İnsan Hakları ve Olmazsa Olmaz Özgürlük

İnsan Hakları - 2019

İnsan Hakları nedir diye baktığımız zaman,
Vikipedi’de kavramın “İnsan hakları, tüm
insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklere denir. İnsan hakları, ırk,
ulus, etnik köken, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların
yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Diğer
yandan insan hakları terimi bir ideali içerir,
[1]
şeklinde açıklanarak, ayrım yapmadan insan haklarının korunup kendilerini
özgürce ifade edebilmelerinin hakları olduğunu, ayrıca bir ideali de içerdiğini
vurguladığını söyleyebiliriz.

1948’de, BM Genel Kurulu’nda kabul edilen bildiriyi kısaca değerlendirecek olursak; insan özgürlüğü
ve haklarının korunması yoluyla, kişinin kendisini insanlığa daha faydalı bir bireye
dönüştürmesini sağlayacak koşulları sağlamak ve bu koşulları muhafaza etmenin
amaçlandığı görülebilir.  (Beyannamenin
tamamına www.ohchr.org adresinden
ulaşabilirsiniz.[2])

Doğan
Özlem “Tarih Felsefesi” kitabında, “Tarihe insanın özgür eylemlerinin gelişme ve
ilerleme tarihi olarak bakamadığımız sürece, insani olaylar “anlamsız bir
gidiş” olarak kalır
.”[3]
ifadesini kullanmıştır. Burada, insanın kendisini devindirdiği ve
gerçekleştirdiği süreçlerde özgürlüğün ne kadar önemli olduğunu vurguladığını
görebiliriz. 

Peki,
özgürlük niye bu kadar önemli? Özgürlük, insanın seçme, seçebilme hakkına sahip
olması ile doğrudan bağıntılıdır. Seçme öncelikle, düşüncede neyi düşüneceği ve
neye yöneleceğini seçme ile başlar. Bu, konuşmasına ve kendini ifade etmesine
etkir, dolayısıyla da eylemlerine… Yani insanın amacı ve eylemleri özgür
iradesi ile doğrudan bağıntılıdır, diyebiliriz. Bunun ise ne kadar önemli
olduğunu Gazi M. Kemal’in “Hiçbir zafer gaye değildir. Zafer, ancak
kendisinden daha büyük olan gayeyi elde etmek için gerekir en belli başlı
vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer, bir fikrin ihtihsaline (elde edilmesine)
hizmet nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin ihtihsaline dayanmayan bir
zafer payidar olamaz (yaşayamaz). O, boş bir gayrettir. Her büyük meydan
muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem (dünya)
doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına bir zafer, boşa gitmiş bir gayret olur,”[4]

söyleminde rahatlıkla bulabiliriz. 

İnsanın
seçimi dünyasal arzu ve talepler ile kirlenmiş ise, seçiminin özgürlüğü
görünümde olur. Çünkü arzularının (putlarının) kölesi olarak dünyevi/geçici
hevesleri tatmin etmesinin ötesine geçemeyecek, yaradılış amacına hizmet
etmeyecektir. Oysa dünyevi arzularından arınmış (putlarını kırmış) kişi sadece
Hakkın vicdanından ona ilham ettiğine yönelir. Bu kişiler, düşünce-söylem-eylem
deviniminde Hakkın bilinmesinde ve Hakka yönelmek isteyenlerin de ortaya
koydukları eserler (sanat/estetik) düzleminde Hakka cezbedilmelerinde rol
oynarlar.

“İbn-ül Arabi Metafiziği” kitabında Ekrem
Demirli; “İnsan teriminin etimolojisinde kelime, anlamı itibarı ile “nisyan” ve
“ünsiyet etmek” gibi iki zıt anlamdan türetilmiştir”[5]

ifadesini kullanır. Bir taraftan nisyanın
gereği kendi ilahiliğini unutması -ki bu onu hata yapmaya, yanlış yapmaya iter;
ama aynı zamanda da yeni bir sayfa açmasına, yeniden başlamasına da imkân
sağlar. Çevresine de potansiyel enerji açısından gereken çileyi sağlamış olur.
Çile tekâmül için büyük bir ivme sağlar.

Ünsiyet etmek açısından ise ya dünyaya
meyleder, ya da Rabbine (kendi Has esmasına), ya çevresinin devinimini
hızlandıracak unsurlara vesile olur, ya da kendi tekâmülü, inisiyasyonununda
kendi kemaline doğru giden yolda hızla mesafe kat eder.  

Bu veriler ışığında “halka hizmetin Hakka
hizmet” yani “ibadet” olduğu konusunu ele alacak olursak, “Yaratılış Tekilliği
ve İşleyişteki Teknik” kitabında Mithat Sönmez; gerçek hizmet/ibadetin ancak
sevgi ile yapılırsa, (“Sevgi olmadan yapılan iş, içi boş bir tohumu
ekmek gibidir. Hiçbir sonuç vermez
.”[6])
amacına ulaşabileceğini izah eder, sevginin de bu işte ne kadar önemli olduğunu
vurguladığını görebiliriz.

Burada
felsefenin oynadığı role değinmeye çalışacak olursak, felsefe; insanın kendini
bilme/bulma yolculuğu, Yaradan’ı “sevgi” ve “külli/tümel bilgi” olarak kabul
edip, O’na kavuşma ve Bir olma halini sevgi ile birleyerek, bilmenin
gerektirdiği ayrıştırıcı bilginin basamaklarını ise birleştirip O’nun ayrımsız
birliğinde Bir olabilme yolculuğudur, denebilir mi?

Âşık
olanın âşık olmayan birine aşkı anlatmaya çalışması gibi beyhude bir çaba, ama
aynı zamanda âşık olmasını sağlamaya çalışıp aşkı anlamaya çalışmasını sağlamak
diyebiliriz.

Felsefe,
ezoterizm veya tasavvuf gibi yollar ile kendini veya Rabbini bilen insan,
kendinden ayrı gördüğü ve yabancı bulduğu şeylerin sınırına gelip bunları
aştıkça, kaygılarından kurtulmaya ve kendini bilip ifade edebilme ilgili de
umutlanmaya başlar. Kendini bilenin Rabbini bilmesinden aldığı ilhamlarla,
ideal olanları ve olması gerekenleri sanat/estetik izdüşümleri aracılığı ile,
insanların cezbedilip Hakka yönelimleri sağlanabilir.

Ayrıca
Özgür İnsan, Yaradan’ın Hak, Adl isimlerinin görünüşe çıkması adına da elinden
gelen her türlü fedakârlığa hazır olur. Özgürlükleri savunup adaletin
gerçekleşmesini sağlamak suretiyle, insanlığın içindeki özün saf kalmasına ve
güçlenmesine yardımcı olur. Ying-Yang ile vurgulandığı gibi, her şeyin yine
kaynağına dönmesine yardımcı olur. Esasında
her şey olacağına varır. İnsan seçimi ile sadece tarafını belirlemiş olur.
İbrahim’in ateşini söndürmek için su damlasını ateşe taşıyan karınca misali…

İnsanın,
Yaradan’ın yarattığı varlıklar arasında yaradılış itibarı ile kâinatta seçme
hakkı olan, yani özgür iradeye sahip tek varlık olduğunu söyleyebiliriz. Kendisini
ve yaradılış amacını ortaya koyabilmesi için de, özgür irade ile hareket
edebilmesi, olmazsa olmazdır.

İnsan
haklarına baktığımız zaman da tüm koşulların, insanın özgür irade ile hareket edebilmesinin
şartları üzerine kurulu olduklarını gözlemleyebiliriz.

Dünya
üzerindeki egemen sistemlere baktığımız zaman ise; insanı kendi çıkarlarına
hizmet ettirebilmek için, iradelerini ellerinden alacak sistemleri
beslediklerini kolayca görebiliyoruz.  Biat kültürleri, baskı rejimleri, faşizan veya
ayrılıkçı ideolojiler gibi…

İnsan,
iradesini ve özgür seçimini, karşılığında arzuladığı şeyleri vereceğini
düşündüğü için kendi eliyle pompalanan idealler, inanç kalıpları, çıkar
çatışmaları gibi rahatlıkla putlaşmaya gidecek (Firavun: İktidar, Karun:
Zenginlik ve Bel’am: İnançsal tahakküm) yapılara teslim edebiliyor. 

Bu
açıdan baktığımız zaman, dünya üzerindeki insanların acaba ne kadarı özgür
iradesi ile hareket ediyor diyebiliriz?

Bize
insan hakları kanunen verilmiş ve haklarımız savunulmuş olsa dahi, ne kadar
özgürüz?

Belki
çoğumuz hapislerde veya savunduklarımız için yasal kovuşturma geçirmemiş
olabiliriz. Ama kendi fikriyatımızda ve vicdanımızda ne kadar özgürüz?

Hayallerimizin,
yaradılışımızın peşinden ne kadar gidebiliyoruz?

Yoksa
irademizi teslim ettiğimiz kişilerin hayallerinin gerçeklemesinde, onların
arzularının tatmin edilmesinde sadece figüran mıyız?


[1] https://tr.wikipedia.org

[2] BM İnsan hakları Yüksek Komiserliği  www.ohchr.org

[3] Doğan Özlem, Tarih Felsefesi

[4] M. Kemal Atatürk, Ankara, 16 Eylül 1921

[5] Ekrem Demirli, İbn-ül Arabi Metafiziği

[6] Mithat Sönmez, Yaratılış
Tekilliği ve İşleyişteki Teknik