İnsan Haklarının Aydınlatılmasında Felsefi Bilginin Önemi

İnsan Hakları - 2019

Bu yazı 2018’de Bursa Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi Kaygı’nın Güz sayısında yayımlanmıştır.

Giriş

İnsan
haklarını korumaya yönelik uluslararası anlamda resmî belgelerin hazırlanmasını
ve bu belgelerin uluslararası kamuoyuna ilan edilmesini insanlık adına önemli
bir gelişme olarak nitelendirmek mümkündür. Bu belgelerin en önemlilerinden
biri olan ve “Bütün insanlar, özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar”
maddesiyle başlayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (İHEB) 1948’de ilan
edilmiştir. Ancak söz konusu deklarasyonun ilanından sonra da küresel anlamda
insan hakları ihlalleri önceden olduğu gibi devam etmiştir. 1992 – 1995 arası
Bosna ve Srebrenitsa’da yaşanan soykırımlar yakın tarihte yaşanan insan hakları
ihlalinin en bariz örneğidir. Bununla birlikte küresel adalet ve barışı
sağlamak üzere kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’in daimi üyelerinin insan
hakları hususunda çok masum oldukları söylenemez. Bunun en çarpıcı
örneklerinden birisi Darfur (Sudan) meselesi sırasında gün yüzüne çıkmıştır.
Bölgede 2003 yılında başlayan iç savaşta yaşananlar, 2004 yılında BM’nin
gönderdiği heyet tarafından katliam olarak rapor edilmiştir (Gerlach 2010:
61-62). Ancak Rusya ve Çin’in Sudan’a el altından silah ve petrol sattıkları
ortaya çıkmıştır (Schmeer 2010: 95). Felsefi eleştirellik/sorgulayıcılık
bağlamında düşünüldüğünde; İHEB’in ilanına rağmen hak ihlallerinin devam
etmesini tam anlamıyla bir paradoks olarak
nitelendirmek yerinde bir tutum olacaktır.

Öyle ki
dünya kamuoyunda bir taraftan insan hakları söylemleri artarken, diğer taraftan
da insan hakları ihlallerinin devam ettiği gözlenmektedir (DW 2008). Bu noktada
insan hakları hususunda yaşanan mezkûr sorunları neden felsefi bir mesele
olarak gördüğümüzü izah etmeye çalışalım: Felsefe mahiyeti gereği insana ait
olan kadim sorunları temellerine inerek anlama çabası içinde olan bir
disiplindir. Dolayısıyla insan hakları gibi temel insani bir konuda küresel
çapta yaşanan sorunlar karşısında felsefenin/felsefecinin kayıtsız kalması
beklenemez. Söz konusu sorunsala istinaden bu makalede insan haklarının
temellerinin aydınlatılmasında felsefi bilginin öneminin tartışılması
amaçlamaktadır. İnsan hakları ifadesinden neyi anlamamız gerektiğine ve bu çerçevede
bizim neyi tartışmayı amaçladığımıza değinerek araştırmamıza girişmemiz yerinde
bir tutum olacaktır.

İnsan
hakları, siyasal, toplumsal ve hukuki
alanlardaki geniş kullanımının yanında, çokça başvurulan, sıklıkla atıf
yapılan, insan hayatı ile doğrudan ilişkili olan bir kavramdır. Söz konusu
haklar genel olarak insanın birey olmaktan kaynaklanan haklarına işaret
etmektedir. Ancak insan hakları kavramı, sözgelimi kalem gibi, tek bir nesneye
işaret etmez. Tekil/somut bir karşılığı yoktur. Ayrıca insan haklarının bir
üçgenin iç açılarını toplamak gibi matematiksel bir problem ya da laboratuvar ortamında
kanıtlanabilir bilimsel bir olgu olmaktan çok farklı bir sorunsal olduğunu da
belirtmemiz gerekmektedir. Şu halde insan hakları, salt insan olmaktan
kaynaklanan haklara işaret ettiğinden soyut ve düşünsel bir kavram olarak ele
alınmalıdır. Öyle ki insana ait kadim olanı kavram ve kavramlar arası ilişkiler
çerçevesinde anlamaya çalışan felsefenin insan haklarının anlaşılmasında ileri
sürebileceği argümanlar olmalıdır. Bununla birlikte insan haklarının doğru bir
biçimde anlaşılması haklar konusunda yaşanan/yaşanabilecek kavram kargaşası ve
bilgi kirliliği gibi sorunları önlemek adına da önemli bir adım olacaktır. Dolayısıyla
insan haklarının temellerinin ve muhtevasının bilgisel olarak aydınlatılmasının
önemli bir gereksinim olduğu anlaşılmaktadır.

Söz
konusu bilgisel aydınlanmanın felsefi bağlamda ele alınabilmesi için öncelikle
insan hakları ile felsefe arasındaki ilişkinin anlaşılması gerekmektedir.
Araştırmamız çerçevesinde öncelikle insan haklarının bilgisinden ne anlaşılması
gerektiği ele alınacaktır. İkinci adımda insan hakları ve felsefi bilgi
ilişkisi sorgulanarak, söz konusu haklar ile felsefe arasındaki ilişkinin
mahiyeti tartışılacaktır. Bu çerçevede insan haklarını felsefe açısından
irdelemek bakımından felsefenin başlıca disiplinlerinden etik, hukuk felsefesi
ve epistemoloji bağlamında insan hakları sorunsalı analiz edilmeye
çalışılacaktır. Ayrıca insan hakları ihlalleri karşısında felsefenin nasıl bir
duruş sergilemesi gerektiği sorgulanacaktır. Son tahlilde ise yapılan analizler
üzerinden insan hakları bilincinin gelişmesi adına felsefi bilgiden nasıl
yararlanılabileceği hususunda bazı tespitlere ulaşılması amaçlanmaktadır.

Konumuzu
tartışmaya geçmeden önce insan hakları ifadesini kullanıldığı anlam genişliği
içinden hangi bağlamlarda ele alıp tartışacağımıza kısaca değinmek yerinde bir
tutum olacaktır. Hakkın varlığını hukuk düzenine bağlı ele alan görüşler, daha
çok pozitif hukuk ya da devletçi
pozitivizm olarak adlandırılmaktadır. Böyle bir anlayışta devletin koyduğu ve
devletin varlığına razı olduğu kurallar hukuk olarak kabul edilmektedir (Keyman
1998: 17). İnsan hakları özünde evrenselliği barındıran bir kavram olarak
pozitif hukukun ötesinde/üstünde haklardır. Buna göre insan hakları insanın
salt insan olması ile ilgili haklara tekabül ettiğinden kaynağını doğal hukukta bulmaktadır. Doğal hukuk
ise, pozitif hukuktan farklı olarak, herhangi bir araca ve özellikle hiçbir
normatif olguya başvurulmaksızın insanın kadim haklarına işaret etmektedir. Bu
yönüyle doğal hukuk, kökleri insan doğası ve insan aklına dayanan, pozitif
hukukun sınırlayıcılığa karşın, içinde evrenselliği barındıran haklardır
(Keyman 1998: 18). Çünkü doğal hukuk, insanlar üzerinde, bütün anlaşmalar ve
pozitif hukuk sistemlerinden bağımsız olarak, salt insani doğalarından dolayı
bağlayıcılığı olan haklara işaret etmektedirler (Cevizci 2014/b: 132, 133).
Diğer bir ifadeyle doğal hukuku, ülke anayasalarındaki haklarla sınırlı
olmayan, bütün insanlar için aynı değeri içeren evrensel hakların temsili
olarak nitelendirmek mümkündür. Sözgelimi yaşama hakkı, eşit yurttaşlık hakkı
ve eğitim alma hakkı bu türden haklardır. Dolayısıyla insan hakları belli bir
anayasa ya da hukuk maddesine sığdırılamayacak derecede insanın kadim haklarına
işaret etmektedir. Ancak insan haklarının ileri sürdüğümüz söz konusu boyutunun
ve bu haklarla felsefe arasındaki ilişkinin aydınlatılması için teorik,
kavramsal, bilgisel temelli analizler gerekmektedir. Bu çerçevede söz konusu
analize insan haklarının bilgisinin ne anlama geldiğini tartışarak başlamamız
yerinde olacaktır.

İnsan Haklarının Bilgisi Nedir?

İnsanlık
durumlarına bakıldığında insan hakları bildirgelerine rağmen küresel anlamda
hak ihlallerinin devam ettiği görülmektedir. Öyle ki savaş, tecrit ve tehdit
gibi insan hayatını doğrudan etkileyen olumsuz şartlar nedeniyle birçok insan
doğup büyüdüğü yeri terk etmek zorunda kalmaktadır. Akdeniz’de alabora olan
sığınmacı tekneleri ve kıyılara vuran cesetler zihnimizde canlılığını sürekli
korumaktadır (Yeşilçayır 2016: 122). Bugünlerde Almanya’nın sınır dışı ettiği
Afgan bir sığınmacının intihar etmesi (Sirleschtov, Monath, Woratschka, 2018)
üzerine insan hakları bağlamında yaşama hakkı konusu uluslararası kamuoyunda
tartışılmaktadır. Aslında bu tartışmayı genişleterek evrensel bildirgelere
rağmen insan hakları ihlallerinin niçin önlenemediğinin irdelenmesi
gerekmektedir. Şu halde araştırmamız çerçevesinde “insan haklarının bilgisine
ulaşmak ihlalleri önlemek için yeterli midir?” sorusunu da analiz etmeye ve son
tahlilde cevaplandırmaya çalışalım.

Görebildiğimiz
kadarıyla insan haklarının doğru ve tutarlı bir biçimde uygulamaya
geçirilememesinin en önemli nedeni bilgisel bir sorundur. İnsan hakları ve
bilgi ilişkisi bağlamında ciddi anlamda eksikliğin/yanlışlığın yanı sıra hangi
bilgiye nasıl ulaşılacağı hususunda da ciddi açmazların yaşandığı dikkatlerden
kaçmamaktadır. Küresel anlamda yaşanan insan hakları ihlalleri ve insan
haklarını korumaya yönelik dünya siyasetinin elinde hâlihazırda bir planın
olmaması insan hakları konusunda yaşanan bilgi sorununun bir göstergesidir.
İnsan hakları ile ilgili kaynaklarda yer alan yaygın anlayışa göre insan hakları
bireylerin yalnızca insan olmalarından kaynaklanan haklardır ve insan olmak bu
haklara sahip olmak için yeterlidir. Buna göre ırk, din, milliyet, cinsiyet,
ekonomik veya sosyal statü ayrımı gözetmeksizin, insan onurunun gereği olarak
bütün kişilerin sahip olduğu vazgeçilmez/devredilmez hakların tümüne insan
hakları denir (Tezcan, Erdem, Sancaktar, Önok: 2011 35). Söz konusu hakların
kavramsal içeriğinin zikredilen insan onuru bağlamında aydınlatılması için
bilginin vazgeçilmez bir öneme sahip olduğu aşikârdır. Buna göre insan
haklarına ilişkin bilincin istenilen seviyede olmamasının temel nedeni, insan
hakları konusundaki bilgi seviyesinin ve bu bilgiyi kazandıracak eğitimin
oldukça yetersiz olmasıdır. Dolayısıyla bireylerde insan hakları bilincinin
oluşabilmesi için bilgi ve eğitim yadsınamaz
bir öneme sahiptir. Buna göre temel birey hakları olan insan haklarını
kavrayabilmek için öncelikle söz konusu hakların temellerinin ve mahiyetinin
anlaşılması gerekmektedir. İnsan haklarının aydınlatılması hususunda değişik
bilgi türlerinden söz etmek mümkündür: Örneğin tarihi
bilgi ve siyasal
bilgi bunlardan ikisidir.
Tarihi bilgi, insan hakları belgelerinin tarihte ortaya
çıkışı ve gelişimi hakkında bilgi sahibi olmak için önem arz etmektedir.
Siyasal bilgi ise insan haklarının siyaset sahnesinde yer etmesi ve siyasi
anlamda insan haklarının anlamı konusunda başvurulacak kaynaktır. Bununla
birlikte “insan hakları belgelerinin tarihsel anlamda aydınlatılması ve siyasi
anlamda değerlendirilmesi konunun anlaşılması bakımından yeterli değil midir?”
ve “insan hakları bağlamında felsefi bilginin rolü nedir?” gibi sorular
karşımıza çıkmaktadır.

Kuçuradi’ye
göre haklarla ilgili belgelerde zaman zaman temel kişi hakları grup haklarıyla
karıştırılabilmektedir (Kuçuradi 2016: 196). Dolayısıyla bu belgelerde yer alan
kavramsal karışıklıkların sorgulanıp, giderilmesinde felsefi bilgiye ihtiyaç
duyulduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu yanıltıcı tutumların bertaraf edilmesi
hususunda da felsefenin eleştirel ve sorgulayıcı özelliğine başvurulması
gerekmektedir. Bu araştırma esnasında insan haklarının felsefe bağlamında
aydınlatılmasında başlıca şu hususlar üzerinde durulacaktır: 1) Felsefe
tarihinde insan hakları düşüncesinin ortaya çıkışı 2) Felsefi etik bağlamında,
3) Hukuk felsefesi bağlamında, 4) Epistemoloji bağlamının insan haklarının ele
alınması. 5) Felsefenin eleştirel/sorgulayıcı özelliği ile insan haklarını
sorgulamaya çalışmak. Belirlediğimiz hususları, öncelikle insan hakları ve
felsefe ilişkisini sorgulayarak, analiz etmeye çalışalım.

İnsan Hakları ve Felsefi Bilgi İlişkisi

İnsan
hakları ve felsefi bilgi ilişkisinin anlaşılmasında felsefenin temel
karakteristiği bağlamında söz konusu hakların kaynağı ve mahiyetinin analiz
edilmesi gerekmektedir. Eğer insan haklarını kişinin yalnızca insan olmasından
kaynaklanan hakları olarak tanımlıyorsak pozitif hukukun sınırlı hak
anlayışının insan haklarına kaynaklık etmesi pek doğru bir tutum olmayacaktır.
Bu durumda insan haklarının temellerini insanın salt insan olmasından
kaynaklanan doğal hukuk anlayışı çerçevesinde ele almak gerekmektedir. Yukarda
insan haklarının doğal hukuk ve pozitif hukukla olan ilişkisine değinmeye çalıştık.

Bununla
birlikte insan haklarının temelinde doğal hukukun yer aldığının ortaya çıkması
insan haklarının analiz edilmesine ilişkin başka kavramlara da işaret
etmektedir. Çünkü doğal hukukun özüne inildiğinde insanın değeri ve insan onuru
ile karşılaşılmaktadır. İnsan hakları, yaşamak hakkından başlamak üzere,
insanların doğası gereği sahip olduğu insan
onuru
na dayanır (Öğütçü 2005: 569) ve insan haklarını, üzerinde yükseldiği
bu temellerden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Birçok düşünür, insan
haklarının temelinde insan onurunun olduğu konusunda hemfikirdir. Söz gelimi
Charles Beitz insan hayatı için son derece önemli olan insan haklarının
kaynağını oluşturan insan onurunun anlaşılmasının söz konusu temel hakların aydınlatılması
adına önemli bir adım olacağı kanaatindedir (Beitz 2013: 260). Jürgen Habermas
ise insan onuru ifadesinin aydınlatılması konusunda filozofların düşüncelerine
dikkat çekmeye çalışarak, insan onurunun özü itibariyle felsefi bir kavram
olduğunu ve ortaya çıkışının Antik döneme kadar geri gitmekle birlikte modern
anlamdaki kavramsal çerçevesini Kant’la birlikte kazandığını iddia etmektedir
(Habermas 2010: 344). Tarihsel bakımdan insan onuru kavramının insan hakları
belgelerinde ilk olarak II. Dünya Savaşı’ndan sonra yer almaya başladığı
görülmektedir. Buna göre insan haklarını ve bu kavramın özünü oluşturan insan
onurunu anlamak için yalnızca insan hakları belgelerine başvurmak konuyu
oldukça dar bir çerçevede değerlendirmek anlamına gelecektir. Çünkü felsefe
tarihi incelendiğinde insan onurunun 20.
yüzyılda ortaya çıkmış bir kavram olmadığı, temellerinin Antik Çağ’da atıldığı
ortaya çıkmaktadır.

İnsan
hakları kavramının düşünsel temellerinin felsefe tarihinde nasıl ele alındığı
ile ilgili kısa bir yolculuğa çıkabiliriz: Felsefenin özellikle insana
yönelmesiyle birlikte insan eylemi ile erdem arasında bir ilişki kurulamaya
başlanmıştır. İnsan felsefesinin önemli filozoflarından olan Sokrates, Antik Çağ
Atina’sında ahlaki değerlerin yozlaşmaya başlaması üzerine ortaya attığı erdem
etiği anlayışı ile günümüzde etiğin kurucusu olarak kabul edilmektedir (Cevizci
2014/a: 138). Onun onurlu bir hayatın temellerini sorgulayan, en yüksek iyiyi
ve adaleti amaçlayan bu anlayışı sonraları Platon ve Aristoteles tarafından geliştirilmiştir.

Helenistik
dönemde yaşayan Stoacılar ise hümanist bir bakış açısıyla insanları, dünya
toplumunun eşit yurttaşları olarak görüyorlardı. Daha çok erdem temelli bir
eşit insan anlayışı ortaya koymaya çalışan Stoacılar bu durumun insanlar
tarafından idrak edilmesi için felsefelerini icra etmeye çalışıyorlardı.
Birbirlerine karşı herhangi bir üstünlüğü olmayan insanların birbirlerine karşı
saygılı ve toleranslı olmalarını öneriyorlardı (Manstetten 2005: 109,
Yeşilçayır, 2017: 100, 101). Stoacılardan yaklaşık 2000 yıl sonra bu
düşünceleri tekrar ele alan Kant, onların temelini attığı hümanizm ve
evrensellikle ilgili düşüncelere kendi döneminin koşulları içinde sistematik
bir çerçeve çizmeye çalışacaktır. Kant’ın düşüncelerinin yanında Grotius ve
Locke’un hak/haklar kavramı üzerindeki düşünceleri ile Rousseau’nun
yurttaşların genel iradesinden söz etmesi 1789’da ilan edilecek olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde doğal haklar, kutsal ve
vazgeçilmez haklar olarak maddeleşmiştir (Çotuksöken 2012: 28). Bununla
birlikte bu gelenek içinde, Michael Sandel’in de üzerinde durduğu gibi,
özgürlüğü adalet ve ahlakla temellendirmesi ve insan saygıyı temele almasından
dolayı Kant günümüz evrensel insan hakları düşüncesinin habercisidir (Sandel
2013: 130). Düşünce tarihindeki bu kısa yolculuktan sonra günümüzde modern
çerçevesi ve kalıplarıyla bilinen insan haklarının ne olduğunun ve mahiyetinin
aydınlatılması açısından temellerinin irdelenmesine geçebiliriz.

Görebildiğimiz
kadarıyla insan hakları öncelikle felsefenin ana disiplininden biri olan etik
çerçevesinde aydınlatılması gereken bir kavram olarak belirmektedir. Bununla
birlikte insan haklarının (düşünsel) temellerinin etik bir sorunsal olduğunun
ortaya konulması için epistemolojik sorgulamaların elzem olduğu görülmektedir.
Diğer bir ifadeyle soyut insan hakları düşüncesinin sözel ve davranışsal
edimler yoluyla görünürlük kazanması için bilginin vazgeçilmez bir önemi söz
konusudur (Davran 1999: 19). Bu noktada felsefi bilginin insan haklarının soyut
ve düşünsel boyutunu temellendirmek için önemli bir rol oynayabileceğini iddia
etmemiz mümkündür. Diğer taraftan insan haklarının aydınlatılmasında etik ve
epistemoloji gibi temel alanların
yanında insan hakları ile hukuk arasındaki ilişkinin görmezden gelinmesi mümkün
değildir. Bu bağlamda felsefenin diğer
bir disiplini olan hukuk felsefesi
başvurulması gereken temel bir mecra olarak belirmektedir. Ancak insan
haklarının etik temelleri ile hukuki boyutu arasındaki rabıtayı kurgulamanın
yine bir epistemolojik sorunsal olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir. Bu
noktada insan hakları ve felsefi bilgi ilişkisini felsefenin temel disiplinleri
bağlamında üç aşamalı olarak ele alıp analiz etmeye çalışalım.

İnsan Haklarının Etik Temelleri

İnsan
hakları bağlamında her bireyin salt toplumsal, kültürel ve yerel değerlere
değil, aynı zamanda etik değerlere sahip bir varlık olduğu konusunda bilgi
sahibi olması önem arz etmektedir. Çünkü insan hakları ile ilgili bilgi temelde
evrensel olana işaret etmektedir (Çotuksöken 2012: 35). Bu noktada ahlak ve
etik arasında farka kısaca değinmemiz yerinde olabilir: Ahlak normlar
bakımından toplumsal, bölgesel ve lokal olarak farklılık arz edebilirken, etiği
evrensel ahlak normları olarak açıklamak gerekmektedir. Bunun yanında ahlak
pratik insan davranışını konu edinirken, etik ahlakın teorisi olmak
durumundadır (Cevizci 2014(1): 17, 18). İnsan olmak, etnik köken, ten rengi,
cinsiyet, din ve mezhep gibi sıfatlardan önce gelen ve insanlığın ortak bir paydası
olan bir özellik olarak evrensel bir temele dayanmaktadır. Dolayısıyla insan
bütün diğer özellikleri öne çıkarılmaksızın, salt insan olarak düşünülmesi
gereken bir varlıktır. O halde insan haklarının etik temellerini nasıl
açıklamamız gerekmektedir?

Amartya
Sen’e göre insan hakları yasal ve hukuki düzenlemelere konu olmadan önce
birincil olarak etik (primarily ethical) bir temele dayanmaktadır (Sen
2004: 328- 332). Sen’in hak ve hukuk ilişkisi bağlamındaki düşüncesi de dikkate
değerdir. Ona göre hakkın, hukukun çocuğu olduğunu zikretmek doğru bir yaklaşım
değildir, bilakis hakkın, hukukun ebeveyni olduğunu vurgulamamız gerekmektedir
(Sen 2004: 327). Bu durumda hakların etik temelleri söz konusu hakların
yasalaşmasına da ilham kaynağı olabilecek mahiyettedir ve bu noktada önemli
olan nokta ise hakların etik kökeninden koparılmadan yasalaşmasına (hukuk) önem
verilmesidir. Sonraki bölümde insan hakları
ve hukuk ilişkisini tartışmaya devam edeceğiz. Bu noktada öncelikle insan
haklarının üzerinde yükseldiği etik temelinin mahiyetini tahlil etmemiz
gerekmektedir.

İnsan
haklarının etik temelleri bağlamında insan onuru ile insan hakları arasındaki
vazgeçilmez ilişkinin aydınlatılması önem arz etmektedir. Buna göre insanın
onuru, onun akıl ve vicdan sahibi bir varlık olması ile ilgilidir, diğer bir
ifadeyle insan onuru insanın değerinin farkına varılması ile anlaşılabilecek
bir durumdur. Akıl ve vicdan melekeleriyle insan diğer canlılar arasında özel
yere sahiptir. Buna göre insan sadece biyolojik olarak değil aynı zamanda moral
bir değer olarak var olan bir canlıdır. Bizatihi bir değer olan insanın,
onuruna layık olarak yaşayıp, gelişmesi önemlidir ve hiçbir güç tarafından onun
değeri/onuru ihlale uğramamalıdır (Savcı 2016: 87). Konu ile ilgili literatürde
insan onurunun kaynağı olarak akıl ve vicdan sahibi olmaya işaret edilmektedir.
Salt insan olmanın temel bir özelliği olan insan onuru evrensel bir değer
olarak etik ile sıkı bir ilişki içindedir. Buna göre insan onurunun bir değer
olarak anlaşılması, onun onuruna saygı duyulması ve korunması etik bir
anlayışla mümkündür. Diğer bir ifadeyle insan onuru etik bir değere işaret
etmektedir ve etik değerlere özen göstermek aynı zamanda insan onuruna da özen
göstermek anlamına gelmektedir (Kuçuradi 2003: 9). Akıl sahibi olmayı onurlu
varlık olarak nitelendiren Kant’a göre kişinin eylemlerinde kendini ve
başkalarını araç olarak değil, amaç olarak görmesi onurlu bir davranıştır. Buna
göre onur sahibi bir varlık olarak insanı araç olarak değil, kendi başına bir amaç
olarak görmek gerekmektedir. Bu tutum bize kimliği ne olursa olsun herkesi
öncelikle insan olarak görmemiz adına önemli bir fikir sunmaktadır (Kılıç 2015:
98).

İnsanın
söz konusu değerinin ve bu değer karşılığı olarak onurunun farkına
varılabilmesi için öncelikle insan olmanın bilincinde olunması gerekmektedir.
Bununla birlikte insan onuru, değişik kültürlerdeki farklı insan imgelerinden
ayrıştırılarak, insanın nesnel değerinin bir karşılığı olarak anlaşılmalıdır.
Buradan hareketle insan haklarının insan onurunun pratikte gerektirdikleri
evrensel normlar olduğunu ifade etmemiz mümkündür. Dolayısıyla insan onurunun
bilgisi insan hakları normlarının oluşumunda
belirleyicidir ve bu anlamda ele alındığında insan haklarını kültürel normlardan ayırarak evrensel etik
normlar olarak nitelendirmemiz yerinde bir tutum olacaktır (Kuçuradi 2016:
70-76). Bununla birlikte her ne kadar insan haklarına herkesin insan olmasından
kaynaklanan haklar olduğuna inanıyor ve bunu ifade ediyor olsak da, bu hakların
ve temelini oluşturan etik değerin bilgisini sağlıklı bir biçimde edinmek
gerekmektedir. Ancak böylelikle farklı kültür ve dinlerin insan imgesinden
ayrışarak, etik temelli evrensel insan haklarının anlaşılması ve bu konudaki
bilincin yaygınlaşmasını sağlanabilecektir.

Bununla
birlikte insan haklarının etik temelleri ve insan onuru ile vazgeçilmez
ilişkisi dikkate alınmadığında, bu haklar yalnızca bazı belge ya da hukuk
maddelerinin sınırlı bağlamında değerlendirilecektir. Dolayısıyla insan
haklarının etik temellerinin bilgisi, bu hakların evrensel, devredilemez ve
vazgeçilmez karakterinin anlaşılması bakımından önem arz etmektedir. Şu halde
insan olarak devredilmez onur ve hak sahibi olmak doğuştan getirilen bir
özellik olmasına rağmen bunların bilgisi doğuştan verili değildir. İnsan
haklarının temellerinde etik değerleri ve insan onurunun yer aldığının
bilinmesi/öğrenilmesi çaba ve süreç gerektirmektedir. Etiğin insan haklarının
temelini teşkil eden evrensel bir değer olduğunun altını çizmeye çalıştıktan
sonra yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız hukuk konusunu tartışmaya geçmemiz
isabetli olacaktır. Bu bağlamda Sen’in hakkın, hukukun üstünde (ebeveyni)
olması gerektiği savından hareketle, insan haklarının yasalaşmasının niçin etik
temellere dayanması gerektiğini de analiz etmeye çalışalım.

İnsan Hakları ve Hukuk İlişkisi

İnsan
haklarının etik temellerini analiz ettikten sonra bu hakların göz ardı
edilemeyecek olan hukuk alanı ile ilişkisini tartışmaya geçebiliriz. Bununla
birlikte temel hakların etik temellerinden bağımsız bir insan hakları – hukuk
ilişkisi ortaya koymaya çabası şüphesiz eksik bir analiz olacaktır. Etik ile
hukukun varoluşsal ilişkisi ve insan haklarının hukuksal bağlamı hukuk
felsefesinin konu edindiği temel meseleler arasındadır. Buna göre toplumsal
yaşam düzeninin normlarını ahlak ve hukuk
oluştururken, birincisi yazılı olmayan normları, ikincisi ise yazılı,
yasalaşmış kuralları içermektedir. Ancak ahlak ile hukuk arasında, sözlü
normların yazıya dönüşmesinin ötesinde, daha derin bir bağ olduğunu ifade
etmemiz gerekmektedir. Buna göre etiğe karşılık gelen ve evrensel anlamda insan
olma özüne işaret eden doğal hukuk teorisi, ahlak –hukuk ilişkisinde hayati bir
öneme sahiptir. Doğal hukukun pozitif hukukun oluşumunda hangi oranda etkili
olduğu sorunsalı aslında insan hakları – hukuk ilişkisini anlamamıza ışık
tutacaktır. Bununla birlikte “doğal hukuk – pozitif hukuk ya da etik – hukuk
ilişkisi bağlamında insan haklarını nasıl açıklamalıyız?” diye bir soru
akıllara gelmektedir.

Yukarıda
hukuktan doğal hukuk ve pozitif hukuk diye iki ayrı kategoride söz etmeye
çalıştık. Bu minvalde etik değerleri ihtiva eden doğal hukuk, evrensel anlamda
tüm zamanlar için geçerli temel hakları ihtiva etmektedir. Pozitif hukuka göre
insan hakları, belli bir zamanda, belli bir yerde yürürlükte olan, hukuk sitemi
tarafından yazılı olarak oluşturulmuş haklardır (Öğütçü, 2005: 578). Felsefi
bağlamda pozitif hukukun ideal biçiminin doğal hukuk içinde yer aldığını
söylememiz mümkündür. Öğütçü,insan haklarının sadece doğal hukuk
kaynaklı bir kavram olmaktan çıkıp pozitif hukukla bütünleşerek ulusal ve
uluslararası hukuk belgelerinde somut haklar haline dönüştüğünü iddia
etmektedir (Öğütçü, 2005: 579). Ancak bu iddiaya şöyle bir eleştiri/soru yöneltmek
mümkündür: Eğer doğal haklar gerçek anlamda pozitif haklara dönüşmüş olsaydı,
insan hakları ihlallerinin tedricen azalması gerekmez miydi? Kanaatimize göre
yaşanan hak ihlallerinde insan haklarının ideal biçimi olan doğal hukukun
pozitif hukuklara yeterince yansımaması önemli bir rol oynamaktadır.
Dolayısıyla insan haklarının sağlanması bakımından pozitif hukukun doğal
hukukun etik temellerini örnek alması gerekmektedir.

Buna
göre bir devletin insan haklarına dayalı olduğunu iddia edebilmek için hukukun
oluşumunda, doğal hukukun örnek alınması gerekmektedir. Ancak insanın değerine
dayalı bir hukuk dizgesi insan haklarının tanınması, korunması ve
geliştirilmesi için uygun bir zemin olacaktır. Hukuk sistemlerinin oluşumunda
insanın değeri ve onuru temele alınmadığı takdirde insan haklarının yasalarla korunması artık tesadüfe kalmış olacaktır. Dünyanın
neresinde yaşarsa yaşasın burada temel olan insandır ve onun araç değil, amaç
haline geldiği bir anlayışın benimsenmesi gerekmektedir. Bu anlayış bize aynı
zamanda ulusal üstü hukuk kavramının
kapısını da aralamaktadır. Dolayısıyla etik temelli hukuk, etnik ve kültür
kaynaklı yasaların ötesinde ulusal üstü bir tutum çerçevesinde insana yönelen
yasaları ihtiva etmelidir. Bu açıdan bakıldığında insan haklarının felsefesini
yapmak bir bakıma hukukun içeriğinin etik ilkelerden oluşup oluşmadığının
sorgulanması anlamına gelmektedir.

İnsan Haklarının Epistemolojik Temellendirilmesi

İnsan
hakları her ne kadar insanın doğuştan getirdiği temel haklar olsalar da, bu
hakların aydınlatılmasında bilginin vazgeçilmez bir öneme sahip olduğu
anlaşılmaktadır. Çünkü doğuştan gelen ve kendiliğinden sahip olunan haklar,
bilinmedikleri sürece yok hükmündedirler. Mesut Gülmez’in ifadesiyle insan ancak bildiği ve kullandığı haklarıyla
vardır (Gülmez 2001: 49). İnsan hakları hususunda
elzem olduğu anlaşılan bilmek eylemi ise epistemolojinin önemine işaret
etmektedir. İnsan haklarının etik temellerinin ve hukuki boyutunun sorgulanıp
anlaşılmasında başat rol oynayan epistemolojinin kendine özgü karakteristik
yapısı üzerinden bir insan hakları temellendirilmesine yönelmek mümkündür. Söz
konusu karakteristik yapının farklı insan hakları temellendirmeleri mümkün
olmakla birlikte burada üç aşamalı bir analiz üzerinden konuyu anlamaya çalışalım:

Birinci
aşamada insanın varlıkla olan bilme ilişkisinin hangi dolayımda gerçekleştiği
sorunsalı üzerinden bir temellendirmeye girişelim: İnsanın varlıkla olan bilme
ilişkisi dolayımsız bir eylem olmaktan ziyade yerel, kültürel ve tarihsel örüntülerle
oluşan bir süreçtir. Şu halde bireyin var olanla ilgili bilgisi doğrudan
olmaktan çok, bilginin edinildiği yere ve zamana göre şekillenmiş bir edimdir.
Bu sorunsal Francis Bacon’un idoller öğretisi bağlamında düşünüldüğünde her
bireyin içinde yaşadığı toplum kendi mağarası olduğundan hakiki bilgiye ulaşmak
için mağaradan çıkmak gerekmektedir. Konuşma diline de yansıyan toplumsal yargılar gerçeği olduğu gibi değil de,
kısmen çarpıtarak yansıtan bulanık bir aynadan görmemize neden olmaktadır
(Cevizci 2015: 451). Varlığın ve insanın bilgisine yaşadığımız toplumun dar ve
kısmen çarpıtılmış ufkunda ulaştığımız düşünüldüğünde insan – varlık
ilişkisinin çok sağlıklı bir biçimde oluşmadığı ortaya çıkmaktadır. Söz konusu
süreçte zihnin, dil vasıtasıyla elde edilen münferit bilgileri genelleştirme
eylemi içine girişeceği kaçınılmazdır. Dolayısıyla düşüncelerimiz yanlış,
çarpık ve bulanık yargıların bir sonucu olarak genelleşmesi, zamanla hayata ve
insanlara yönelecek olan bakış açımızı belirleyecektir. Diğer bir ifadeyle eğer
göze takılan gözlük kirli ise varlığı kirli olarak görmemiz kaçınılmaz bir hal
alacaktır. Bu durumda yerellik ve evrensel gerçeklik arasında bir çelişki
durumu ile karşılaşılmaktadır. Ancak insan olarak yerel ve öznel olan değerleri
önemseyip evrensel değerleri yadsımak ne derecede sağlıklı bir tutumdur?

Aslında
yerelliği yansıtan gözlüğü çıkarıp evrenselin bilgisine ulaşmak istemeyen
insanlar için fazla büyütülecek bir mesele yoktur. Çünkü onların zihin
konforunu bozmak gibi bir sorunları söz konusu değildir. Kant’ın ifadesiyle
insanların çoğu tembellik ve korkaklık nedeniyle hayatları boyunca kendi
rızalarıyla aydınlanamamış olarak yaşarlar. Bununla birlikte o, varlığın genel
geçer bilgisine ulaşabilmenin parolasından söz eder: “Sapere aude! Aklını
kendin kullanma cesaretini göster!”
(Kant 2014: 315). Varlığın gerçek
bilgisine ulaşabilme konusunda bir anahtar niteliği taşıyan bu parola aynı
zamanda insan haklarını epistemolojik olarak temellendirmenin ipuçlarını da
sunmaktadır. Öyle ki felsefe, yerel/tekil/kültürel olanı ussal karakteriyle
epistemolojik bağlamda aşarak, evrensel boyutta düşünebilmeyi ve ortak insan
kimliğinde buluşmayı sağlayabilecek bir yapıya sahiptir (Çotuksöken 2012: 58).
Bunun nasıl sağlandığını yine Kant üzerinden örnekleyebiliriz: Ona göre
düşünmek insanın kendi başına yapabileceği bir eylemmiş gibi olsa da, sağlıklı
düşünmek başkalarının düşüncelerini de hesaba katmayı gerektirir. İnsanın kendi
düşüncesini başkalarının düşünce ve eleştirileriyle sınaması onu dogmatik ve
önyargılı olmaktan kurtarır (Kant 2008: 57). Buna göre doğru düşünmek ancak
başkalarının bakış açıları incelenmeye açık olduğunda mümkün olabilecektir. Kant’a göre geniş bir zihniyetle
düşünmek insanın kendi düşüncesini eğitmesini sağlar. Onun bu
düşünceleri evrensel insan ve adalet anlayışının oluşmasında önemli rol
oynayacaktır. Evrenselliği ve ortak insanlık idealinde buluşmayı kendine şiar
edinen Kant’ın hayatının son günlerinde söylediği şu söz ise onun düşüncelerini
karakterize etmektedir: “İnsanlık duygusu beni henüz terk etmedi”
(Yeşilçayır 2017: XVI). Dolayısıyla epistemolojik anlamda bilginin evrensel
insana yönelip onu anlama çabası içinde olması insan haklarının aydınlatılması
adına önemli bir adım olacaktır. Bununla birlikte “insan haklarının
evrenselliği konusu salt felsefenin icadı/uydurduğu bir teori midir?” diye bir
soru akıllara gelebilir. İkinci aşamadaki analizde bu soruya cevap bulmaya
çalışalım:

Özellikle
dikey ilişkilerin ve bu ilişkileri doğuran keyfiliğin yaşandığı yerlerde haklar
bireylere bağışlanan/ihsan edilen bir şey olarak görülmektedir (Çotuksöken
2012: 40). Ancak hakların özel ya da tüzel bir kişilik tarafından
bağışlanmadığı onların bizatihi insanın yalnızca insan olmasından dolayı sahip olduğu
haklar olduğunun açığa çıkarılması/bilinmesi gerekmektedir. Nicolai Hartmann’a
göre insan, değerleri yaratan aktör değil, keşfeden kişidir. Buna göre insanın
değeri varoluşsal ve evrensel olarak bizatihi mevcuttur (Kılıç 2007: 598).
Önemli olan bu değerin anlaşılıp uygulanmasıdır ki bu noktada felsefi
kavrayışın ve epistemolojinin önemi kendisini hissettirmektedir. Buna göre
insan hakları ifadesi insanın kendiliğinde olan değerinin insanlar tarafından
keşfedilip formüle edilmiş biçimidir. Kuçuradi’nin ifadesine göre insan hakları
düşünce tarihinde adım adım bilincine varılan haklardır (Kuçuradi 2016: 2).
Dolayısıyla insan hakları Batı kültürünün ya da başka bir kültürün ürünü
olmayıp, insanlığın ortak düşünsel birikiminin bir sonucu olarak ortaya çıkmış,
insanın yeryüzündeki bizatihi değerinin biçimsel bir form kazanmış halidir. Söz
konusu değeri keşfediş sürecinde felsefi bakış açısının ve felsefi bilginin
yadsınamaz bir önemi vardır. Şu halde insan haklarının etik temelli ve evrensel
nitelikli olduğunun anlaşılması felsefi sorgulamanın/bilginin bir tezahürü
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda “felsefe insan hakları ile ilgili
nasıl farkındalık yaratabilir?” diye başka bir soru ile karşılaşmak mümkündür.

Üçüncü
aşamada felsefe tarihinde etiğin kurucusu olarak bilinen Sokrates üzerinden
örneklemeye başvurarak yukarıdaki soruya cevap bulmaya çalışalım: Onun
diyaloglarında muhataplarına birtakım sorular sorarak bilgiyi doğurtmaya
çalışması felsefesinin de temel karakterini oluşturmuştur. Platon’un “Menon”adlı diyaloğunda belirgin olarak karşımıza çıkan bilgiyi doğurtma metodu aynı zamanda “Sokratik” yöntemolarak da adlandırılmaktadır (Platon 2007: 281, 305). Bu
yöntemiyle o, sorduğu sorularla birine bir şey öğretmekten ziyade, onda zaten
var olduğuna inandığı bilginin ortaya çıkmasına yardımcı olmak ister. Zekice
hazırlanmış, mantıksal sorulardan oluşan bu diyaloglar ve Sokratik yöntem adı
verilen teknik sonraları başta felsefe olmak üzere birçok alanda etkili
olmuştur ve günümüzde eğitimde bir kuram olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla
felsefenin temel karakteristiğini oluşturan diyalog, soru sorma, diyalektik,
temellendirme, sentez gibi yöntemler akıl ve mantık dizgesi içinde bireyde
zihnî anlamda aydınlanmayı sağlayıcı özelliğe sahiptir. İnsan hakları düşünsel
ve soyut özelliğinden dolayı felsefenin doğru bilgiyi ortaya çıkarmada
başvurduğu mezkûr yöntemler bu kavramın aydınlatılmasına ışık tutacak
mahiyettedir. Bununla birlikte insan
hakları konusunda zihinlerde yer alan muğlak düşüncelerin önüne geçilmesinde
felsefi bilgi önemli rol oynayabilecektir.

Görebildiğimiz
kadarıyla epistemoloji, insan haklarının bilgisel anlamda anlaşılmasında birçok
argüman sağlayıcı özelliğe sahiptir. Buraya kadar olan analizler çerçevesinde
şöyle bir tez ileri sürebiliriz: İnsan aklı ve eliyle ortaya çıkan hak
ihlallerini önlemek yine insanın aklıyla ve eliyle mümkündür. Bu bağlamda
felsefenin analiz, sentez, sorgulama ve yeniden inşa etme gibi karakteristik
özellikleri insan hakları ihlallerinin önlenmesine yönelik fikirlerin ortaya
çıkmasına uygun bir temel olmaya oldukça elverişli bir yapıdadır. Dolayısıyla
insan haklarının etik temellerinin ve hukuki boyutunun açıklanmasında
epistemolojinin yadsınamayacak bir önemi vardır. Diğer taraftan insan
haklarının anlaşılıp, uygulanmasına mani olan hususları felsefi bağlamda
sorgulamamız yerinde bir tutum olacaktır.

İnsan Hakları İhlalleri Karşısında Felsefe

Eğitim
anlayışının insani anlayıştan uzak olması insan haklarının hayata geçmesini
engelleyen temel faktörlerden biridir. Sözgelimi eğitimde
dışlayıcı/ötekileştirici bir anlayışın benimsenmesi ülke içindeki farklı
din/etnisiteler arasında nefret duygusuna ve kindarlığa dönüşebilmektedir. Buna
göre belli bir etnik kökeni/dini/mezhebi temele alarak diğerlerini
ötekileştiren bir eğitim anlayışını değiştirmek ve insani olana doğru evrilmek
gerekmektedir. Yerkürede var olan tüm beşeriyetin barış içinde yaşaması, ancak
insan merkezli bir eğitim anlayışı çerçevesinde sağlanabilir. Böyle bir dünya
görüşünde dinsel, ulusal ve mahalli değerler yerine hümanist, evrensel değerler
esastır (Ceylan 2010: 114). Söz konusu sorunsalı felsefenin eleştirel özelliği
bağlamında da tahlil etmek mümkündür. Bu noktada “din ve etnik kökene dayalı aidiyetler insanın asli özelliği midir?”
sorusunu irdelemek gerekmektedir.

Görebildiğimiz
kadarıyla birçok durumda bireylerin sahip oldukları arızî özellikler olan etnik
köken, milliyet, din ve mezhep gibi sıfatlar insan hayatının asli unsuru olarak
kabul edilebilmektedir. Böylelikle bir gruba ait bireyin diğer gruptan daha
üstün olduğu yargısına varılarak hak ihlallerine neden olunmaktadır. Sözgelimi
bir etnisitenin, dinin ya da mezhebin insanın asli unsuru sayılması bu
şekildeki hak ihlallerine yol açmaktadır. Hâlbuki insanın sabit, değişmez,
kalıcı bir özünün olmadığı; her insanın değişebilir özellikler, nitelikler
toplamından oluştuğu kavrayışından hareketle, hiçbir insansal özelliğin,
niteliğin bir üstünlük nedeni olamayacağı, böylelikle insan haklarının grubun
değil, salt bireyin hakları olduğu savı ortaya çıkmaktadır (Çotuksöken 2012:
45). Öyle ki insan haklarının özünde insanın yalnızca insan olmasından kaynaklı
doğal hakları mevcuttur. İnsanın kendisi bizâtihi bir değerdir ve sonradan
oluşmuş hiçbir özellik onun insan olmaktan kaynaklı değerine zarar getirmemelidir. Buna göre insanın
değeri farklı toplum ve kültürlerdeki insan anlayışlarının üstünde evrensel bir
değer olarak düşünülmelidir. Dolayısıyla felsefi anlamda insanın değerini
önemseyen bir eğitim anlayışının hayata geçirilmesi insan hakları bilincinin
oluşturulması adına önemli bir adım olacaktır.

Bununla
birlikte felsefi düşünce, önyargıların etkileme gücüne dikkat çekerek, insan haklarının korunmasında
engel oluşturan tutumları bilinçli bir biçimde fark etmeyi sağlayan duyarlılık
kazandırabilecek mahiyettedir. Kişilerarası ilişkilerde doğal karşılanan
alışkanlıklar, kültürel yapılanmalar (kız çocuklarını okutmayıp erken yaşlarda
evlendirmek gibi), değer yargılarının etkisiyle ortaya çıkan eylem biçimleri
(cinsiyetçilik gibi) felsefi bakış açısı ve sorgulama ile incelikli bir
düşünmenin, çözümlemenin sonucunda hak ihlallerinin nedeni ortaya koyulabilir.
Dolayısıyla felsefi bilinç, bazı durumları bir sorun olarak görmemizi sağlar ve
böyle bir görme biçiminin eksik olduğu ortamda insan haklarına ilişkin tutarlı
bir yaklaşım oluşturulması mümkün değildir (Çotuksöken 2012: 53). Bunun yanında
insan haklarının etik temellerini oluşturan insanın değerinin/onurunun bilgisi
edinilmediği müddetçe söz konusu haklar konusunda bir zihin aydınlığından söz
etmek pek mümkün görünmemektedir.

Sonuç Yerine

İnsan
haklarının aydınlatılmasında felsefi bilginin önemini ele almaya çalıştığımız
bu çalışmamızın son tahlilinde buraya kadar yaptığımız analizlerden bazı
saptamalar ve bulgular elde etmeye çalışalım. Girişte insan hakları konusunda
dünya genelinde yaşanan paradoksa değindik. Araştırmamız minvalinde yaşanan
paradoksların temelinde bilgi eksikliğinin yattığı anlaşılmaktadır. Kaynağı ve
içeriği aydınlatılmamış hakların insanlar tarafından ne anlama geldiği
bilinemeyeceği gibi bu hakların nasıl kullanılacağına da karar
verilemeyecektir. Bu durum da kaçınılmaz olarak bir takım açmazlarla
karşılaşılmasına ve manipülasyonların yaşanmasına neden olacaktır. Bu çerçevede
felsefi etik insan haklarının özü itibariyle aydınlatılmasını sağlayacak olan
insanın değer ve onurunun bilgisinin anlaşılmasına ışık tutmaktadır. Söz konusu
bilgi ise insan haklarının aslında insan onurunun pratikte gerektirdikleri
olduğuna işaret etmektedir. Buna göre insan haklarının kültürel normların
üstünde evrensel etik normlar olarak anlaşılması gerekmektedir.

Görebildiğimiz
kadarıyla insan haklarının bilgisini elde etmek pozitif hukukun dar bağlamından
ziyade etik temelli bir bakış açısını gerektirmektedir. Doğal hukukla ilintili
olan söz konusu etik ilkelerin pozitif hukukun oluşumuna temel teşkil etmesi
insan haklarının yasalaşması adına önem arz etmektedir. Buradan hareketle söz
konusu doğal hukukun, pozitif hukukun oluşumuna örnek teşkil ettiği oranda
insan hakları anlayışının ortaya çıktığı sonucuna ulaşmak mümkündür. Etik ve
insan onuru bağlamında düşünüldüğünde insan haklarının, bu hakların bilgisine
sahip olan ya da olmayan herkesin temel hakları olduğu anlaşılmaktadır. Ancak
buraya kadar olan analizler bize her bireyin temel haklarının bilgisini
edindiği oranda insan haklarının farkına varabileceğini ve bu haklara salt
insan olmaktan dolayı sahip olduğunun bilincinde olabileceğini göstermektedir.
Çünkü insan ancak varlığının bilgisine sahip olduğu oranda insan haklarının
bilincinde olacak, bu hakları hayatında işlevsel hale getirmek ve korumak
isteyecektir. Varlığından haberdar olunmayan haklar konusunda insanların
bilinçli olması beklenemeyeceği gibi, bu haklara sahip çıkması da pek mümkün
olamayacaktır.

Temel
insan haklarının neler olduğu ve içeriklerinin nasıl şekillendiği hususunda
doğru bir bilgiye sahip olmak için felsefenin iki temel alanı olan aksiyoloji (değer
felsefesi) ve epistemolojinin önemi yadsınamaz. Buna göre insan hakları özü
itibariyle değere dayalı hakları içermektedir ve bu değerin açığa çıkarılıp
anlaşılmasında felsefi bilgi yadsınamaz bir öneme sahiptir. Diğer taraftan
epistemolojinin kendine özgü temellendirmeleri insan haklarının aydınlatılmasına
ışık tutmaktadır. Buna göre bilginin evrensel insana yönelip onu anlamayı
amaçlaması, insan haklarının bilgisel aydınlatılması bağlamında önemlidir. Şu
halde insan haklarının birilerinin türettiği bir fikir olmayıp, insanın kendi
özünü keşfedişinin bir bilgisi olduğunun ortaya konması epistemolojik bir
sorgulama ile anlaşılabilecek bir tutumdur. Bilgiyi doğurtmayı hedefleyen
Sokratik yöntem öğretmekten ziyade var olan bilgiyi açığa çıkarmayı
hedefleyerek bu türden bir bilginin peşindeydi. Araştırmamızda yer verdiğimiz
analizler çerçevesinde insan haklarının aydınlatılmasına yönelik ilgili şu
tespitlere ulaşmamız mümkündür:

İnsan
hakları pozitif hukukun sınırlı muhtevasından önce etik bağlamda anlaşılması ve
insan onuru temelinde aydınlatılması gereken bir kavramdır. Hukuk ve bunu
işlevsel hale getirecek siyasetin insan haklarının etik muhtevasının
uygulanacağı bir alan olarak görülmesi/belirlenmesi gerekmektedir. Felsefe,
sorgulayan/eleştiren ve kavramların özüne nüfuz etmeyi hedefleyen karakteri
nedeniyle, söz konusu süreçte başvurulacak temel bir araçtır. Bu bağlamda insan
haklarının hukuk ve siyaset gibi alanlardan önce yalnızca insan olmaktan
kaynaklanan temel haklar olduğunun anlaşılmasında felsefenin rolü
yadsınmamalıdır. Bununla birlikte insan haklarının bilgisine ulaşmada ve bu
temel haklar konusunda aydınlanmada eğitimin yadsınamaz bir önemi olduğu
anlaşılmaktadır. Ancak haklar konusunda eğitim almış bireyler insan olarak
haklarının bilgisi konusunda bilinçlenebilirler. Diğer taraftan yaşanan insan
hakları ihlallerine bakıldığında mevcut insan hakları eğitiminin yapı ve
muhteva olarak yetersiz olduğunu iddia etmemiz mümkündür. Felsefenin eleştirel,
sorgulayıcı, analitik ve sentezci özelliklerinin insan hakları eğitimine
kazandırılması bu eğitimin verimliliğini artırmakla birlikte bu tutum, insan
haklarının aydınlatılması adına da önemli bir kazanım olacaktır. Bununla
birlikte okullarda insan hakları adı altında dersler vermekten ziyade insan
hakları bilincini derslerin temel karakteri haline getirmek haklar adına daha
etkili farkındalık sağlayacaktır. Bu bağlamda eğitimi bir meslek kazanma süreci
olarak düşünmeden önce bir insan olma/insanlaşma süreci olarak düşünmek ve bu
anlayışı hayata geçirmeye çalışmak gerekmektedir. İnsan hakları eğitimi ile
bağlantılı olarak okullarda barış eğitimini de uygulamaya geçirmek bu eğitimi
destekleyici olacaktır. Bütün bunlar icra edilirken kültürel/yerel/etnik
değerleri insanın değerinin üstüne çıkarmamaya özen göstermek insan haklarının
temeli gözden kaçırmamak adına önem arz etmektedir. “İnsan haklarının bilgisi
bağlamında insan haklarının bilgisine ulaşmak ihlalleri önlemek için yeterli
midir?” diye bir soru yöneltmiştik. Kanaatimize göre insan hakları konusunda
bilgilenmek, ihlallerin önlenmesinde yeterli olmasa da, hakların anlaşılması
adına önemli bir adımdır. Bu adım, insan hakları hususunda bilinçlenme ve
duyarlı olmak için gerekli zemini hazırlamaktadır. İnsan hakları hususunda bilinçlenmenin
yolu da şüphesiz doğru uygulanacak
bir insan hakları eğitiminden geçmektedir. Dolayısıyla insan haklarının bir
yaşam biçime dönüşebilmesi ve korunabilmesi öncelikle hakların bilinmesine
bağlıdır.

Felsefi
bilginin insan haklarının özü itibariyle anlaşılmasında sağlayacağı
kazanımların yanında söz konusu haklar konusundaki bilinçlenme ile bu hakların
korunması adına da önemli derecede bir yol haritası sunacağını iddia etmemiz
mümkündür. Şu halde insan haklarının etik bağlamda anlaşılabilecek temelleri
olduğunu söylerken aynı zamanda bu hakları korumanın siyasal olmaktan önce etik
bir sorunsal olduğunu da ifade etmemiz gerekmektedir. Öyle ki, insani değerler
zaman zaman vatandaşlık uğruna, etnik benlik uğruna, din ve mezhep uğruna
görmezden gelinebilmektedir. Hatta bu ihlallere demokrasi kisvesinin giydirildiği
kimi durumlar bile yaşanmaktadır. İnsanlık durumlarındaki bu ve buna benzer
olumsuzluklara bakıldığında insan hakları bağlamında evrenseli hedefleyen etik
temelli aydınlanmanın elzem olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla insan hakları
konusunda küresel anlamda yaşanan paradoksal durum ve diğer insan hakları
sorunlarının anlaşılmasında ve sorunların temellerinin irdelenmesinde felsefi
bakış açısının vazgeçilmez bir öneme sahip olduğunu anlamaktayız. Bu minvalde
insan haklarının bilgisel anlamda aydınlatılmasında felsefenin etik, hukuk
felsefesi ve epistemoloji gibi temel disiplinlerinin başat rol oynayabileceği
gözden kaçırılmaması gerekmektedir.


Kaynakça:

Beitz, Charles R. (2013). “Human Dignity in the
Theory of Human Rights: Nothing But a Phrase?”, Philosophy & Public Affairs 41(3): 259-290.

Ceylan, Yasin (2010). “Yirmi Birinci Yüzyılda
Eğitim Felsefesi Nasıl Olmalıdır?”, Uluslararası
Eğitim Felsefesi Kongresi Bildirileri
, ss. 114-116, Ankara: Eğitim Bir-Sen.

Cevizci, Ahmet (2014a). Etik-Ahlak Felsefesi, İstanbul: Say Yayınları.

Cevizci, Ahmet
(2014b). Felsefe Sözlüğü, 4. Baskı,
İstanbul: Say Yayınları.

Cevizci, Ahmet
(2015) Felsefe Tarihi, 6. Baskı,
İstanbul: Say Yayınları.

Çotuksöken, Betül (2012). İnsan Hakları ve Felsefe, İstanbul: Papatya Yayıncılık.

Davran, Zeynep (1999). “İnsan Haklarının
Düşünsel Temelleri”, İnsan Haklarının
Gelişimi
, ss. 19-25, Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi Yayınları.

DW (2008). Dünya insan haklarını hiçe sayıyor, Erişim Tarihi: 12.07.2018, (https://www.dw.com/tr/d%C3%BCnya-insan-haklar%C4%B1n%C4%B1- hi%C3%A7e-say%C4%B1yor/a-3365265).

Gerlach, Sebastian (2010). Innere Konfliktregelungsmechanismen der Afrikanischen Union vor dem
Hintergrund der entsprechenden Bestimmungen der Europäischen Union,
Frankfurt
am Main: Peter Lang Verlag.

Gülmez, Mesut (2001). İnsan Hakları ve Demokrasi Eğitimi, Ankara: Todaie Yayınları.

Habermas, Jürgen (2010). “Das Konzept der
Menschenwürde und die realistische Utopie der Menschenrechte”, Deutsche Zeitschrift für Philosophie,
Akademie Verlag, 58(3): 343-357.

Kant, Immanuel (2014). “Aydınlanma Nedir?
Sorusuna Yanıt”, Immanuel Kant Seçilmiş
Yazılar
, çev. Nejat Bozkurt, ss. 313-325, 4. Baskı, Ankara: Sentez Yayıncılık.

Kant, Immanuel (2008). “Was heisst: Sich im
Denken orientieren?” (1786), Zum ewigen
Frieden und andere Schriften
, ss. 44-60, Frankfurt am Main: Fischer Verlag.

Keyman,
Selahattin (1998). “Tabii Hukuk Doktrininin Epistemolojik Tahlili”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,
47(1-4): 17-36.

Kılıç, Muharrem (2007). “Etik-Hukuksal
Değerlerin Nesnelliğinin / Evrenselliğinin Temellendirilmesi Bağlamında İnsan
Hakları Eğitimi”, Değerler ve Eğitimi
Uluslararası Sempozyumu Bildiriler
, ss. 595-612, İstanbul: Dem Yayınları.

Kılıç,
Yavuz (2015). “Kant’ın Etik Görüşünde Değerli Eylemin Olanağı”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Dergisi,
22: 93-100.

Kuçuradi, İoanna. (2003). “Etik ve Etikler”, Türkiye Mühendislik Haberleri, 423(1):
7-9.

Kuçuradi, İoanna (2016). İnsan Hakları: Kavramları ve Sorunları, 3. Baskı, Ankara: Türkiye
Felsefe Kurumu.

Manstetten, Reiner (2005). “Freiheit, Heil und
Politik, Von Aristoteles über Las Casas zur Idee der Menschenrechte”, Wege zur Politischen Philosophie, ss.
101-118, Hrsg. Gabriele von Sivers und Ulrich Diehl, Würzburg: Königshausen und
Neumann.

Öğütçü, Muhlis (2005). “Doğal Hukuk Ve Pozitif
Hukuk Işığında İnsan Hakları Alanındaki Bazı Kavramlar”, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 7: 555-615.

Platon (2007). “Menon”, çev. Tuna Poyraz, Toplu Diyaloglar – I, ss. 277- 315,
Ankara: Eos Yayınları.

Sandel, Michael J. (2013). Adalet: Yapılması gereken Doğru Şey Nedir?, çev. Mehmet Kocaoğlu,
Ankara: BigBang Yayınları.

Savcı,
Bahri (2016). “Yaşam Hakkı”, İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, ss. 83-92,
yay. haz. İoanna Kuçuradi, Ankara: TFK.

Schmeer, Elis (2010). Responsibility to Protect und Wandel von Souveränität, Berlin: BWV
Verlag.

Sen, Amartya (2004). “Elements of the Theory of
Human Rights”, Philosophy and Public
Affairs
, 32 (4): 328-332.

Sirleschtov, A., Monath H., Woratschka R., (2018). “Seehofer bedauert Suizid von abgeschobenem Afghanen”, Erişim Tarihi: 13.07.2018, (https://www.tagesspiegel.de/politik/asylpolitik-seehofer-bedauert-suizid-von- abgeschobenem-afghanen/22789716.html).

Tezcan, Durmuş, Mustafa Ruhan Erdem, Oğuz Sancaktar,
Rifat Murat Önok (2011). İnsan Hakları El
Kitabı
, 4. Baskı, Ankara: Seçkin Yayıncılık.

Yeşilçayır, Celal (2016). “Sığınmacılar
Hakkındaki Ön Kabulleri Belirleyen Etmenler Üzerine Eleştirel Bir Değerlendirme”, Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları,
32: 121-138.

Yeşilçayır, Celal (2017). Ebedi Barış Pax Romadan Birleşmiş Milletlere, İstanbul: Tezkire
Yayıncılık.