gelir bize vız!”

Nâzım Hikmet’in 1925 yılı, 23 yaşında kaleme aldığı “O Duvar” şiiri, içinde bulunduğu ve algıladığı dünyasına bakışını hepimiz adına serimler. Bireyleri kendilerini çevreleyen nesnel koşullar içine yerleştirirken onların bireyselliklerini yadsıyamayız. İnsanları kuklalaştıramayız. Nâzım Hikmet, her türlü ucuz duygusallıktan, sulu gözlülükten uzak olarak insanı savunması, gayet iyi bildiği, çok iyi kavradığı hayatın nesnelliğinin bir koşuludur.

Memleketimden İnsan Manzaraları’nın ünlü kahramanlarından Kambur Kerim, “tipik” kavramının ve “tip”in gerçeklikle ilişkisinin Nâzım Hikmet’teki yorumuna güzel bir örnektir. O bir “kahraman”dır, kelimenin akla getirdiği ilk manada kahramandır. Fakat Kerim, koşulların ürünüdür, özdeşleşme, rahatlama ve arınma (katharsis) sağlamaz, kaçınılmaz yazgısıyla “buruk gerçek”in göstergesidir:

“Kerim’in İstiklâl madalyası olabilirdi,

yok.

Kerim’in kamburu olmayabilirdi,

var.”

Kahraman kahramanlığı, hepimizi bir kandırmaca içine sokan, yanlış bir oyunu oynamak zorunda bırakan modern insanın yazgısına isyandan gelir;

“Biz bugünün kahramanı,

yarının

münadisiyiz.

Bu durmadan akan,

yıkıp yapan

akışın

çizgilenmiş sesiyiz.”

Nâzım Hikmet’in “kahraman” figürü, varoluşunda bireysel özelliklerle tipik yanlar arasında diyalektik bir ilişkiyi taşımaktadır. Gılgamış gibi, Macbeth gibi, değer bilmez, adil olmayan dünyaya karşı çıkma hakkı tanınmış, ayrıcalıkları olan ama gerçekliğin ağır belirleyiciliğinden sakınılmadıkları için, çıkışı olmayan insanlardır. Yaşanan sorunların, gelecekte tarihin kendi içinde çözümleneceği umudunu büyük coşkunlukla dile getiren Nâzım Hikmet, günün gerçekleri karşısında;

“Bizim kudretimizdeki hız,

ne bir din adamının dumanlı vaadinden,

ne de bir hülyanın gönlü yakışındandır”  der.

Gerçeklikle bu hilesiz yüzleşebilme kabiliyeti, “Bir sanatçının ilerleme uğruna yaptığı hizmetin, kendi düşüncelerinden ve yakınlık duyduğu şeylerden çok, toplumsal gerçeğin çatışma ve sorunlarını anlatmadaki gücüne bağlı olduğu” saptamasını Nâzım Hikmet’e benzer biçimde Oscar Wilde yapmaktadır (Oscar Wilde, Dorian Gray’ın Portresi, çev. Nihal Yeğinobalı, Can Yay.).

Stefan Zweig, Stendal ve Balzac’ın “Kendi çağlarını, kendilerinden sonra da devam ettirebilmiş” olduklarını söylüyordu. Balzac, sosyal tabakaları ve onların “allak bullak oluşu”nu, paranın egemenliğini, siyasal mekanizmayı büyüteç altında inceleyerek; “insan kalbinin gözlemcisi” olan Stendhal ise “Psikologlardan daha önce davranıp, olup bitenlere şöyle bir göz atma ve gerçekleri kavrama yeteneği sayesinde” insanı “parçalarına ayırarak”, “ince ince tahlil ederek” başarmıştı bunu. Balzac’ın keskin dünya görüşü çağımızı “hissetmiş”, Stendhal’in sezgisi ise o çağın insanını “görebilmiş”tir. Nâzım Hikmet’te bu iki meziyet bir aradadır; o hem çağının ruhunu hissetmiş, hem de o çağın insanının kalbini görebilmiştir.

23 yaşında yazdığı “O Duvar” şiiri yaşadığı dönemin sınırlarının eleştirel bir gözlemcisi konumuna getirmektedir. Bütün bunlar, yapıtı, edebi söylemin “gerçekliği” ve “göndergesi” sorununda daha açık seçik çözümlenebilir kılmaktadır. Bu kesişme noktasından kaynaklanan ve beslenen reel ve geniş kapsamlı bir ‘iç’, öznel bir şiir yeterliliğinde, şiir gücünde uygun ve dinamik karşılığını bularak “O Duvar”da bir genel insanlık serüveni, ulusal, yerel, somut ve aynı zamanda genel bir insanlık imgesi haline dönüşmüştür.

Bu yüzden “O Duvar”ın temel gücünü öncelikle muhtevasından aldığını söylemek yanlış olmaz. Ve büyük bir şairin kendi sınırlılıklarının insanlarına yönelmedeki coşkusunu, doluluğunu, yalınlığını, diriliğini taşıyan bu şiir, yaratışının içten ve direkt tavrı ile gelenek ve insan birikiminin oluşturduğu duyarlılığıyla olağanüstü bir etki gücüne ulaştığı da söz götürmez.

“Biz,

adımlarını tarihin akışına uyduran

temelleri çöken emperyalizme vuran,

yarını kuranlarız.”

 

Kaynakça:

Nâzım Hikmet, İlk Şiirler, YKY. 1.cilt

Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, YKY.

J. J .Rousseau, Toplum Sözleşmesi ya da Siyaset Hukuku İlkeleri, Çev. İsmail Yerguz, Say Yay, 2012

Platon, Yasalar, Çev. Candan Şentuna, Saffet Babür, Kabalcı Yay. 2012

Platon, Devlet, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, M.Ali Cimcoz, Remzi Kitabevi, 1975

Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, YKY. 2.Baskı, 2008

Platon, Euthydemos, Çev. Halil Vehbi Eralp, MEB Yay, 1945

Platon, Sokrates Savunması, Çev. Furkan Akderin, Say Yay, 2014

Platon, Sofist, Çev. Furkan Akderin, Say Yay, 2012

Platon, Kriton, Çev. Furkan Akderin, Say Yay. 2014

Platon, Theaitetos, Çev. Furkan Akderin, Say Yay. 2014

Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çev. Mukadder Yakupoğlu, Doğu-Batı Yay.

Thich Nhat Hanh, Farkındalığın Mucizesi, Çev. Fezal Gülfidan, Kuraldışı yay.

Friedrich Nietzsche, Ahlâkın Soykütüğü Üstüne (Bir Kavga Yazısı), Çev. Ahmet İnam, Say Yay. 2015

Karen Horney, Ruhsal Çatışmalarımız, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yay.

Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar (Casanova-Stendhal-Tolstoy), Çev. Gülperi Sert, T. İş Bank. Yay.

Stefan Zweig, Üç Büyük Usta (Balzac-Dickens-Dostoyevski), Çev. Nafer Ermiş, T. İş Bank. Yay.

Joseph Cambell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Çev. Sabri Gürses, Kabalcı Yay. 2013

•  Mircea Eliade, Doğuş ve Yeniden Doğuş (İnsan Kültürlerinde Erginlenmenin Dini Anlamları), Çev. Fuat Aydın, Kabalcı Yay. 2015


Dipnotlar:

[1]  Hobbes, Thomas, Leviathan, çev. Semih Lin, YKY, İstanbul.