İnsanın Çizdiği Sınır

Sınır - Yaz 2016

İnsan bilincindeki sınır kavramı, sonradan kazanılmış olmayıp, sezgisine doğuştan sahip olduğumuz apriori bir kavramdır. İnsan, dünyaya gelmiş olduğu zaman biriminden önce fiziksel olarak var olmadığını bildiği gibi, yaşamının sonlanacağı andan itibaren de bedensel olarak varlığını devam ettiremeyeceğini sezgisel olarak bildiğinden, ömrünün sınırlı olduğunun idraki ile hayatına devam eden tek canlıdır. Burada sorulması gereken asıl soru; kendisinin fiziksel olarak sınırlı bir varlık olduğunun farkında olan insanın, nasıl olup da sınırsızlık kavramına ve kavrayışına sahip olabildiğidir. Acaba insana uzaydaki nesnelere bakarak, onların sınırsız bir dirimselliğe sahip olduğunu düşündüren nedir? Dikkat edilmesi gereken nokta, bilincin potansiyel olarak kendinde taşımadığı bir niteliği, kendi dışındaki varoluşlara atfedemeyeceğidir. Çünkü düşüncesinde ürettiği kavramlarla ve terimlerle dili inşa eden, bilincin kendisidir. O halde sınırsızlık kavramı da, onu üreten bilince ait bir niteliktir. Bilinç, kendi niteliği olarak belirlediği sınırsızlık kavramını, bu niteliği taşımaya uygun bulduğu nesnelere atfeder. Dolayısıyla, inşa ettiği kavramların hepsinde, bilinç kendi içeriklerini ortaya koyar.

Her nesne biçim olarak sınırlı, içerik olarak sınırsızdır. Enerjinin sakınımı prensibi gereği enerjinin yoğunlaşmış hali olan nesne, biçim olarak bozunuma ya da dönüşüme uğradığında dahi varlığını farklı bir enerji formu altında sürdürmeye devam eder. Aynı durum form ve biçimin birliğinden oluşan insan için de geçerlidir. Fakat biçim olarak belli sınırları olan ve zaman içinde bozunuma uğrayan bir bedenle, form olarak kendini gerçekleştirmede sınırsız bir potansiyele sahip olan insan tininin bir aradalığından, diyalektik bir süreç doğar. İnsan fizyolojisinin hormonal aktivitelerinin tetiklediği dürtülerin içgüdülere ket vurmaksızın giderilmek istenmesinin, vicdan ve değerler ile yarattığı çatışmanın sonunda varılan sentezin ürünü olarak tin, kendi kimliğinin ve dış dünyadaki nesnelerin sınırlarını belirleyen niteliklerin hepsini kendinde toplayan ve hak edişlerine göre onları şeylere atfeden bir idraktir. Tin, tıpkı Hermes misâli, her nesnenin biçimine uygun anlamlar üreterek, onlara  mânâ elbiseleri diken bir kavram terzisi gibidir.

Fakat insan bilincinin tine yükseltgenebilmesi için öncelikle bilincin, öz bilinç haline gelerek refleksiyonlu düşünebilmeyi sağlamış olması gerekir. Bilincimizin ve düşüncelerimizin sınırını belirleyen dil olduğu için gündelik dili kullanan doğal bilincin, kendini soyut evrensellerin yani tümel kavramların diliyle düşünebilmeye eğitmesi gerekir. Böylelikle şeylerin ne’liğini bilen insan bilinci, kendi kimliğini bilen insan tinine evrilerek “Varlık nedir?” ontolojik sorusundan “Varlık ne içindir?” sorusuna yönelerek, Nous’un ortaya koyduğu mekanik ve determinist bir doğa anlayışından; Logos’un ortaya koyduğu organik ve teleolojik (ereksel) bir doğa anlayışına geçebilir. Nitekim bilinç ile öz bilinç arasındaki sınır, algı ile anlam arasındaki sınır kadar derindir. Fakat bu sınırı çizen insanın kendi istencidir. Bu anlamda tinsellik, başımıza gelen bir kader değildir. Usun eğitilmesiyle kazanıldığı için iradi bir çaba gerektirir.

Şeylerle ve kişilerle olan ilişkilerimiz, bilincimizin onlardan gelen verileri, onların anlatmak istedikleri gibi değil de kendi algısına göre kavraması sebebiyle, sınırlı bir ilişkidir. Bunun sonucu, anlaşamamak olduğundan, barış, hayata geçirilmesi en zor kavramlardan biri haline gelmiştir.

Ne var ki uzlaşmak, bilimsel buluşlar sayesinde farklı gezegenlere yerleşmenin mümkün olduğu bir uygarlık düzeyine gelmekle dahi ulaşılabilecek bir olgu değildir. Çünkü henüz anlayıştan doğan tin gelişmeden, bilimden doğan teknolojinin gelişmesi, sadece hali hazırda var olan savaşların boyut değiştirerek, yıldız savaşlarına dönüşmesini sağlayabilir ki bu gelişme, bir gerilemenin de başlangıcı olabilir. Nitekim canlılar üzerindeki tehditlerin ve tahribatların önünü açmakta olan bilimsel buluşlar ve teknolojik gelişmeler, bugün bile insanlığın taş taş üstünde bırakmadan kendi kendisini yok etmesini ve yeniden primitif bir yaşama yani mağara dönemine geri dönmesini sağlayacak yeterliliktedir.

Bütün bunların önüne geçerek, insanların kendi aralarında uzlaşmalarını sağlayacak olan yegane gelişme, bilincin gelişmesidir. Barış ancak, kendi bilincimizin sınırlarını, diğer bilinçlerin anlayışlarına vize verip açtığımızda; farklı kültürlere, dinlere ve inanışlara serbest dolaşım hakkını yani kendini ifade etme özgürlüğünü tanıdığımızda; iç dünyamızı zenginleştiren ürünleri gümrükte bekletmeyi bıraktığımızda yani bilime ve sanata uyguladığımız ambargoları kaldırdığımızda gerçekleşebilir. Çünkü ancak, kendini başkası üzerinden tanıyabileceğini bilen bir bilinç, farklılıkları tehdit olarak algılamaktan vazgeçebilir ve barışın yolunu açabilir. Fakat bilincin kendiyle özdeş olmaktan çıkıp, karşıtıyla ilişki kurabilecek düzeye gelebilmesi için aklın felsefeye eğitilmesi gerekir. Çünkü diyalogos ancak logos ile mümkün olabilir.

Felsefenin gerekliliğini, hiçbir bilincin kendi anlayışından öte bir kavrayışa sahip olamayacağını fark ettiğimizde çok daha iyi kavrarız. Felsefe ise bize ele alınan bir konuya pek çok farklı açıdan bakabilmenin yollarını gösterir. Hem o konuya değişik bir bakış açısı getirmemizi hem de bunu herkesin anlayabileceği şekilde açık seçik ifade edebilmemizi sağlar. Ama en önemlisi de bizi dogmatiklikten uzak tutarak, bir başkasının bizim görüşümüzü çürütebileceği imkânına bizi hazırlar. Bu mühimdir çünkü bilinç, hem kendini karşıtında bilir hem de ancak karşıtıyla kendine sınır çizebilir ve sadece öne sürdüğü teze karşıt bir antitez olduğunda, sentez yapabilir. Fakat bu sentezin de nihâî bir son olmadığını, onun da kendi içinde bir tez ve antitez olmak üzere yeniden karşıtlarına ayrışarak diyalektik bir süreci başlatabileceği gerçeğini de bize bildiren felsefe, yeni düşüncelere karşı daima açık fikirli olmayı salık verir. Bütün bunların filozofa kazandırdığı misyon, özgürlüktür. O, aklını her türlü fikre önyargısızca yaklaşmaya eğittiğinden, başkaları tarafından ortaya konmuş bir görüşün kendinde ufuklar açabileceğini göz ardı etmeden yoluna devam edebilir. Bu sebeple felsefe, kişiyi sadece başka bilinçlerin kavrayışlarının sınırlarından özgürleştirmekle kalmaz, aynı zamanda kendi kavrayışının sınırlarından da özgürleştirerek barışın yolunu açabilir.

Peki özgürlük ve barış için bilincimizin sınırlarını ortadan kaldırmamız mı gerekir? Eğer öyleyse, bu bizi belirsizliğe taşıyacaktır. Çünkü her kabulün ötesinde, farklı bir gerçekliğin daha olabileceğini düşünmek ve bu sebeple ele aldığımız şeylere, olaylara ve olgulara dair yargılarımızı daima askıda tutmak, onlar hakkında belirli bir görüşe sahip olmamızı ve haklarında uzlaşmamızı engeller. Hiçbir yargıya bağlanmadan kalmak, özgürlük değil, kararsızlıktır. Bir yargıya varmak ise kararlılık olmakla beraber diğer tüm yargıları reddetmek anlamına geldiğinden yine özgürlük değildir, dogmatikliktir. O halde özgürlük, hiçbir yargıyı diğerlerine üstün tutmamakla beraber, her yargının kendi koşulları açısından doğru olabileceğini kabul edebilmektir. Böylece us, parçalanmışlıktan kurtularak kendi bütünlüğüne kavuşacaktır. Bu bütünlüğe en kolay, Hegel ile doruğa çıkan fakat günümüzde reddedilmiş olan sistematik felsefe ile varılabilir. Düşünce tarihi içinde, her düşüncenin kendinden önce gelen bir düşünceden türediği ve kendinden sonraki düşüncenin de zeminini oluşturduğu bu sistemde, her görüşün anlamlı ve vazgeçilmez bir yeri olduğundan, diyebiliriz ki sistematik felsefe, aklı uzlaşıma ve özgürlüğe taşıyan bir idman görevi görmektedir. Felsefe ile sistematik felsefe arasındaki fark, özgürlüğün kapısını çalmakla, o kapıyı anahtarla açmak arasındaki fark gibidir.

Bu farkın anlaşılabilmesi için, kendi felsefesine göre hümanizmi benimseyen fakat sistematik felsefenin getirdiği açık görüşlülüğe ve özgürlüğe erişemeyen Fransız yazar ve filozof Voltaire’in 11 Ekim 1770’de Rusya Çariçesi 2. Katerina’ya yazdığı bir mektubu örnek olarak alabiliriz:

“Yüce Majesteleri, Türkleri öldürerek bana hayat veriyorsunuz. Siz Avrupa’nın öcünü aldınız. Türkleri ve onların dilini konuşanları Avrupa’dan silmek gerekir. İnsanlığın iki büyük belası var; birincisi veba, ikincisi Türkler… Hümanizma ilkem olmasaydı, Türklerin hepsinin kökünün kazındığını görmek isterdim. Ya da öylesine uzaklara sürülmeliler ki, bir daha geri gelmesinler. Ben en azından birkaç Türk’ün öldürülmesine katkıda bulunmak isterdim; bir Hristiyan için bu elbette Tanrı katında çok yüce bir iştir. Gerçi benim hoşgörü ilkeme uymuyor ama insanlar çelişkilerle yoğrulmuşlardır.”

Görüldüğü gibi felsefe, kişiyi bu gibi çelişkilerden kurtarmaya yani içten içe ötekini yok etmeyi istemekten alıkoymaya yetmeyebiliyor. Farklı yaşantılar, kültürler, inanışlar ve düşünceler kendi anlayış sınırlarımızı aştığında, bunun çaresini onları yok etmekte buluyorsak eğer, anlayışımız kendi karşıtına tahammül edemeyecek denli dar sınırlar içinde sıkışıp kalmış demektir. Aklı sistematik felsefe ile eğittiğimizde, öteki kültürlerden, dinlerden ve dünya görüşlerinden korkmak yerine onları kapsamak mümkün hale gelecektir. Bu sebeple felsefe sistematik hale gelmediği sürece, Voltaire’in mektubunda da görüldüğü üzere, faşizme dahi dönüşebilme olasılığını kendi içinde taşımaya devam edecektir.

Peki ama insanın duygularının, düşüncelerinin ve davranışlarının sınırlarını tayin eden sadece aklı mıdır? Yoksa insan akıldan daha fazlası mıdır? Bir yönüyle fizyolojik ve psikolojik, diğer yönüyle sosyolojik ve politik aynı zamanda da ekonomik bir varlık olan insan, sadece düşünen değil bununla beraber eyleyen, hisseden, irâd eden ve inanan, rasyonel olduğu kadar irrasyonel tarafları da olan, travmalarıyla ve bilinç dışı tutumlarıyla birlikte ele alınması gereken kompleks bir varlıktır… İnsan, bu kendine has niteliklerle varoluşunu belirleyerek, kimliğini inşa eder ve böylece kendini diğer kimliklerden ayırt eden sınırı çizer. Fakat bu sınırı çizecek olan, yine akıldır. Felsefenin işlevi ise aklı son sınırına kadar getirerek, ona kendi karşıtına yani sınırsız olana dönüşebilmesi için gerekli olan zemini hazırlamaktır.

Her seçim bir sınırdır. Sınırsızlığı seçmek ise belirlenmişlikten yani kendi sınırlarımızı var eden bütün seçimlerimizden, kısaca varoluşumuzdan vazgeçmeyi gerektirir.

“Varolmak” da bir sınırdır çünkü kendimizi ne ile var ettiysek, diğer varolanlardan da onun ile ayırırız. Fakat sınırlarımızı tayin eden varoluşumuzdan soyunarak, sınırsızlığı yani yokoluşu seçtiğimizde, tutku olmaksızın yol alamayız. Çünkü yokoluş da tıpkı varoluş gibi bir çaba gerektirir. Pasiflik ve eylemsizlik hali değil; sürekli bir edimdir. Kısaca daha önce kendimize katarak varolduğumuz ne varsa onlar olmadan da varlığımızı duyumsayabilmektir. Daha doğrusu duyumsadığımız varlığın, kendi öznel varlığımız olmayıp, tüm varoluşlarda ortak olan tümel varlık olduğunu fark edebilmektir.

Aslında kendi varoluşumuzdan soyutlanma tutkusu, bize soyutları düşünme alışkanlığını veren felsefenin kattığı bir ivmedir. Varoluşumuzdan yani bizi biz yapan sınırlardan kurtulmak, aslında başkasını başka yapan sınırlarla aramızdaki engeli kaldırmaktır. Bu hem herkesle herkes olmak hem de hiç kimse olmamaktır. Peki insan bilincini böyle bir sınırsızlığı yani yokoluşu deneyimlemeye iten nedir? Aslında özgürlüğe olan tutkusundan başka bir şey değildir. Felsefe insana özgür olmadığının farkındalığını verir. Özgürlük tutkusunu veren ise Tanrı bilincidir. İnsanın; acılardan ve ızdıraplardan uzak, daima mutlu, mükemmel ve özgür bir varlık olan Tanrı’ya benzeme tutkusu yani agape, insan bilincini devindirerek, onu kendi sınırlarının ötesine taşır.

Nitekim insanın fiziksel sınırlılıkları duyularının sınırlarını belirlemekte, duyuları ise algılarının sınırlarını çizmektedir. Algılarımızın düşüncelerimize koyduğu sınırları aşmak, ancak bunu gereksiniyor olmakla mümkündür. Bu gereksinimin büyümesi ile içimizdeki tutku (agape) uyanır. Uyandığında, tinin yokluğunda kendi sınırları dışına hiç çıkmamış olan bilinç, tinin varlığında artık kendi sınırlarını aşarak sınırsızlığa doğru yol alır. Bu ise bilince kendi dışından bir sınır konulamayacağı anlamını taşır. Fakat usun kendisi, sınır koymaya devam ederek toplumsal hayatın dirliğini ve düzenini sağlamak zorundadır. Böylece yaşantısı da, kendi verdiği kararların sonuçları tarafından sınırlanmış olacaktır. Örneğin us, hak ile bâtıl arasındaki sınırı yanlış belirlediğinde, insanın kendi yaşamı da hak yerine bâtılla sınırlanmış olacaktır. Bu sebeple toplumsal hayatı düzenlerken, özellikle insan hayatına etki eden kurumların yasal sınırlarının doğru tayin edilmesinin ve gerektiğinde bu sınırlarda değişikliğe gidilmesinin önünün daima açık tutulması gerekir.

Çünkü biçimsel açıdan sınırlı olan toplumsal kurumlar, içerik olarak sınırsız bir potansiyel taşırlar. İnsanın koşullara göre farklılık gösteren ihtiyaçlarına bir sınır koymak mümkün olmadığından, bu ihtiyaçları karşılayan din, devlet, okul, iktisat vb. kurumların içeriklerinin de bu ihtiyaçlara göre değişmesinin önüne bir sınır koymamak gerekir. Çünkü kültür kurumlar aracılığıyla uygarlığa katkı verir ve uygarlık da ancak kurumlar vasıtasıyla kültürü besleyebilir.

Peki bütün kavramların ve kurumların sınırlarını tayin eden insanın, kendini tanımlamak için çizdiği bir sınır var mıdır? Tensel olarak beşer suretinde olmanın ölçütü akıl; tinsel olarak insan sîretinde olmanın ölçütü ise ahlâktır. İnsan sîretinin değeri; ırkı, dili, dini ve milliyetiyle ölçülmediği gibi mülkü, mevkisi ve şöhretiyle de ölçülmez. Ahlâkımız, bildiklerimizle yapabildiklerimiz arasındaki sınırdır. Çünkü bilen ustur, yapabilen ise duyunçtur (vicdan). Şeylerin yasalarını bildiğinde onları dönüştürebildiğini gören insan, kendi varoluşundaki ilkeleri ve yasaları bildiğinde kendini de dönüştürebileceğini düşünmüştür. Kadim öğretilerden ve peygamberlerin insanları davet ettikleri dinlerden günümüze kadar gelen yazılı ve sözlü kaynaklarda geçen bu yasalara artık kolayca erişilebildiğinden, isteyen herkes bu konuda bilgi sahibi olabilmektedir. Fakat bütün bunları çok iyi biliyor olmak, yapabiliyor olmak anlamına gelmediğinden, bilmek dünya üzerinde beklenen ahlâki dönüşümü sağlamaya yetmemiştir. Bilmedeki sınırsızlık, yapabilmedeki sınırlılıkla karşılaştığında, bu sınır bilince ayna olur. Bilinç, bildiklerinin onu dönüştürüp dönüştürmediğini vicdan aynasına baktığında görür. Fakat gören ahlâkımızdır. Hakikatlere daima kendi ahlâkımızın gözlerinden baktığımız için onun aslını görmekte zorlanırız. Bu yüzden hakikate dair anlatılanları duyarız ama ne anlatılırsa anlatılsın kendi ahlâkımıza göre anlarız.

İnsan, anlayışlarına edimleri ile edimlerine ise ereği ile sınır çizer. Fakat ereğinin ne olduğu ancak eylemlerinde açığa çıkar. Çünkü gerçek erek gizlenerek başka bir erek ortaya konulduğunda bunu anlayabilmenin tek yolu, söylenen ereklerle ortaya konulan eylemler arasında bir tutarlılık olup olmadığına bakmaktır. Diyebiliriz ki eylem, hakikat ile yalan arasındaki sınırdır.  Çünkü söylenenlerden anladıklarımız, çoğunlukla kendi öznel çıkarsamalarımızdır. Karşımızdakinin niyetine, kendi iyi veya kötü niyetimizi yükleyerek, onu olduğundan farklı yorumlarız. Ama eylemlerinin, bizim ona yüklemiş olduğumuz niyetten ya da onun bize söylemiş olduğu kendi niyetinden farklı sonuçlar ortaya koyduğunu gördüğümüzde, yalan söylediğini anlarız.  Kısaca, olayları ve kişileri objektif olarak ele almak yerine, onları kendi kişisel özelliklerimize göre değerlendirdiğimiz sürece yanıltıcı sonuçlarla karşılaşırız ve bazen iyi niyetli birini kötü olarak değerlendirmemizin ya da kötü niyetli birini iyi niyetli zannedişimizin üzüntüsünü duyarız. Kimi zaman bu zanlarımız yüzünden uğradığımız zararları telafi edebiliriz fakat kimi zaman da özgürlüğümüzü kaybedecek kadar ağır bedeller öderiz. Örneğin, genel seçimlerde iktidara talip olanlar hakkında vereceğimiz yanlış bir kararın sonuçlarının nelere sebep olabileceğini ele alalım. Dünyanın her yerinde, iktidarı ele geçirmek isteyenlerin ortak noktası, toplumun beklentilerine göre vaatlerde bulunarak, onları, iktidara geldiklerinde bu vaatleri yerine getirebileceklerine inandırmaktır.

Diğer bir deyişle, mitinglerde ortaya koydukları projeler ile kendi çıkarları için değil halkın çıkarları için çalışacaklarına, toplumu ikna etmeye çalışmaktır. Fakat iktidara talip olanlar, halka onların istediği gibi görünmek adına, kendi niyetlerini örten bir maske taktığında, hakikatin ölçütü olarak vaatlerin değil eylemlerin yasallığına bakmak gerekecektir. Çünkü vaadi özgürlük olup, ereği diktatörlük olan bir liderin bu gizli niyetini anlayabilmenin yolu, onun eylemlerini kendi hüsnü zannımıza göre değil, tümel ilkelere ve yasalara göre yorumlayabilmektir. Nitekim seçim vaatlerinde insanların aklına hitap etmeyi tercih edenler, eylemlerini yasalarla desteklemek mecburiyetindedirler.

Varoluşlarını yasa dışı eylemlerle destekleyenler ise insanların duygularına hitap etmeyi seçerler. Böylelikle geleneklerine ve inançlarına dokunarak bir nevi kalplerine dokundukları insanlarla, kendi aralarında sarsılmaz bir bağ kurma yoluna giderler. Çünkü duygu bağı, hataları görmezden gelmeyi ve affetmeyi sağlayan en güçlü akıl bağıdır. Dolayısıyla aklı bağlayıcı ve köreltici bir nitelik taşır. Duygularıyla hareket eden kitleleri etkilemek kolaydır. Böylelikle özüne sahip olmayıp, sözüne sahip oldukları bir tinsellikle, duygularının etkisi altındaki geniş kitlelere tesir ederek, onları her türlü yasa dışı eylemlerinin yasallığına ikna eden siyasi erkler, yarattıkları ilkesiz ve yasasız toplumun yasası kendileri olurlar. Bu sebeple keyfi diktatörlerin yönetimi altında kaybedilen özgürlükler, telafisi olmayan bedellere en güzel örnektirler. Dolayısıyla siyasi seçimlerde karar verirken, duygular yerine aklı referans almak demek, aslında toplumdaki özgürlükleri, güvenliği ve düzeni teminat altına almak demektir.

Ne var ki dinin yanlış anlaşılması, onun kendi gayesi dışındaki siyasi amaçlar için kullanılmasına zemin hazırlamıştır. Bunun farkına varılamayışı, tedbir almayı engellediğinden, istismarlar daha da artmıştır. Bunlardan biri de dinlerin çoğaltılmasıdır. Farklı dinler olduğu zannı, insanların kemâle giden yoldaki bütün ara aşamaları, nihai kemâl noktası sanmalarından kaynaklanmıştır. Mezhepler ve tarikatlar ise dinlerin içeriklerinin herkes tarafından farklı şekilde yorumlanmasından ortaya çıkmıştır. Din eğer ki peygamberlerin tebliğ ettikleri gibi anlaşılabilseydi, bugün doğu ve batı dinleri diye ayrılan tüm inancaların, aslında tek bir dinin insan bilinci evrilinceye kadar geçen süre içinde aldığı farklı formların, aynı peygamberin ömrüne sığmayacak denli geniş bir zamana yayılmasının gerekliliğinden doğan ihtiyacın, zorunlu olarak farklı peygamberler ile karşılanacağının anlaşılması gerekirdi. Böylece her peygamberin, bir ve aynı dinin gelişmesine yardım eden sürecin, farklı bir kıpısı olduğunun bilinmesi sayesinde din, gerçek amacına ulaşarak parçalanmış bir bilinç yaratmak yerine onun bütünlendiği bir şuur haline gelecektir. Bu sayede dini savaş unsuru olarak kullanmak isteyenlerin, onu çoğaltarak tahrif etmelerinin önüne geçilmesi mümkün olabilir.

Günümüzde din, savaşın da barışın da sınırlarını tayin edebilecek güçtedir. Bu sebeple doğru anlaşılması gereken önemli bir müessesedir. İnsanda eksikliklerin olmadığı bir mükemmellik fikrinin yani Tanrı bilincinin gelişmesini sağlayan din, kişinin kendisini hangi referansa göre inşa etmesi gerektiğinin bilgisidir. Bu anlamda kimliğin yani ben bilincinin varabileceği son sınır olan Tanrı bilincinin, nefsâni arzuların boyunduruğu altında belirlenişinin önüne geçilmesi elzemdir.

Sınır kavramını zaman bağlamında ele alacak olursak; şimdi, geçmiş ile gelecek arasında bir sınırdır. Çünkü ancak şimdiden öncesi ezelî ve şimdiden sonrası ebedîdir. Fakat reel olarak insan daima şimdide olduğu için geçmişi ancak hafızasında, geleceği ise hayallerinde ve projelerinde yaşayabilir. Bu sebeple geçmişten edindiğimiz tecrübelerin belirlediği şimdiki bakış açımız, geleceğimizi belirleyen yazgımızdır. Fakat yazgımızı kendimizin belirlemesi, gerçek bir özgürlük değildir. Önemli olan bakış açımızın nasıl belirlendiğidir. Kuşkusuz ki, arzularının kölesi haline gelen biri de, yazgısını kendi belirliyor olacaktır. Ama bu onun özgür olduğu anlamına gelebilir mi? Ya da irade ve ihtiyar sahibi biri, tam anlamıyla özgürdür denilebilir mi?

Aslında özgürlüğe sınır koymak, özgürlük kavramının kendisine aykırıdır. Fakat sınırsız bir özgürlüğe sahip olan da yalnızca Tanrı’dır. Bizim içinde bulunup da değiştiremediğimiz pek çok koşul, özgürlüğümüzün önünde sed olur. İnsan ancak hayallerinde özgürlüğü bulur; ki Tanrı’nın özgürlüğü ile bizim özgürlüğümüz arsındaki farklardan biri de budur. O, Kâinatta hayal ettiği her şeyi gerçekleştirmektedir. Biz ise O’nun gerçekleştirmiş olduklarına bakarak hayal etmekteyizdir. Tıpkı bir kuşun kanatlarından ve koşmakta olan bir attan esinlenerek Pegasus’u hayal etmemiz gibi.

Sınır kavramını coğrafi açıdan ele aldığımızda, henüz Kâinat’a bir sınır konulamasa da, içinde yer alan her gezegen gibi dünyamızın da bir sınırı olduğunu görürüz. Ne var ki insan dünyanın birliğini ve bütünlüğünü koruyan bu fizikî sınırları, savaşlarla ve gasplarla 194 eşitsiz parçaya bölerek, ona bir de siyasi sınırlar çizmiştir. İnsanın koyduğu bu sınırları savaşlarla ihlâl etmesinin sebebi, içgüdülerine bir sınır koyamamasıdır. Hak ve hukuk tanımadan ölçüsüz arzularının peşinden koşan ve onları elde etmekte sınır tanımayan birinin gasp ettiği haklar ve ihlâl ettiği sınırlar, toplumda nice maddi ve manevi kayıplara yol açar. Fakat bu, emrinde ordular olan bir devlet başkanı olduğunda, karşımıza daha da ağır sonuçlar çıkar. Dolayısıyla insan önce kendine bir sınır koymalı, başkalarının fiziksel ve tinsel bütünlüğüne ait olan mahfuz haklarını ihlâl etmekten kendini alıkoymalıdır. Bunun bir diğer adı, edep ve erkân sahibi olmaktır. Çünkü resmiyet erkân ile samimiyet ise edep ile sınırlandığında hak ihlâlleri son bulur. Taciz, hakaret, kaba kuvvet, gasp etme, işkence ve katletme her ne sebeple vuku bulursa bulsun, asıl nedeni edebin yoksunluğudur.

Kuşkusuz ki dünya barışını sağlamak, var olan ülke sınırlarını korumakla mümkündür ama bunun olabilmesi için öncelikle insanın kendi hadsizliğine bir sınır koyması gerekir. Çünkü dünya toprakları içinde barışın yeşerebileceği tek toprak, insan bedenidir. Tohumu ise edeptir. Bu sebeple felsefede, ideolojide, sosyolojide ve daha pek çok disiplinde yüzyıllardır aranan: “Barışın çaresi nedir?” sorusunun cevabı tasavvuf ıstılahında gizlidir:

“EDEP YÂ HÛ!”