İnsan Nerede?

İnsan Hakları - 2019

İnsan Hakları
söz konusu olduğunda sıkça atıf yapılan “Doğal Haklar”, içgüdüsel, itkisel bir
alanın tanımını kapsar. Doğa alanı, tinsel olanın karşısında durur. Yalnızca
bir beden varlığından (beşer) daha çoğunu imleyen İnsan, tinsel bir
varlık olduğundan “Doğuştan Haklar”, doğmakla elde edilen haklardır, tinselliği
de kapsarlar. Doğuştan haklar, evrenseldir. Buna göre: İnsan tümel bir
kavramdır. İnsanın varolduğu her yerde uygulanılması beklenilen haklardır.

Tanımını,
bedeninden devşiren beşer’den, görünmez olana, İnsan’a, lâyık görülen
“İnsan Hakları” kavramı, henüz tanım aşamasında, bir sürçmeyle uyarı
vermektedir. Bu “dil sürçmesi” kavramın edimselleşmesinde en sorunlu olacak
bölgede yaşanmaktadır: Görülebilen, dokunulabilen beşere karşı, nerede olduğu
bilinmeyen İnsan. Ünlü meyve hikâyesinde olduğu gibi: Meyve satın almak
istediğimizde, tüm çabamıza rağmen meyve satın almayı başaramayız. Meyve her
zaman “şu” ya da “bu” meyve olarak; “bir elma” “bir erik” “bir kiraz” olarak
bulunur.

Bir doğa
nesnesi olan bedenimizle, bilincimiz arasında bilgi edinebilmek için gerekli
olan bağ, nedensellik
ilkesidir.
Nedenselliğini bulduğumda açıklayabildiğim bedenin yanı sıra, tinsel bir
varoluşa sahip insanı nerede bulacağız? Tıpkı erdemler gibi, adalet gibi. Var
değiller. Tıpkı İdealar gibi. Antik Yunan’da ayrıntılı olarak tartışılan bu
sorunsalla ilgili olarak Platon, onların yaratımından, gayemize bağlanmamız
koşulu ile bireysel olarak sorumlu olduğumuzu dile getirir. Bu kez bağlanacağımız ilke,
nedensellik üzerinden değil, eylem üzerinden olacaktır. Bu tür bir yönelimin
ancak, tutkuyla gerçekleştirilebileceği bazı filozoflar tarafından
tartışılmıştır. Teleolojik olan bu bağlanmayı meydana getiren sürecin içeriği,
sonucu tarafından belirlenecektir. Felsefede hedeflenen “insan, özgür ve özgün
varoluşa zorunludur” demek, her bireyin bunu kendi için ve kendi tarafından
gerçekleştirmesinin zorunlu olması demektir. Din alanındaysa biriciklik (ahadiyet)
olarak anlatım bulmuştur.

Eylem ve gaye
ilişkisinin üzerinde ussal çıkarımlar yapmak, hatta giderek bu tür kavramları
uslamlama mantığı içerisinde dizgesel olarak gösterebilmek yeterli
olmamaktadır. Bir erdem varlığı olarak insan, eyleminde olmayan erdemi tam
anlamıyla kavrayamaz. Çünkü, eylemimde gösteremediğim ‘Ben’, ‘Yok’tur.
Tümel bir kavram olan İnsan eylemimden doğarsa, ben İnsan
olabilirim. Öğretilenleri, ezberleri tekrarlamak beni İnsan kılmaz.

Hakkın, a
priori
tinsel, evrensel olduğu savı bir İdeal olarak, eyleminden
doğan İnsan topluluklarının varoluşa çıkmasını da beraberinde
getirmelidir. Bu, Hegel ile ortaya konulan İdeanın edimselliğidir. Hegel’de
ideanın edimselliğinin bir zorunluluk olduğunun anlaşılmamasının, her zaman bir
“burun kıvırmayla” birlikte gelişinin temel nedeni budur. 

Dünyadaki
mevcut durum, 10 Aralık 1948 tarihinde imzalanan “İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi” ile hedeflenen ilkelerin başarılmasından uzak olunduğunu
gösteriyor. Hak kavramının soyut doğasından, ancak eylemde gösterilebilir
olmasından kaynaklanan zorluk, bilinçli bir eğitimle aşılabilir. Eğitimde daha
başarılı ulusların, hak ve özgürlük kavram ikilisinden, özgürlüğü daha kararlı
bir biçimde yaşama geçirebilmeleri tesadüf değildir. Hak din olarak tanımlanan İslâm’a mensup ülkelerin,
özgürlüklerce en yoksullardan olması düşündürücüdür.

Post-modernite,
her türlü evrenselci bilginin reddini de getirdi. “İnsan Hakları”, kavrama dirimselliğini veren
bağlam içinden yırtılarak ayırılıyor ve “alt tarafı bir söylem”e indirgeniyor.
Bu görüşe göre, bu tür haklar; ideolojik, felsefi, tarihsel,
kültürel vb. niteliklerinden dolayı, toplumdan topluma değişebilir. İyi, doğru gibi
kavramlar evrensel değil, “keyfi”dir. Antik Yunan’da insan düşüncesine konu
olan, üstüne, binlerce yıl da felsefi boyutta tartışılan soyut tümeller,
sorumsuz bir “sana göre – bana göre” tavrıyla, us düşmanlığına kurban
edildiler. Tıpkı, Antik Yunan’da şüpheciliğin nesnel
temelinin, post-modern dönem şüpheciliğinin “düşünmesiz” temeliyle taban tabana
zıt olduğu gibi.

İdeasını,
yönelimini, kendini, yine kendi eyleminde insan olarak tanıma gayesini unutmuş
eril yönelim, dünyanın kanayan yarasıdır. Nicelik peşinde, berduşlukta kendini
heba etmektedir. Düşünce ve eylemin birbirinden kopuşu, her iki alanın da hızla
boşalması ile sonuçlandı: Bir pornografik imge bolluğu; duyusal olanda
oyalanmanın getirdiği yasasızlık… Niçin yaşadığını bilmek, nasıl yaşadığını
bilenin ayrıcalığıdır.

Karşıdan gelen
birinin, öncelikle kadın mı erkek mi olduğunun ayrımına varılır. İnsanoğluna
musallat olan bu ayrımı düşüncesizce genişletmek, onun en büyük
günahlarındadır. Oysa kadın, insandır. Hak, ihtiyaçlar uğruna faydalı olduğu
için varoluşa çıkmış olsa da; İnsan, İdealine ulaşmak için çabaladığı
sürece hedefine kısıtlı kalmayı başarabilecek denli özgürdür. Beden olarak
bulduğunu yadsıyarak tinselliğine yükselen insan, hakların muhatabı olur. İnsan
olmaya dair bir yeti olan düşünmek, mantıksal dizge karşısında kişinin kendini
yadsıması demektir. Beşerse düşünme potansiyelini henüz gerçekleştirmemiştir.
Din olarak da, tecellinin, tezahürün bilinci olduğunun idrak edilmesi biçiminde
ifade edilir ve bu birliktelik tevhiddir. Eril yönelim, kendi tinselliğini
tanıdığı ölçüde, ötekinin insan olarak varlığını tanımaya yeteneklidir. Beden
düzeyindeki ayrım, haklar ve özgürlükler konusunda en ileri ülkelerde bile
henüz tam anlamıyla çözülememiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, hak ve
özgürlük kazanımlarının, gerçekte, elde edilmiş birtakım imtiyazların terk
edilmesi olduğu görülecektir. Hak kazanımı şimdilik, cinsiyet, din, dil, ırk,
akıl üstünlüğü bahanesiyle, ötekinin üzerinde iktidar elde edenin,
imtiyazlarını terk edişidir.

İnsan hakları henüz yokluğunu, şimdilik
uğradığı ara basamaklarda hissettirmektedir: Kadın hakları, çocuk hakları,
sosyal haklar, çevre hakları, yaşlı hakları, göçmen hakları… Kimi düşünürce,
bu, hak enflasyonudur. Neredeyse 21. yüzyıla girildiği günlerde, Yugoslavya’nın
parçalanması sırasında çıkan savaşlarda, din, dil, ırk ayrımının, Batılı
ülkelerce henüz yadsınamadığı görüldü. İnsan hakları kavramı, şimdilik tam
anlamıyla olgusallaşmadığından, pek çok ülkede, İnsan, henüz, bir İnsan olduğu
için insan sayılamıyor. “İnsan denilen meçhul”, eylemlerimizde ortaya konulabilirse, öncelikle
kendimize meçhul yanı kalmayacaktır. Bu, belki de, insana özgü en ağır
yabancılaşmanın da giderilmesi demektir.