“İnsan Üç Kez Doğar” Üzerine

Sayı 51 - Ağustos 2014

Toplumu oluşturanlar hiç kuşkusuz, onun içinde yaşayan insanlardır. İnsanlar bir toplumun içine doğarlar, hayatlarını o noktadan başlayarak çizerler.

Doğduğunda kendini bir toplum içerisinde bulan insana gelirsek, değerlendirilmesi gereken başka şeyler ortaya çıkar. Bunlardan birisi bireyin doğduğu kültürdür. Birey kendini aslında toplumun içinde bulmakla kalmaz, aynı zamanda belirli bir kültürün içine doğmuş olarak buluverir. Bu insan, kendi iradesi dışında kendini o kültürün içine doğmuş olarak bulacaktır. Doğduğu aile onun ilk kültürü olacaktır. Kültürün içinde olan insan, o kültürün getirdiği alışkanlıkları edinecektir. Davranışlarıyla, tavırlarıyla kendi başına adeta kendi kültürünün simgesi haline gelecektir. Artık o bireye bakıldığında ait olduğu kültür anlaşılabilecektir.

Bireyin o kültür içerisinde büyüme sürecinde, o kültürün alışkanlıklarını kazandıktan sonra zihinsel işlevlere gerek kalmayacaktır. Yani kişi alışkanlıklarını yerine getirirken zihinsel uğraşa gerek duymaz. Böylece kendi kültür ortamında hayata karşı zihnini yoracak ilişkilerden, bağlantılardan uzak duracağı için dinlenir. Bu ona rahatlık sağlayacaktır. Zihnini ve bedenini aktif hale getirecek ilişkiler en alt seviyeye inecektir. Ancak kişi kendi kültür ortamından uzaklaşıp, farklı kültürlerin arasına katıldığında zihin devreye girecektir. Zihin; kendiyle (kültürüyle), diğerini (diğer kültür) ayırt etmeye başlayacaktır. İletişim kurup anlamaya çalışmak, farklılıkları ortaya çıkarmak vb. bir dizi düşünceyi ortaya çıkaracaktır. Bu süreçte zihin yorulur. Eğer kendine uygun malzeme bulamaz, uyum yakalayamazsa hemen eve dönmek isteyecektir. Kendi evi, kendi kültürüdür.

İki örnek ile devam edecek olursak; ilk olarak yabancı dili iyi olmayan birini ele alalım. O dili yetkin bir biçimde kullanamayan biri, o dilin konuşulduğu ortamda iletişim kurma zorunluluğu duyduğunda zihinsel işlevlere başlamak zorundadır. Kendine yeni gelen, alışkanlığı olmayan dilde, taze bilgileriyle hem aldığı yeni bilgileri çevirmeye hem de kendi düşündüklerini karşı bilince ifade etmeye çalışacaktır. Bu hayli zorlu bir süreçtir ve zihin yorulacaktır. Kişi rahatlığı ancak ve ancak kendi ana diline döndüğünde tadacaktır. Çünkü yıllarca o dili konuşmuştur ve artık zihinsel aktivitelerini en alt seviyede tutacağı bir sohbete dönüşecektir o konuşma. Birey o andan itibaren rahatlayacaktır ve adeta sakin bir hale bürünecektir.

İkinci bir örnek olarak farklı kültürün içine girmiş bir kişinin alışma sürecine başladığı sofra adabını ele alalım. Kendi kültüründen uzak, kendi sofra alışkanlıklarından uzak bir yerde kişi etkilenebilir. Birey kendi alıştığının dışında yemek yeme adabına uygun hareket etmeye çalışacaktır. Zihin yine ayırt etmeye başlayıp, devreye girip sınırlarını bireye göstermeye “öyle değil, böyle…” demeye çalışacaktır ve bu süreç kişiyi yine yoracaktır. Birey evine döndüğünde, sofrasına oturup  kendi alıştığı şekilde yemeğe başladığında yine rahatladığını hissedecektir.

Günümüzde insanlar bu tip farklı kültürel aktivitelerin, farklı kültürden olan kişilerin arasında kalabilir veya kendi istekleriyle orada bulunabilirler. Hatta ve hatta kendi kültürlerinden farklı kültürlere ayak uydurup alışkanlıklarını değiştirebilirler. İnsan zihni ve aklı buna muktedirdir. Normal bir zanaatta olduğu gibi pratik ve tekrar kişi davranışlarını da alışkanlıklarını da istediği şekilde değiştirebilir. Daha sonra bunlara alışabilir. Alışkanlıklarını dönüştürebilir.

Bireyin ilk doğumu olarak “kültüre doğuş” bu şekilde anlatılabilir. Kültürün içine doğan insan, sürecinde ikinci olarak eğitimden doğacaktır.

Birey dünyaya gelişinden itibaren bir dizi eğitime tâbi tutulur. İlk eğitimini kuşkusuz ailesinden, başta anneden alarak büyüme sürecine girer. Belli bir yaşa erişiminden itibaren okullara yollanır. Artık anne ve babasından başka okuldaki öğretmenlerinin vasıtasıyla da eğitilmeye başlar. Bu eğitimler çocuk yaştan kişiyi şekillendirmeye başlar. Öğrenilen bilgiler, metodlar, görülen örnekler hep ilerisi için, topluma kazandırılacak insan için önemlidir. Bu süreçte kişi belirli bir noktadan itibaren kendini tanıyabilir. Öğrenim hayatında iyi olduğu branşları, keyif aldığı alanları, kendini zayıf bulduğu bölümleri öğreticileri, ailesi veya kendisi vasıtasıyla görebilir. Bunu gördükten sonra artık keyif aldığı ve iyi olduğu alanlara daha yoğun bir şekilde konsantre olup o yönlerini daha da geliştirebilir. Bu sayede kişi kendini tanıdıktan sonra geliştirme fırsatı da bulmuş olur. Kendi kendine birey, o alanlara odaklanması durumunda toplumuna ileride daha da yararlı olabileceği düşüncesini aşılayabilir. Bu süreçte birçok tercih yapar, yol ayrımlarına gelir, seçimler yapar. Yanlışlar yapabilir, hatalar yapıp, ders alır. Sorumluluk alması gereken yerler olur, başarılar elde edebilir. Özgüven kazanır, güvenilir olur, kendini daha da geliştirir ve de dönüştürür. Artık o eğitim almamış haliyle arasında çok fark vardır. Başka bir kişi olmuştur. “Eğitimden doğmak” bu şekilde olur.

İşte bu kültür ve eğitimden doğuş süreçlerinde kişi sürekli olarak dışarıyla mücadele halindedir. Hayat bireyin karşısında keşfedilmeyi bekler. Zorunluluklar bireyin karşısına dikilmiş durmaktadır. Hayatta kalmak zorundadır. İhtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Eğitimden doğmak bu anlamda zorunludur. Çünkü birey hayatsal faaliyetlerini yerine getirmek, geçinmek, barınmak, karnını doyurmak zorundadır. İyi bir yaşam standardı, kimseye muhtaç kalmamak düşüncesiyle çalışmak zorundadır. İçinde bulunduğumuz bu sistemde kişi kendini bu zorluklara hazır durumda tutmalıdır. Bu da ancak ve ancak eğitimle olur.

Bu süreçlerde kişi sürekli kendi dışındaki şeylerle (evi, işi, arkadaşı vb.) ilişki kurar. Amacı kendini daha huzurlu kılmak, mutlu etmektir. Geçici de olsa mutluluklar yaşayabilir, keyif duyabilir, zamanını geçirebilir, kendini biraz olsun tatmin edebilir. Ancak birey iç huzura erişemeyecektir. Hayatı süresince dışarıda kurduğu bağlarla, kendisini iç huzuruna eriştirebileceği köprünün direklerini yapabilir ancak. Bu bağlar ona güzel bir ortam verebilir. Örneğin iyi bir sosyal yaşam standardı, bazı maddi sıkıntılardan uzak olmak gibi. Ancak bu yollarla kişi hiçbir zaman ruhsal anlamda tatmin olamayacaktır. Enteresan olarak da bu şekilde ruhsal anlamda tatmin olmak için sürekli yeni arayışlara girecektir. Bu arayışlarda kişi ruhunu dinginleştirecek şeyler arayacaktır. İç huzuru deneyimleyenlerin anlattıklarına göre, insan kendi içine dönemedikçe böyle bir huzura asla ulaşamayacaktır. Bireyin dışarıda kuracağı her bağ onu dışarıya bağlı tutacağı için kendi içine bir türlü bağlanamayacak ve kendine dönemeyecektir. Kendi içine odaklanamayacaktır. Bu nedenle de kendi ruhunun gıdasını bulamayacak ve onu besleyemeyecektir.

Bireyin kendi içinde neye odaklanması gerektiğini bilmesi de bu sürecin bir parçasıdır. Bu süreçte deneyim sahiplerinin söylediği; bireyin kendi içinde neye bağ kuracağını ancak bir rehber yardımıyla bulabileceğidir. Bütün öğretilerin ortak olarak ulaştıracağı hâli “iç huzur” olarak özetleyecek olursak; bu öğretilerin her biri, bu yolculuğun bir rehber gerektirdiğini vurgulamaktadır. Bu rehberi bulmak yine bu yolculukta bireyin üzerine düşüyor. Rehberler çok olabilir (dışarıda); ancak içerideki rehber tek oluyor. Diğer bir deyişle, aslında insan kendi içindeki rehberiyle yola çıkmış oluyor. Dışarıdaki rehber(ler)in bu süreçte yaptığı tek şey bireyi kendi içindeki rehberiyle buluşturmak. Bu hiç kuşkusuz büyük bir hizmettir ve bireye sunulur.

Hiç kuşkusuz beklendiği üzere bireyin kendi içindeki rehberini bulma süreci detaylıdır. Bu yollardan geçmiş insanların ortak görüşü, her kişinin kendi yolu olduğu ve herkesin birbirinden farklı süreci olacağıdır.

Bireyin bu yolculuğa çıkmaya söz verdiği zaman artık adı “talip” olur. Talip, talep eden demektir. Kendini bilmeye, kendini öğrenmeye talip olarak yola çıkar. Kendi hakikatine uzanan yolda öğrenci olmuştur. Bu süreçte manevi yönlerin, insani değerlerin, erdemlerin kendinde açığa çıkışına tanıklık edecektir. Merakı artacak, hakikatin ilmini öğrenmeye heves edecektir. Hayal ettiği, gördüğü, deneyimlediği şeyleri gerekli olan tanımlayıcı bilgiyle bağdaştırması, içi boş dogma bilgilerden arınmasını sağlayacaktır. Böylece deneyimlediğinin bilgisine erişmiş, kendinden emin olacaktır.

Hakikat üzerine yazılan binlerce kitaptan bu ilim alınabilir ancak başka bir yol daha vardır. Bu yol hak sohbetidir. Hakikatin en yalın, en sade, en saf, dönüştürücü, taze haliyle talep eden dimağlara altın tepside sunulduğu sofralardır. Sohbet ehlinin karşısına geçtiğinde insan bulunduğu mertebeye uygun yol haritasını, duraklarını, nelerle karşılaşacağını duyabilir. Bizzat o yollardan geçmiş, manevi doyumu yaşamış kâmil kişilerden o lezzeti tadabilir. Ancak karşısında duran Kâmil şahsiyet, ona sadece gösterebilir. Yolu yürümek yine talibe düşer.

Sohbet ehliyle yolculukta karşılaşılan sıkıntılar paylaşılır. Derde derman bulunur elbet, o yüce insan sıkıntı çekilen yerde çıkış noktalarını gösterir genç yolcuya. Boğazında düğümlenen gıdanın mideye inmesini ister, can havliyle yardım diler adeta. Allah’ın bütün rahmetiyle yol gösterici talibe yardımcı olur ve önüne bir bardak suyu koyar. Bardağı eline alıp suyu içecek olan yine talibin kendisidir. İşte bu yüzden yürüdüğü kendi yoludur. Kendi sorumludur.

Bu uzun süreçte kişi kendini dönüştürmüş oluyor. Kendiliğini, karakterini, kimliğini oluşturuyor. Bütün öğretiler bir süreçten bahsediyor ve bu süreç sonunda talip özgün bir insana dönüşüyor. İşte bu üçüncü doğumdur. Bireyin kendi kendinden doğmasıdır.

Kaynakça:

  • “Kültür ve Uygarlık Üzerine” Metin Bobaroğlu

• “İnsan Üç Kez Doğar” Metin Bobaroğlu (Us Düşün Ve Ötesi)

• “Ekin Sorunu” Metin Bobaroğlu (Kültür Sorunu – Us Düşün Ve Ötesi)

• “Ruh Eczanesi” Osho

• “Noktanın Sonsuzluğu” Lütfi Filiz

• “Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe” Cavit Sunar