İnsan Hakları ve Felsefe

İnsan Hakları - 2019

İnsan Hakları ve Felsefe” adlı kitaptan alınmıştır.

İnsan Hakları
Kavramı

“İnsan
hakları nasıl bir kavramdır?”
sorusuyla başlayabiliriz. Her kavram
gibi, insan hakları kavramı da düşünenin, insanın belli bir dış dünya durumunu,
tekil olanı, yaşananı, olup biteni, ne türden olursa olsun, nesneye[1] ilişkin
olanı, kısaca belli bir dünya durumunu çerçeveleyen düşünsel bir varolandır.
Her kavram gibi, insan hakları kavramı da insanın belli bir durumu, çoğun belli
bir insanlık durumunu anlamasına, anlamlandırmasına yardımcı olur ve bu
çerçevede bilginin çoğalmasını sağlar. Ayrıca yine her kavram gibi insan
hakları kavramı da birbirinden çok farklı niteliklerde ortaya çıkan, şu ya da
bu şekilde temellendirilmiş birtakım amaçları olan eğitim ortamları
aracılığıyla edinilmiş, öğrenilmiş bir kavramdır.

İnsan
hakları kavramının dışdünya ya da içinde yaşadığımız dünya ile ilişkisini göz
önüne aldığımızda, kavramın tek bir nesneye işaret etmediğine ilişkin saptamayı
yapmakla işe başlayabiliriz. Bu bağlamda insan hakları kavramının “masa” ya da
“kalem” kavramı gibi olmadığını; bu kavramın söz konusu kavramlar gibi
dışdünyada somut – tekil bir başvuru noktasının bulunmadığını söylemek büyük
önem taşımaktadır. İnsan hakları kavramı, insanlararası ilişkilerde, insanın
kendisiyle ve diğer insanlarla, öteki canlılarla olan ilişkisinde, canlı-cansız
tüm dünya ile olan ilişkisinde –yine insanla bağlantılı olarak– ortaya
çıkmaktadır. İnsanın eyleminde ya da davranışında görünürlük kazanan insan
haklarının varlıksal durumunun ya da ontolojik durumunun, farklı epistemolojik
ya da bilgisel sonuçlarının olacağı açıktır. Davranışın ya da eylemin ardındaki
değer kavrayışı, eylemin ya da davranışın niyeti, amacı bu noktada birçok şeyin
belirleyicisidir. Davranışa ya da eyleme eşlik eden dil, dilin bir yandan da
amaçla ya da niyetle buluşuyor olması, dışdünya – düşünme – dil örgüsünü daha
da girift bir duruma getirmektedir. Görünürlükler dikkate alındığında, insanın
eyleminde ya da davranışında, insanın ya da insanların hakları ya tanınmakta,
korunmakta ve geliştirilmektedir ya da tam tersi bir durum ortaya çıkmakta;
haklar tanınmamakta, korunmamakta, geliştirilmemektedir; kısa bir anlatımla bu
ikinci durumda haklar derece derece ihlâl edilmektedir.

İnsanın
insan olmayan varolanlara ilişkin tutumunun insan haklarıyla herhangi bir
ilgisinin olmadığından söz edilerek, yukarıda ileri sürülen sava karşı
çıkanlara rastlanabilir ve haklar sadece insanlararası ilişkilere
indirgenebilir. Ancak insanın insan olmayanlarla kurduğu her türlü ilişki,
dönüp dolaşıp yine insan dünyasına yansımaktadır. Dünya içinde yaşayan ve adına
günümüzde “çevre”[2]
denilen olgular toplamı ya da bütünü, bu bütünün içinde yaşayan insanın
haklarının korunup korunmamasında ağırlık noktalarından birini oluşturmaktadır.
Çevreyi, aslında insana yakışır ya da uyumlu anlatımıyla dünyayı tüm olumlu –
olumsuz nitelikleriyle şöyle ya da böyle yapan, şu ya da bu duruma getiren
insandır. Dünyaya, üzerinde yaşadığı gezegene adım attığı andan başlayarak
kendini ve gezegenini de değiştiren insan, örneğin, sağlıklı bir doğal çevrede
yaşam hakkını korumakta ya da bu hakkı ihlâl etmektedir. Öyleyse insan hakları,
davranışının bir tür yansımasıdır. İnsanın kendine, başka insanlara ve insan
olmayan her türlü varolana nasıl davrandığına ilişkin belirlemelerin başında ya
da temelinde yer alan kavramsal arka plan, düşüneni insan hakları kavramına
götürür.

Dışdünyada
tek anlamlı, belirgin, somut, tekil bir başvuru noktasının olmayışı, insan
hakları kavramının sınırlarının çizilmesini, anlam çerçevesinin belirsizliklere
yol açmayacak biçimde oluşturulmasını engellemektedir. İnsan hakları kavramı;
somut, tekil bir karşılığının olmamasından dolayı, çokanlamlı bir kavram olarak
ortaya çıkmaktadır. Bu durumda söz konusu kavramla ilgili tartışmaları
alabildiğine çoğaltmakta ve kavramın sınırlarını çizme konusunda düşünenler
kolaylıkla anlaşamamakta, uzlaşamamaktadır. Bu noktada neredeyse herkes farklı
bir duruş sergilemekte, tanım denemeleri sayıca artmakta, insan hakları belli
bir dışdünya durumuyla değil, insan hakları konusunda ortaya konulan bilgi
bağlamlarıyla, belgelerle belki de daha iyi anlaşılabilir bir duruma
gelmektedir.

Bir
kez daha vurgulamak gerekirse, insan hakları kavramı insanlar arasındaki
ilişkilerde ve insanın hem kendi türdeşine hem de varolan her şeye ilişkin
davranışında kendine yer bulmaktadır. Kavramın karşılığının bir tekillik
içinde, sınırları belirgin bir biçimde çizilebilen bir yapılanma içinde
olmayışı, kavrama ilişkin zorlukların temelini oluşturmaktadır. İnsan hakları
kavramı edinildikten sonra ancak kimi davranışların hakları zedeleyen ya da
ihlâl eden nitelikler taşıdığı anlaşılmaktadır. Haklara ilişkin bilincin ve
haklara ilişkin zihinsel bir inceliğin olmadığı durumlarda hakların varlığından
da söz etmek olanaksız gibi görünmektedir. Özellikle bu durum, kavramın
sınırlarının çizilmesini zorlaştırmakta ve kavramdan neyin / nelerin
anlaşılması gerektiği konusundaki güçlüklerin başlıca nedeni olmaktadır. Burada
benimsenen “insan hakları kavrayışı”na göre belli bir dışdünya durumu, insan
haklarına aykırı ya da insan haklarına uygun olarak değerlendirilebilmektedir.
Kimileri bir davranışı haklarla ilgili olarak yargılarken, kimileri de aynı
davranışta, eylemde haklarla ilgili olarak yargılarken, kimileri de aynı
davranışta, eylemde haklarla ilgili hiçbir sorun görmemektedir. Bu bağlamda,
çoğun, birkaç yüzyıllık bir geçmiş dikkate alınarak, insan haklarına ilişkin
olarak oluşturulan belgeler çerçevesinde hakların korunup korunmadığı, ihlâl
edilip edilmediği sonucuna varılmaktadır. Yazılı belgeler, yazılı kültür
haklarla ilgili insanlık durumlarını çözümlemede, insanlar arasında oluşan
sorunları çözmede belirleyici olmaktadır. Başka bir deyişle, insan haklarına
ilişkin metinler zaman zaman çok tartışmalı olmakla birlikte, elbette ölçüt
olarak belirleyicidir. İnsan hakları metinleri insan hakları kavramının dile
dökülmüş görünümleridir ve insan davranışlarını, eylemlerini değerlendirmede
her yönüyle ölçüt niteliğini taşımaktadır. Zihinsel ve dilsel olan, görünüşler
alanında olanları, görünür – algılanır olanı, bir dışdünya durumunu anlamanın,
değerlendirmenin, yargılamanın ölçütüdür.

İnsan
hakları kavramının bir sorun olarak algılanması ne demektir? Bu soruya yanıt
vermeden önce “bir sorunu sorun yapan nedir?” sorusunu soralım. Sorunu sorun
yapan, farkına varılan aykırılıktır, çapraşıklıktır; sorun bir aykırılığı
imler, çapraşıklığı gösterir. Tam da bu noktada önemli olan, aykırılığın,
çapraşıklığın farkına varılmasıdır. Öyleyse yukarıdaki soruya ek olarak şöyle
bir soru daha sorabiliriz: Aykırılıklar, çapraşıklıklar bağlamı olarak
sorunların her biri kendini aynı şekilde gösterir mi; yoksa kişilerin,
düşünenlerin kimi sorunları fark etmeleri, kavramaları için daha üst düzeyde
duyarlı olmaları mı gerekir? İnsan hakları söz konusu olduğunda, her şeyden
önce bu kavrama ilişkin bir duyarlılığın olmazsa olmaz bir koşul olduğunu
hesaba katmak gerekmektedir. İnsan haklarının sorun olarak görülmesi, kimi
insanlık durumlarının ya da insanlar arasındaki ilişkilerin oluşum ve
sürdürülüş biçimlerinin sorun olarak algılanmasıyla ya da söz konusu
ilişkilerdeki aykırılıkların, çapraşıklıkların fark edilmesiyle bağlantılıdır.
Örneğin, kızların okula gönderilmeyişi kimilerince hiçbir şekilde sorun
değildir; ancak bu konuda duyarlı olan ve bu durumu eğitim hakkının korunmaması
olarak görenler için bu durum son derece ciddi bir sorundur. Öyleyse insan
haklarının bir sorun olarak görülmesi, sorun görme bilincinin varolmasıyla ve
düzeyiyle, bu konudaki bilincin keskinliğiyle yakından ilgilidir.

İnsan
ilişkilerinin dayandığı temeller konusunda algılaması ve düşünmesi incelmiş
olan biri, böyle olmayan birine göre; insan hakları kavramına düşünce dünyasında
yer veren biri, böyle olmayan birine göre; yaşanan insan ilişkileri düzeninde
“insan haklarına ilişkin” sorunlar görebilir; öyle olmayan biri de hiçbir sorun
görmeyebilir. O halde insan hakları kavramına sahip olan kişiler, toplumlar,
kurumsal örgütlenmeler, devletler, duyarlılık, farkındalık düzeyleriyle
bağlantılı olarak bu bağlamdaki sorunları fark ederler ya da derece derece
azalan / çoğalan boyutlarda fark ederler. Bunun sonucunda da kimi düşünme /
bilme doğrultuları bu kavramı “insan hakları kavramı”nı bilmeye, anlamaya
çabalarlar.

“İnsan
hakları kavramına, insan hakları sorunlarına hangi disiplinler açısından
bakılabilir?” sorusunu burada sorabiliriz. Daha baştan belirtmekte yarar var:
İnsan hakları çok-disiplinli bir konudur. İnsan haklarına birbirinden farklı
bilme biçimleriyle bakmak olanaklıdır. Önem sırasına göre, insan haklarının
ilkin felsefenin ve yine felsefî bakışla olan bağını koparmamak üzere, insan ve
toplum bilimlerinin konusu olduğunu ileri sürebiliriz. Bu bağlamda akla ilk
gelenler hukuk, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler gibi bilgi dallarıdır.
İnsan haklarına bir bakıma doğrudan yönelen bu bilgi dallarının dışında, hemen
her türlü bilginin insan hakları kavramıyla olan bağını kurmak olanaklıdır. Bir
sonuç olarak her bilginin insanla, insan dünyasıyla olan bağlantısı hesaba
katıldığında, her bilme biçiminin, bilme doğrultusunun insan haklarıyla olan
bağını bulgulamak çok da zor değildir. Felsefeden hukuka, iktisattan sağlık
bilimlerine, mühendislik alanlarından mimarlığa, coğrafyadan çevre bilimlerine,
eğitim bilimlerine, iletişim bilimlerine kadar hemen her türlü bilgi dalı ya da
disiplin insan hakları kavramı konusunda işlevsel kılınabilir ya da insan
hakları konusuna yukarıda anılan bilgi dalları açısından bakılabilir; hattâ
bakılmalıdır da. Söz konusu bilgi dallarında yönelinen sorunların, üretilen
çözümlerin insan haklarıyla olan bağlantısı dikkate alınmalıdır.

İnsan
haklarına bu denli, bu ölçüde odaklanmanın, insan merkezci bir anlayışla
bağlantılı olduğu ileri sürülebilir. Ancak daha önce de üzerinde durulduğu
gibi, burada salt insan merkezli bir kavrayış söz konusu değildir. İnsanın
kendine, türdeşine, kendisi dışındaki her türlü canlı ve/veya cansız varolana
ilişkin tutumu, tavrı; ayrıca, insan eyleminin, davranışının kendisi ve kendisi
olmayanı ne derecede hesaba kattığı söz konusudur burada.

İnsanın
kendisiyle, kendisi olmayanla ilgisi içinde gereksinimlerden doğan insan
hakları yine bu çerçevede birbiriyle örgütlenen farklı disiplinlerce, farklı
bilme biçimlerince incelenmektedir. Burada katı bir sıra düzeni ya da hiyerarşi
olmamakla birlikte, kavramlarla, özellikle de insan anlayışıyla, kavrayışıyla
olan sıkı ilişkisinden, bağından dolayı, felsefenin önceliği, temel oluşu
hesaba katılmalıdır. Felsefe söz konusu olduğunda hesaba katılması gereken
disiplinler, felsefe disiplinleri nelerdir sorusunun yanıtı, ayrıntılı düşünen
birini ilkin insan felsefesine ya da felsefî antropolojiye götürür. Ardından
gelecek olan ise ontoloji, antropontoloji, epistemoloji ve etiktir. İnsan
hakları felsefece ele alındığında özellikle etiğin konusu olması bakımından tüm
kuramsal açılımlarında etiğin bir alt disiplini olarak da görülebilir.

İnsan
hakları kavramına felsefece bakışta varlıksal, düşünsel ve dilsel olan büyük
önem taşımaktadır. Daha kısa bir belirlemeyle, bu bağlamda varlıksal ve
bilgisel olan üzerinde durulmalıdır. Düşünsel ve dilsel çerçeve “insan
hakları”nda billurlaşarak kimi insansal durumları “insan haklarına uygun” ya da
“insan haklarına aykırı” olarak görmeyi sağlamaktadır. Bu belirlemeyle
bağlantılı olarak insan hakları kavramına felsefe açısından, daha ayrıntılı bir
deyişle varlık felsefesi ve bilgi felsefesi açısından bakabiliriz ya da insan
haklarına ilişkin felsefî sorunları görmede temel ekseni varlık felsefesiyle bilgi
felsefesinin oluşturduğunu ileri sürebiliriz.

Ontoloji
ya da varlık bilgisi, epistemoloji ya da bilgi kuramı ne işe yarar sorusunu da
burada yanıtlamamız gerekmektedir. Birbiriyle bir kâğıdın iki yüzü gibi
ayrıl(a)mazlık ilişkisi içinde bulunan bu iki felsefe disiplini, insan hakları
kavramını insan – dünya – bilgi, özellikle de dünya – bilgi ilişkisi içinde
konumlandırmamızı sağlar; diğer bilme biçimlerinin bir bakıma temelini,
tabanını oluşturur[3].
Gereksinimlerden doğan, insan ilişkilerinde, insan – dünya / çevre, insan –
bilgi ilişkilerinde somutlanan insan haklarının yakından bakıldığında, bir
örgü, bir bütün oluşturdukları daha iyi anlaşılır. Bu noktada farkına varılan
ya da dikkat çekilmek istenen bir başka nokta da şudur: Nasıl ki yaşam bir bütünse,
insan varlıksal yapısıyla bir bütünlük oluşturuyorsa, insan – dünya ilişkisinde
ortaya çıkan insan hakları da farklı görünümlerine karşın bir bütün
oluşturmaktadır. “Varolan, bilme konusu yapılırken ayrıştırılır” saptaması
temel, hattâ felsefî bir saptamadır. Bu nedenle, bilme alanına çekilen insan
hakları insan – insan, insan – toplum, insan – devlet ilişkisinde
sınıflandırılır. Ancak sınıflandırılan haklar, yaşama dünyasında bir örgü, bir
bütün oluştururlar.

Hakların
varlık düzleminde, yaşam pratiğinde bir örgü oluşturmasına karşın, bilme
düzlemine geçildiğinde ortaya çıkan ayrıştırmaya ilişkin çok farklı görüşler
ileri sürülmüş, ayrıştırma bağlamında farklı yollar çok farklı görüşler ileri
sürülmüş, ayrıştırma bağlamında farklı yollar izlenmiştir. Bu konuda son derece
zengin bir literatürün oluştuğu bilinmektedir. Burada baştan beri sergilenen
felsefî tutum eşliğinde, insan – insan, insan – toplum, insan – devlet
ilişkisinde hakların nasıl sınıflandırıldığı gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak
tam da bu noktada şimdiye değin yapılan belirlemelere bir yenisini daha eklemek
gerekmektedir. Bu belirleme hakların bireyin / kişinin hakları mı ya da belli
bir topluluğun, grubun hakları mı olduğu konusundaki temel duruşa ilişkin belirlemedir.

Mantıksal
örgü içinde şimdiye değin sıralanan görüşlerin ardındaki varlık kavrayışı ya da
başka bir deyişle ontoloji tekil ve somut varolanı kalkış noktası yapmaktadır.
Buna ek olarak bireysel olana yapılan vurgu, bu bağlamda belirleyicidir ve bilmeye
ilişkin her türlü yönelimin de temelini oluşturmaktadır. İnsan söz konusu
olduğunda, insanın bireysel varoluşu burada temele alınmakta; ancak insanın,
birey – toplum ilişkisi içinde “kendisi olduğu” somut gerçeği de gözden
kaçırılmamaktadır. İnsan, varoluşuyla bireyseldir; ancak bu bireysellik,
kavramlar (düşünme dünyası), sözcükler / terimler (dil dünyası) aracılığıyla
toplumsal olanın izdüşümünü de beraberinde getirmekte ve temelde soyut olan
ortaklıklar dünyasına katılmaktadır. Bir bakıma tümüyle soyut olanın
yapılandırdığı toplumla ilişkisinde bireyliğini duyumsayan insanın, “hakları”
ve yine insanlaşma süreci içinde farkına vardığı, önemsediği, içselleştirdiği
“ödevleri”, “sorumlulukları”, “yükümlülükleri” vardır. Bireysel yapı içinde
insan hakları daha somut bir biçimde kendini gösterir; onun dışındaki her şey
“düşünsel – soyut” ve “dilsel – soyut” niteliğindedir. Bu “soyutlar” ancak
bireyin / kişinin söyleminde ve görünürlük kazanmış eyleminde ortaya çıkar.
Yapılan bu belirlemeler çerçevesinde haklar, düşünsel ve dilsel boyutta soyut
belirlemelerden başka bir şey değildir. Haklar, ancak sözel davranışsal
edimler, kısaca görünürlük kazanabilen eylemler bağlamında anlamlı olabilirler;
öte yandan vurgulanması gereken bir başka nokta da hakların tüm farklılıkları
içinde bireyin, kişinin, yurttaşın hakları olduğudur; bunların ötesindekiler,
yine soyut nitelikli belirlemelerden başka bir şey değildir.

Şimdiye
değil, özellikle nominalist, başka bir deyişle bireyin, bireysel olanın
önemini, belirleyiciliğini imleyen varlık kavrayışı çerçevesinde yapılan
saptamalar, insanın daha somut bağlamda, birey, kişi ve yurttaş olarak
varoluşunu daha anlaşılır kılmaktadır. Bir ve aynı kişi, kendisiyle, kendisine
benzer olanlarla; diğer insanlarla, toplumla kamuyla ilişkisi içinde insanlaşır
ve birey – kişi – yurttaş olur. Haklar; grubun / topluluğun / toplumun hakları
olarak alındığında, bu durumun, insan hakları çerçevesinde en büyük sorun olan
ve daha sonra ayrıntılı olarak üzerinde durulacak olan insan haklarını koruma
konusunda birçok başka soruna yol açtığı, yol açmakta olduğu ve dikkatli
olunmazsa her zaman sorun oluşturacağı şimdiden söylenebilir. Haklar insan
grubu ya da topluluğu ekseninde ele alındığında, tüm ölçütler bu bağlamda
oluşturulduğunda, bireyin / kişinin haklarının kimi zaman göz ardı edilmesi
mümkün olabilecektir. Farkına varılan sorun, tam da bu noktada özgürlük –
özerklik kavramına yönelmeyi gerekli kılmaktadır. Örneğin, tek bir kişi, içinde
bulunduğu grubun / topluluğun ortak olarak benimsediği görüşlerin dışına
çıkabilir. Tek bir kişi özgür ve özerk bir tutum içinde, gerekçelerini de
ortaya koyarak farklı düşünebilir. Bu durumda salt grubun / topluluğun hakları
dikkate alındığı takdirde, tek kişinin farklı istemi göz ardı edilecek
demektir. Örneğin, üstün yetenekli bir kişinin, özel olarak, bu yanıyla, bu
haliyle tanınması, korunması ve geliştirilmesi gereken eğitim hakkı, sadece
grup içinde benzer ya da aynı ölçütlerle eğitim yapmayı dikkate alan bir
yapılanmada göz ardı edilecek ve üstün yetenekli kişi, potansiyellerini
gerçeklik alanına yeterince aktaramayacaktır ya da söz konusu aktarım için
kendisine fırsat tanınmayacaktır. Bu küçük örnekte de görüldüğü gibi, tekil /
somut varolanı “varlıksal olarak” öne çıkaran bir varlık anlayışına dayalı insan
hakları kavramı; başka bir anlatımla, biraz önce de dile getirildiği gibi,
nominalist anlayışın eşliğinde ortaya konulan insan hakları, konuya ağırlıklı
olarak “birey” – “kişi” – “yurttaş” açısından yaklaşmaktadır. Bu kavrayışın
karşı kutbunda yer alan diğer kavrayış ise düşüneni sonunda çıkmaza,
çözümsüzlüğe (aporia) sürükleyecek
olan, hakların topluluk – toplum – devlet odaklı olduğu anlayışıdır.[4]  Haklar; insanın / bireyin / kişinin /
yurttaşın haklarıdır ve söz konusu haklar bireyler / kişiler / yurttaşlar; daha
da ötesinde, bu öznelerin var ettiği, kurguladığı, sürdürdüğü toplum / kamu /
devlet düzeninde ve düzenince korunur ya da korunmaz. Soyut olan, somutun olsa
olsa, içinde yer aldığı kurumsal çerçeveyi, bireyleri / kişileri / yurttaşları
hakları bakımından gözeterek yapılması gerekeni dikkate alır. Burada amaç,
soyutun (toplumun, devletin) hakları değil, somutun (bireyin / kişinin /
yurttaşın) haklarıdır. Yine aynı noktaya geldik: Temelde somut olarak varolan
tek insandır; onun dışındaki her şey soyuttur ya da söz konusu olan ne ise, o
şeyin insan eliyle, insan tarafından somutlanması gerekmektedir. Haklar
varoluşça insana / bireye / kişiye / yurttaşa yapışıktır; tanınma, korunma,
geliştirme etkinliklerinde ise kamuyu / devleti, hukuk düzenini, örgütlenmeyi
gereksinir.

İnsansal
gereksinimlerden doğan hakların türlerine ilişkin birkaç belirleme yapmak, bundan
sonrasında yürüyeceğimiz yol bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ancak bu
noktada ayrıntıya geçmeden önce:

a
– İnsanlar arasındaki ilişkilerin,

b
– İnsanla doğa / çevre arasındaki ilişkilerin,

c
– İnsanın her anlamda bir zoon politikon
oluşunun geçirdiği değişikliklerin, insan hakları kavramının geçirdiği evrime
de işaret ettiğini dikkate almalıyız. Adı “insan hakları” olarak baştan beri
konulmuş olmasa da, insanların toplumsal – tarihsel – kültürel yapılanma içinde
oluşturdukları günlük yaşama alanında ortaya çıkan gereksinimlere verilen
yanıtlar, örneğin güvenlik dizgelerinin – bugünden geçmişe bakıldığında, adına
eğer anakronik bir biçimde “insan hakları” diyebilecek olsak da – ne denli
farklı çözüm yolları ürettiklerini bize göstermektedir. Bu bağlamda “modernlik”
kavramını, çözümlememizin omurgası olarak alabiliriz ve öncesiyle, kavramın
henüz tarih sahnesine çıkmadığı dönemle olan karşılaştırmasını, kendisi –
kendisi olmayan ilişkisi içinde gözler önüne serebiliriz. Burada bir bakıma
belli bir süre için kendisinden yararlanılacak olan modernlik kavramının tercih
edilmesinin nedeni, olup bitene bu eksende, bu doğrultuda ya da bu kavramın sağlayacağı
çerçevelendirme eşliğinde bakıldığında birçok şeyin daha sağlıklı bir biçimde
anlaşılabileceğine ilişkin yaklaşımdır.[5]

Genel
yapısı itibarıyla tekdüze olanı amaçlamakla suçlanan modernlik, bireyin
doğuşuyla tarihlenebildiğine göre, haklarla ilgili belirlemelerin anlam
kazanması da birey – toplum ayrışmasıyla kendini göstermektedir ve gelinen bu
nokta artık ölçüt niteliğini taşımaktadır. Modernliğin getirdiği, yarattığı,
belirgin kıldığı gereksinimler ya da gereksinimlerin çeşitlenmesinin buna ek olarak
da bu yeni gereksinim çeşitlerinin giderilmesinin sonucu olarak modernlik,
yaşam pratiğinin çeşitliliğini, “aklın kamusal kullanımı”yla[6]
birlikteliği içinde, çözüm üretme noktasında benzeşik kılmaya çalışmıştır.
Toplulukçu çerçevelerle özgürlükçü çerçeveler arasındaki ayrım tam da bu
noktada ortaya çıkmaktadır. Toplulukçu çerçevede kalkış ve varış noktası,
sorunlar ve sorunlara ilişkin çözümlemeler ve ardından ortaya atılan çözümler
çerçevesinde “benzeşik” olan hesaba katılmaktadır tümüyle. Özgürlükçü çerçevede
gereksinimlerin kalkış noktalarının “farklılığı” hesaba katılmaktadır; modern
olanın çözüm yolu, aklın kamusal kullanımına koşut olarak, kurumsal yapıda
billurlaşmaktadır. Ama gözden kaçırılmaması gereken, bireyin, tek insanın açık
varlık olduğu, bir olanaklar varlığı olduğudur ve insan gereksinimlerinin de
buna koşut olarak alabildiğine çeşitli olduğudur. Ancak bu gereksinimlerinin
çeşitlilik içinde sağlam kurumsal yapılarla, özetle, örneğin, “sosyal devlet”
eliyle karşılanacağıdır. Elbette burada kamunun sınırlarının, “dar anlamda
kamu” ve “geniş anlamda kamu” belirlemeleri çerçevesinde çizilmesi büyük önem
taşımaktadır. Buna ek olarak asıl üzerinde durulması gereken, kamunun her
bireyi dikkate alan bir tutum gelişmesidir.

Dünyanın
içerdiği, kuşattığı her şeyin varlık bakımından bireysel varoluşla çok yakından
ilgili olması; her şeyin varlıkça tekil olması, bununla birlikte bireysellikle
yetinilmeyip, bilgi düzlemine geçiş çerçevesinde de başkalarıyla birlikte
varolma ve başkalarıyla birlikte bilinme noktasına gelinmesi; insan hakları
kavramını, başta insanla, bireyle ilgili durumu açısından biraz daha
ayrıntılandırmayı gerektirmektedir. İnsansal birey hangi çerçeveler içinde
kendisi olmakta; buna ek olarak da bilmekte ve bilinmektedir? Bu türden
sorular, düşüneni özel, toplumsal, kamusal alan kavramına ya da çoğun yapıldığı
gibi, özel alan kamusal alan ayırımına götürmektedir. Öyleyse, konuya bu kez de
özel – toplumsal – kamusal alan bağlamında bakmalıyız. Ancak daha ayrıntılı
olarak bu konuya geçmeden önce, temelde bir bütün oluşturan insan hakları
konusunu insan hakları örnekleri çerçevesinde ele almalıyız.


Dipnotlar:

[1] Nesne; dış
dünyada, düşünmede ya da dilde varolabilir. Burada “nesne” derken yalnızca
dışdünya nesnesi imlenmemektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Betül Çotuksöken, Felsefî Söylem Nedir? (1991, 1994, 2000,
2007) İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2010.

[2] Felsefî
antropolojinin çevre-dünya kavramlarına insanla ve insan olmayanla ilgisinde
getirdiği temel ayrım önemli bir tartışma boyutuna işaret etmektedir. İnsan
“dünya”da, insan olmayan diğer canlılar ise “çevre”de yaşamaktadır. Özellikle
“dünya” kavramının insan için ne denli ayrıntılı anlam alanları oluşturduğu bu
vesileyle bir kez daha dikkate alınmalıdır. Günümüzde bu ince ayrımlar unutulmuş
görünmektedir. Son zamanlarda özellikle “çevre etiği” bağlamında kaleme alınan
yazılarda, “dünya”nın yerini “çevre”nin aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıntılı bilgi
için bkz. Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan ve
Hayvan, Dünya ve Çevre
, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları,
İstanbul, 1979.

[3] Burada sunulan
felsefe kavrayışı, felsefeyi disiplinlerinde somutlaştıran bir kavrayıştır.
Felsefe; varlık felsefesi, bilgi felsefesi, etik vd. disiplinlerinde ancak
somutlaşır. Bu saptama, örneğin, hukuk için de geçerlidir. Sınıflandırma
edimleri varolanı giderek daha somut, belirgin kılar.

[4] Burada bilinçli
olarak “kamu” deyişi kullanılmamıştır. Çünkü “kamu” başka bir yapıya işaret
etmektedir. Öte yandan, geçmişten bu yana sergilenen örnekler, topluluk –
devlet hakkının vurgulanmasına ilişkin tutumların ne denli olumsuzluklara yol
açtığını bize göstermektedir. “Kamu” deyişi ise, bireyin / kişinin / yurttaşın
haklarını koruyacak ve geliştirecek olanı, bilgiye ve toplumsal ilişkileri
düzenlemek üzere hukuka dayalı olanı imlemek doğrultusunda, örgütlü olanı
hesaba katar, hesaba katması beklenir, istenir.

[5] Kimileri için bu
bir “önyargı” olarak değerlendirilse bile, özellikle günümüzde yaşananlar
karşısında bu cesareti göstermek gerekmektedir. Çünkü salt toplulukçu anlayış
söz konusu olduğunda, bilginin yerini bilgi olmayan, çoklukla da dinsel kökenli
inanç aldığında ya da topluluk psikolojisi ağır bastığında, insan hakları
kavramının böyle bir çerçevede, ortamda türetilmesi söz konusu bile değildir.
“Birey” kavramının doğuşuyla ancak insan hakları kavramından söz edilebilir. Bu
durumda da olsa olsa en fazla XII. Yüzyıla kadar geri gidilebilir. Bu noktaya
geldiğimizde de Burckhardt, Huizinga ve Nordström’ü anımsamamız, birçok
ayrıntıyı anlamada bize yardımcı olacaktır.

[6] Bu konuda Kant’ın
yaptığı belirlemeler son derece önemlidir. “Aydınlanma Nedir?” başlıklı
yazısında Kant aklın iki tür kullanımına işaret eder: Aklın özel kullanımı ve
kamusal kullanımı olmak üzere. Kant yaptığı bu belirlemelerde “özgürlük”le olan
bağlantıyı da ne denli önemsediğini ortaya koyar: “Her yerde özgürlüğün
sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi
değildir ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt
vereyim: Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve
açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum
insanlara ışık ve aydınlanma getirilebilir; buna karşılık aklın özel olarak
kullanılışı (der Privatgebrauch),
genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde
sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için engel sayılmaz. Kendi aklını
kamu hizmetinde kullanmaktan (der
öffentliche Gebrauch
), bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da
düşüncesini, yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir
biçimde sunmasını anlıyorum”. (Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?”, Seçilmiş Yazılar, Çeviren: Nejat
Bozkurt, Remzi Kitabevi, Istanbul, 1984, ss. 215 – 216.) Daha sonra da üzerinde
durulacağı gibi, “aklın kamusal kullanımı”yla, kamu görevlilerinin insan
haklarını koruyan kişiler olması arasındaki ilişki burada daha iyi
anlaşılmaktadır. İnsan hakları bilgiye dayalı olarak, aklın bilgiye dayalı
olarak özgürce kullanımıyla ancak korunabilir ve geliştirilebilir. Bu konuda
benzer bir yorum için bkz. Betül Çotuksöken, Felsefe : Özne – Söylem, İnkılâp Kitabevi, Istanbul, 2002, s. 159.