İnsan Hakları ve Felsefe

İnsan Hakları - 2019

İnsan Hakları ve Felsefe” adlı kitaptan alınmıştır.

İnsan Hakları Kavramı

“İnsan hakları nasıl bir kavramdır?” sorusuyla başlayabiliriz. Her kavram gibi, insan hakları kavramı da düşünenin, insanın belli bir dış dünya durumunu, tekil olanı, yaşananı, olup biteni, ne türden olursa olsun, nesneye[1] ilişkin olanı, kısaca belli bir dünya durumunu çerçeveleyen düşünsel bir varolandır. Her kavram gibi, insan hakları kavramı da insanın belli bir durumu, çoğun belli bir insanlık durumunu anlamasına, anlamlandırmasına yardımcı olur ve bu çerçevede bilginin çoğalmasını sağlar. Ayrıca yine her kavram gibi insan hakları kavramı da birbirinden çok farklı niteliklerde ortaya çıkan, şu ya da bu şekilde temellendirilmiş birtakım amaçları olan eğitim ortamları aracılığıyla edinilmiş, öğrenilmiş bir kavramdır.

İnsan hakları kavramının dışdünya ya da içinde yaşadığımız dünya ile ilişkisini göz önüne aldığımızda, kavramın tek bir nesneye işaret etmediğine ilişkin saptamayı yapmakla işe başlayabiliriz. Bu bağlamda insan hakları kavramının “masa” ya da “kalem” kavramı gibi olmadığını; bu kavramın söz konusu kavramlar gibi dışdünyada somut – tekil bir başvuru noktasının bulunmadığını söylemek büyük önem taşımaktadır. İnsan hakları kavramı, insanlararası ilişkilerde, insanın kendisiyle ve diğer insanlarla, öteki canlılarla olan ilişkisinde, canlı-cansız tüm dünya ile olan ilişkisinde –yine insanla bağlantılı olarak– ortaya çıkmaktadır. İnsanın eyleminde ya da davranışında görünürlük kazanan insan haklarının varlıksal durumunun ya da ontolojik durumunun, farklı epistemolojik ya da bilgisel sonuçlarının olacağı açıktır. Davranışın ya da eylemin ardındaki değer kavrayışı, eylemin ya da davranışın niyeti, amacı bu noktada birçok şeyin belirleyicisidir. Davranışa ya da eyleme eşlik eden dil, dilin bir yandan da amaçla ya da niyetle buluşuyor olması, dışdünya – düşünme – dil örgüsünü daha da girift bir duruma getirmektedir. Görünürlükler dikkate alındığında, insanın eyleminde ya da davranışında, insanın ya da insanların hakları ya tanınmakta, korunmakta ve geliştirilmektedir ya da tam tersi bir durum ortaya çıkmakta; haklar tanınmamakta, korunmamakta, geliştirilmemektedir; kısa bir anlatımla bu ikinci durumda haklar derece derece ihlâl edilmektedir.

İnsanın insan olmayan varolanlara ilişkin tutumunun insan haklarıyla herhangi bir ilgisinin olmadığından söz edilerek, yukarıda ileri sürülen sava karşı çıkanlara rastlanabilir ve haklar sadece insanlararası ilişkilere indirgenebilir. Ancak insanın insan olmayanlarla kurduğu her türlü ilişki, dönüp dolaşıp yine insan dünyasına yansımaktadır. Dünya içinde yaşayan ve adına günümüzde “çevre”[2] denilen olgular toplamı ya da bütünü, bu bütünün içinde yaşayan insanın haklarının korunup korunmamasında ağırlık noktalarından birini oluşturmaktadır. Çevreyi, aslında insana yakışır ya da uyumlu anlatımıyla dünyayı tüm olumlu – olumsuz nitelikleriyle şöyle ya da böyle yapan, şu ya da bu duruma getiren insandır. Dünyaya, üzerinde yaşadığı gezegene adım attığı andan başlayarak kendini ve gezegenini de değiştiren insan, örneğin, sağlıklı bir doğal çevrede yaşam hakkını korumakta ya da bu hakkı ihlâl etmektedir. Öyleyse insan hakları, davranışının bir tür yansımasıdır. İnsanın kendine, başka insanlara ve insan olmayan her türlü varolana nasıl davrandığına ilişkin belirlemelerin başında ya da temelinde yer alan kavramsal arka plan, düşüneni insan hakları kavramına götürür.

Dışdünyada tek anlamlı, belirgin, somut, tekil bir başvuru noktasının olmayışı, insan hakları kavramının sınırlarının çizilmesini, anlam çerçevesinin belirsizliklere yol açmayacak biçimde oluşturulmasını engellemektedir. İnsan hakları kavramı; somut, tekil bir karşılığının olmamasından dolayı, çokanlamlı bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumda söz konusu kavramla ilgili tartışmaları alabildiğine çoğaltmakta ve kavramın sınırlarını çizme konusunda düşünenler kolaylıkla anlaşamamakta, uzlaşamamaktadır. Bu noktada neredeyse herkes farklı bir duruş sergilemekte, tanım denemeleri sayıca artmakta, insan hakları belli bir dışdünya durumuyla değil, insan hakları konusunda ortaya konulan bilgi bağlamlarıyla, belgelerle belki de daha iyi anlaşılabilir bir duruma gelmektedir.

Bir kez daha vurgulamak gerekirse, insan hakları kavramı insanlar arasındaki ilişkilerde ve insanın hem kendi türdeşine hem de varolan her şeye ilişkin davranışında kendine yer bulmaktadır. Kavramın karşılığının bir tekillik içinde, sınırları belirgin bir biçimde çizilebilen bir yapılanma içinde olmayışı, kavrama ilişkin zorlukların temelini oluşturmaktadır. İnsan hakları kavramı edinildikten sonra ancak kimi davranışların hakları zedeleyen ya da ihlâl eden nitelikler taşıdığı anlaşılmaktadır. Haklara ilişkin bilincin ve haklara ilişkin zihinsel bir inceliğin olmadığı durumlarda hakların varlığından da söz etmek olanaksız gibi görünmektedir. Özellikle bu durum, kavramın sınırlarının çizilmesini zorlaştırmakta ve kavramdan neyin / nelerin anlaşılması gerektiği konusundaki güçlüklerin başlıca nedeni olmaktadır. Burada benimsenen “insan hakları kavrayışı”na göre belli bir dışdünya durumu, insan haklarına aykırı ya da insan haklarına uygun olarak değerlendirilebilmektedir. Kimileri bir davranışı haklarla ilgili olarak yargılarken, kimileri de aynı davranışta, eylemde haklarla ilgili olarak yargılarken, kimileri de aynı davranışta, eylemde haklarla ilgili hiçbir sorun görmemektedir. Bu bağlamda, çoğun, birkaç yüzyıllık bir geçmiş dikkate alınarak, insan haklarına ilişkin olarak oluşturulan belgeler çerçevesinde hakların korunup korunmadığı, ihlâl edilip edilmediği sonucuna varılmaktadır. Yazılı belgeler, yazılı kültür haklarla ilgili insanlık durumlarını çözümlemede, insanlar arasında oluşan sorunları çözmede belirleyici olmaktadır. Başka bir deyişle, insan haklarına ilişkin metinler zaman zaman çok tartışmalı olmakla birlikte, elbette ölçüt olarak belirleyicidir. İnsan hakları metinleri insan hakları kavramının dile dökülmüş görünümleridir ve insan davranışlarını, eylemlerini değerlendirmede her yönüyle ölçüt niteliğini taşımaktadır. Zihinsel ve dilsel olan, görünüşler alanında olanları, görünür – algılanır olanı, bir dışdünya durumunu anlamanın, değerlendirmenin, yargılamanın ölçütüdür.

İnsan hakları kavramının bir sorun olarak algılanması ne demektir? Bu soruya yanıt vermeden önce “bir sorunu sorun yapan nedir?” sorusunu soralım. Sorunu sorun yapan, farkına varılan aykırılıktır, çapraşıklıktır; sorun bir aykırılığı imler, çapraşıklığı gösterir. Tam da bu noktada önemli olan, aykırılığın, çapraşıklığın farkına varılmasıdır. Öyleyse yukarıdaki soruya ek olarak şöyle bir soru daha sorabiliriz: Aykırılıklar, çapraşıklıklar bağlamı olarak sorunların her biri kendini aynı şekilde gösterir mi; yoksa kişilerin, düşünenlerin kimi sorunları fark etmeleri, kavramaları için daha üst düzeyde duyarlı olmaları mı gerekir? İnsan hakları söz konusu olduğunda, her şeyden önce bu kavrama ilişkin bir duyarlılığın olmazsa olmaz bir koşul olduğunu hesaba katmak gerekmektedir. İnsan haklarının sorun olarak görülmesi, kimi insanlık durumlarının ya da insanlar arasındaki ilişkilerin oluşum ve sürdürülüş biçimlerinin sorun olarak algılanmasıyla ya da söz konusu ilişkilerdeki aykırılıkların, çapraşıklıkların fark edilmesiyle bağlantılıdır. Örneğin, kızların okula gönderilmeyişi kimilerince hiçbir şekilde sorun değildir; ancak bu konuda duyarlı olan ve bu durumu eğitim hakkının korunmaması olarak görenler için bu durum son derece ciddi bir sorundur. Öyleyse insan haklarının bir sorun olarak görülmesi, sorun görme bilincinin varolmasıyla ve düzeyiyle, bu konudaki bilincin keskinliğiyle yakından ilgilidir.

İnsan ilişkilerinin dayandığı temeller konusunda algılaması ve düşünmesi incelmiş olan biri, böyle olmayan birine göre; insan hakları kavramına düşünce dünyasında yer veren biri, böyle olmayan birine göre; yaşanan insan ilişkileri düzeninde “insan haklarına ilişkin” sorunlar görebilir; öyle olmayan biri de hiçbir sorun görmeyebilir. O halde insan hakları kavramına sahip olan kişiler, toplumlar, kurumsal örgütlenmeler, devletler, duyarlılık, farkındalık düzeyleriyle bağlantılı olarak bu bağlamdaki sorunları fark ederler ya da derece derece azalan / çoğalan boyutlarda fark ederler. Bunun sonucunda da kimi düşünme / bilme doğrultuları bu kavramı “insan hakları kavramı”nı bilmeye, anlamaya çabalarlar.

“İnsan hakları kavramına, insan hakları sorunlarına hangi disiplinler açısından bakılabilir?” sorusunu burada sorabiliriz. Daha baştan belirtmekte yarar var: İnsan hakları çok-disiplinli bir konudur. İnsan haklarına birbirinden farklı bilme biçimleriyle bakmak olanaklıdır. Önem sırasına göre, insan haklarının ilkin felsefenin ve yine felsefî bakışla olan bağını koparmamak üzere, insan ve toplum bilimlerinin konusu olduğunu ileri sürebiliriz. Bu bağlamda akla ilk gelenler hukuk, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler gibi bilgi dallarıdır. İnsan haklarına bir bakıma doğrudan yönelen bu bilgi dallarının dışında, hemen her türlü bilginin insan hakları kavramıyla olan bağını kurmak olanaklıdır. Bir sonuç olarak her bilginin insanla, insan dünyasıyla olan bağlantısı hesaba katıldığında, her bilme biçiminin, bilme doğrultusunun insan haklarıyla olan bağını bulgulamak çok da zor değildir. Felsefeden hukuka, iktisattan sağlık bilimlerine, mühendislik alanlarından mimarlığa, coğrafyadan çevre bilimlerine, eğitim bilimlerine, iletişim bilimlerine kadar hemen her türlü bilgi dalı ya da disiplin insan hakları kavramı konusunda işlevsel kılınabilir ya da insan hakları konusuna yukarıda anılan bilgi dalları açısından bakılabilir; hattâ bakılmalıdır da. Söz konusu bilgi dallarında yönelinen sorunların, üretilen çözümlerin insan haklarıyla olan bağlantısı dikkate alınmalıdır.

İnsan haklarına bu denli, bu ölçüde odaklanmanın, insan merkezci bir anlayışla bağlantılı olduğu ileri sürülebilir. Ancak daha önce de üzerinde durulduğu gibi, burada salt insan merkezli bir kavrayış söz konusu değildir. İnsanın kendine, türdeşine, kendisi dışındaki her türlü canlı ve/veya cansız varolana ilişkin tutumu, tavrı; ayrıca, insan eyleminin, davranışının kendisi ve kendisi olmayanı ne derecede hesaba kattığı söz konusudur burada.

İnsanın kendisiyle, kendisi olmayanla ilgisi içinde gereksinimlerden doğan insan hakları yine bu çerçevede birbiriyle örgütlenen farklı disiplinlerce, farklı bilme biçimlerince incelenmektedir. Burada katı bir sıra düzeni ya da hiyerarşi olmamakla birlikte, kavramlarla, özellikle de insan anlayışıyla, kavrayışıyla olan sıkı ilişkisinden, bağından dolayı, felsefenin önceliği, temel oluşu hesaba katılmalıdır. Felsefe söz konusu olduğunda hesaba katılması gereken disiplinler, felsefe disiplinleri nelerdir sorusunun yanıtı, ayrıntılı düşünen birini ilkin insan felsefesine ya da felsefî antropolojiye götürür. Ardından gelecek olan ise ontoloji, antropontoloji, epistemoloji ve etiktir. İnsan hakları felsefece ele alındığında özellikle etiğin konusu olması bakımından tüm kuramsal açılımlarında etiğin bir alt disiplini olarak da görülebilir.

İnsan hakları kavramına felsefece bakışta varlıksal, düşünsel ve dilsel olan büyük önem taşımaktadır. Daha kısa bir belirlemeyle, bu bağlamda varlıksal ve bilgisel olan üzerinde durulmalıdır. Düşünsel ve dilsel çerçeve “insan hakları”nda billurlaşarak kimi insansal durumları “insan haklarına uygun” ya da “insan haklarına aykırı” olarak görmeyi sağlamaktadır. Bu belirlemeyle bağlantılı olarak insan hakları kavramına felsefe açısından, daha ayrıntılı bir deyişle varlık felsefesi ve bilgi felsefesi açısından bakabiliriz ya da insan haklarına ilişkin felsefî sorunları görmede temel ekseni varlık felsefesiyle bilgi felsefesinin oluşturduğunu ileri sürebiliriz.

Ontoloji ya da varlık bilgisi, epistemoloji ya da bilgi kuramı ne işe yarar sorusunu da burada yanıtlamamız gerekmektedir. Birbiriyle bir kâğıdın iki yüzü gibi ayrıl(a)mazlık ilişkisi içinde bulunan bu iki felsefe disiplini, insan hakları kavramını insan – dünya – bilgi, özellikle de dünya – bilgi ilişkisi içinde konumlandırmamızı sağlar; diğer bilme biçimlerinin bir bakıma temelini, tabanını oluşturur[3]. Gereksinimlerden doğan, insan ilişkilerinde, insan – dünya / çevre, insan – bilgi ilişkilerinde somutlanan insan haklarının yakından bakıldığında, bir örgü, bir bütün oluşturdukları daha iyi anlaşılır. Bu noktada farkına varılan ya da dikkat çekilmek istenen bir başka nokta da şudur: Nasıl ki yaşam bir bütünse, insan varlıksal yapısıyla bir bütünlük oluşturuyorsa, insan – dünya ilişkisinde ortaya çıkan insan hakları da farklı görünümlerine karşın bir bütün oluşturmaktadır. “Varolan, bilme konusu yapılırken ayrıştırılır” saptaması temel, hattâ felsefî bir saptamadır. Bu nedenle, bilme alanına çekilen insan hakları insan – insan, insan – toplum, insan – devlet ilişkisinde sınıflandırılır. Ancak sınıflandırılan haklar, yaşama dünyasında bir örgü, bir bütün oluştururlar.

Hakların varlık düzleminde, yaşam pratiğinde bir örgü oluşturmasına karşın, bilme düzlemine geçildiğinde ortaya çıkan ayrıştırmaya ilişkin çok farklı görüşler ileri sürülmüş, ayrıştırma bağlamında farklı yollar çok farklı görüşler ileri sürülmüş, ayrıştırma bağlamında farklı yollar izlenmiştir. Bu konuda son derece zengin bir literatürün oluştuğu bilinmektedir. Burada baştan beri sergilenen felsefî tutum eşliğinde, insan – insan, insan – toplum, insan – devlet ilişkisinde hakların nasıl sınıflandırıldığı gösterilmeye çalışılacaktır. Ancak tam da bu noktada şimdiye değin yapılan belirlemelere bir yenisini daha eklemek gerekmektedir. Bu belirleme hakların bireyin / kişinin hakları mı ya da belli bir topluluğun, grubun hakları mı olduğu konusundaki temel duruşa ilişkin belirlemedir.

Mantıksal örgü içinde şimdiye değin sıralanan görüşlerin ardındaki varlık kavrayışı ya da başka bir deyişle ontoloji tekil ve somut varolanı kalkış noktası yapmaktadır. Buna ek olarak bireysel olana yapılan vurgu, bu bağlamda belirleyicidir ve bilmeye ilişkin her türlü yönelimin de temelini oluşturmaktadır. İnsan söz konusu olduğunda, insanın bireysel varoluşu burada temele alınmakta; ancak insanın, birey – toplum ilişkisi içinde “kendisi olduğu” somut gerçeği de gözden kaçırılmamaktadır. İnsan, varoluşuyla bireyseldir; ancak bu bireysellik, kavramlar (düşünme dünyası), sözcükler / terimler (dil dünyası) aracılığıyla toplumsal olanın izdüşümünü de beraberinde getirmekte ve temelde soyut olan ortaklıklar dünyasına katılmaktadır. Bir bakıma tümüyle soyut olanın yapılandırdığı toplumla ilişkisinde bireyliğini duyumsayan insanın, “hakları” ve yine insanlaşma süreci içinde farkına vardığı, önemsediği, içselleştirdiği “ödevleri”, “sorumlulukları”, “yükümlülükleri” vardır. Bireysel yapı içinde insan hakları daha somut bir biçimde kendini gösterir; onun dışındaki her şey “düşünsel – soyut” ve “dilsel – soyut” niteliğindedir. Bu “soyutlar” ancak bireyin / kişinin söyleminde ve görünürlük kazanmış eyleminde ortaya çıkar. Yapılan bu belirlemeler çerçevesinde haklar, düşünsel ve dilsel boyutta soyut belirlemelerden başka bir şey değildir. Haklar, ancak sözel davranışsal edimler, kısaca görünürlük kazanabilen eylemler bağlamında anlamlı olabilirler; öte yandan vurgulanması gereken bir başka nokta da hakların tüm farklılıkları içinde bireyin, kişinin, yurttaşın hakları olduğudur; bunların ötesindekiler, yine soyut nitelikli belirlemelerden başka bir şey değildir.

Şimdiye değil, özellikle nominalist, başka bir deyişle bireyin, bireysel olanın önemini, belirleyiciliğini imleyen varlık kavrayışı çerçevesinde yapılan saptamalar, insanın daha somut bağlamda, birey, kişi ve yurttaş olarak varoluşunu daha anlaşılır kılmaktadır. Bir ve aynı kişi, kendisiyle, kendisine benzer olanlarla; diğer insanlarla, toplumla kamuyla ilişkisi içinde insanlaşır ve birey – kişi – yurttaş olur. Haklar; grubun / topluluğun / toplumun hakları olarak alındığında, bu durumun, insan hakları çerçevesinde en büyük sorun olan ve daha sonra ayrıntılı olarak üzerinde durulacak olan insan haklarını koruma konusunda birçok başka soruna yol açtığı, yol açmakta olduğu ve dikkatli olunmazsa her zaman sorun oluşturacağı şimdiden söylenebilir. Haklar insan grubu ya da topluluğu ekseninde ele alındığında, tüm ölçütler bu bağlamda oluşturulduğunda, bireyin / kişinin haklarının kimi zaman göz ardı edilmesi mümkün olabilecektir. Farkına varılan sorun, tam da bu noktada özgürlük – özerklik kavramına yönelmeyi gerekli kılmaktadır. Örneğin, tek bir kişi, içinde bulunduğu grubun / topluluğun ortak olarak benimsediği görüşlerin dışına çıkabilir. Tek bir kişi özgür ve özerk bir tutum içinde, gerekçelerini de ortaya koyarak farklı düşünebilir. Bu durumda salt grubun / topluluğun hakları dikkate alındığı takdirde, tek kişinin farklı istemi göz ardı edilecek demektir. Örneğin, üstün yetenekli bir kişinin, özel olarak, bu yanıyla, bu haliyle tanınması, korunması ve geliştirilmesi gereken eğitim hakkı, sadece grup içinde benzer ya da aynı ölçütlerle eğitim yapmayı dikkate alan bir yapılanmada göz ardı edilecek ve üstün yetenekli kişi, potansiyellerini gerçeklik alanına yeterince aktaramayacaktır ya da söz konusu aktarım için kendisine fırsat tanınmayacaktır. Bu küçük örnekte de görüldüğü gibi, tekil / somut varolanı “varlıksal olarak” öne çıkaran bir varlık anlayışına dayalı insan hakları kavramı; başka bir anlatımla, biraz önce de dile getirildiği gibi, nominalist anlayışın eşliğinde ortaya konulan insan hakları, konuya ağırlıklı olarak “birey” – “kişi” – “yurttaş” açısından yaklaşmaktadır. Bu kavrayışın karşı kutbunda yer alan diğer kavrayış ise düşüneni sonunda çıkmaza, çözümsüzlüğe (aporia) sürükleyecek olan, hakların topluluk – toplum – devlet odaklı olduğu anlayışıdır.[4]  Haklar; insanın / bireyin / kişinin / yurttaşın haklarıdır ve söz konusu haklar bireyler / kişiler / yurttaşlar; daha da ötesinde, bu öznelerin var ettiği, kurguladığı, sürdürdüğü toplum / kamu / devlet düzeninde ve düzenince korunur ya da korunmaz. Soyut olan, somutun olsa olsa, içinde yer aldığı kurumsal çerçeveyi, bireyleri / kişileri / yurttaşları hakları bakımından gözeterek yapılması gerekeni dikkate alır. Burada amaç, soyutun (toplumun, devletin) hakları değil, somutun (bireyin / kişinin / yurttaşın) haklarıdır. Yine aynı noktaya geldik: Temelde somut olarak varolan tek insandır; onun dışındaki her şey soyuttur ya da söz konusu olan ne ise, o şeyin insan eliyle, insan tarafından somutlanması gerekmektedir. Haklar varoluşça insana / bireye / kişiye / yurttaşa yapışıktır; tanınma, korunma, geliştirme etkinliklerinde ise kamuyu / devleti, hukuk düzenini, örgütlenmeyi gereksinir.

İnsansal gereksinimlerden doğan hakların türlerine ilişkin birkaç belirleme yapmak, bundan sonrasında yürüyeceğimiz yol bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ancak bu noktada ayrıntıya geçmeden önce:

a – İnsanlar arasındaki ilişkilerin,

b – İnsanla doğa / çevre arasındaki ilişkilerin,

c – İnsanın her anlamda bir zoon politikon oluşunun geçirdiği değişikliklerin, insan hakları kavramının geçirdiği evrime de işaret ettiğini dikkate almalıyız. Adı “insan hakları” olarak baştan beri konulmuş olmasa da, insanların toplumsal – tarihsel – kültürel yapılanma içinde oluşturdukları günlük yaşama alanında ortaya çıkan gereksinimlere verilen yanıtlar, örneğin güvenlik dizgelerinin – bugünden geçmişe bakıldığında, adına eğer anakronik bir biçimde “insan hakları” diyebilecek olsak da – ne denli farklı çözüm yolları ürettiklerini bize göstermektedir. Bu bağlamda “modernlik” kavramını, çözümlememizin omurgası olarak alabiliriz ve öncesiyle, kavramın henüz tarih sahnesine çıkmadığı dönemle olan karşılaştırmasını, kendisi – kendisi olmayan ilişkisi içinde gözler önüne serebiliriz. Burada bir bakıma belli bir süre için kendisinden yararlanılacak olan modernlik kavramının tercih edilmesinin nedeni, olup bitene bu eksende, bu doğrultuda ya da bu kavramın sağlayacağı çerçevelendirme eşliğinde bakıldığında birçok şeyin daha sağlıklı bir biçimde anlaşılabileceğine ilişkin yaklaşımdır.[5]

Genel yapısı itibarıyla tekdüze olanı amaçlamakla suçlanan modernlik, bireyin doğuşuyla tarihlenebildiğine göre, haklarla ilgili belirlemelerin anlam kazanması da birey – toplum ayrışmasıyla kendini göstermektedir ve gelinen bu nokta artık ölçüt niteliğini taşımaktadır. Modernliğin getirdiği, yarattığı, belirgin kıldığı gereksinimler ya da gereksinimlerin çeşitlenmesinin buna ek olarak da bu yeni gereksinim çeşitlerinin giderilmesinin sonucu olarak modernlik, yaşam pratiğinin çeşitliliğini, “aklın kamusal kullanımı”yla[6] birlikteliği içinde, çözüm üretme noktasında benzeşik kılmaya çalışmıştır. Toplulukçu çerçevelerle özgürlükçü çerçeveler arasındaki ayrım tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Toplulukçu çerçevede kalkış ve varış noktası, sorunlar ve sorunlara ilişkin çözümlemeler ve ardından ortaya atılan çözümler çerçevesinde “benzeşik” olan hesaba katılmaktadır tümüyle. Özgürlükçü çerçevede gereksinimlerin kalkış noktalarının “farklılığı” hesaba katılmaktadır; modern olanın çözüm yolu, aklın kamusal kullanımına koşut olarak, kurumsal yapıda billurlaşmaktadır. Ama gözden kaçırılmaması gereken, bireyin, tek insanın açık varlık olduğu, bir olanaklar varlığı olduğudur ve insan gereksinimlerinin de buna koşut olarak alabildiğine çeşitli olduğudur. Ancak bu gereksinimlerinin çeşitlilik içinde sağlam kurumsal yapılarla, özetle, örneğin, “sosyal devlet” eliyle karşılanacağıdır. Elbette burada kamunun sınırlarının, “dar anlamda kamu” ve “geniş anlamda kamu” belirlemeleri çerçevesinde çizilmesi büyük önem taşımaktadır. Buna ek olarak asıl üzerinde durulması gereken, kamunun her bireyi dikkate alan bir tutum gelişmesidir.

Dünyanın içerdiği, kuşattığı her şeyin varlık bakımından bireysel varoluşla çok yakından ilgili olması; her şeyin varlıkça tekil olması, bununla birlikte bireysellikle yetinilmeyip, bilgi düzlemine geçiş çerçevesinde de başkalarıyla birlikte varolma ve başkalarıyla birlikte bilinme noktasına gelinmesi; insan hakları kavramını, başta insanla, bireyle ilgili durumu açısından biraz daha ayrıntılandırmayı gerektirmektedir. İnsansal birey hangi çerçeveler içinde kendisi olmakta; buna ek olarak da bilmekte ve bilinmektedir? Bu türden sorular, düşüneni özel, toplumsal, kamusal alan kavramına ya da çoğun yapıldığı gibi, özel alan kamusal alan ayırımına götürmektedir. Öyleyse, konuya bu kez de özel – toplumsal – kamusal alan bağlamında bakmalıyız. Ancak daha ayrıntılı olarak bu konuya geçmeden önce, temelde bir bütün oluşturan insan hakları konusunu insan hakları örnekleri çerçevesinde ele almalıyız.


Dipnotlar:

[1] Nesne; dış dünyada, düşünmede ya da dilde varolabilir. Burada “nesne” derken yalnızca dışdünya nesnesi imlenmemektedir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Betül Çotuksöken, Felsefî Söylem Nedir? (1991, 1994, 2000, 2007) İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2010.

[2] Felsefî antropolojinin çevre-dünya kavramlarına insanla ve insan olmayanla ilgisinde getirdiği temel ayrım önemli bir tartışma boyutuna işaret etmektedir. İnsan “dünya”da, insan olmayan diğer canlılar ise “çevre”de yaşamaktadır. Özellikle “dünya” kavramının insan için ne denli ayrıntılı anlam alanları oluşturduğu bu vesileyle bir kez daha dikkate alınmalıdır. Günümüzde bu ince ayrımlar unutulmuş görünmektedir. Son zamanlarda özellikle “çevre etiği” bağlamında kaleme alınan yazılarda, “dünya”nın yerini “çevre”nin aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bkz. Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan ve Hayvan, Dünya ve Çevre, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1979.

[3] Burada sunulan felsefe kavrayışı, felsefeyi disiplinlerinde somutlaştıran bir kavrayıştır. Felsefe; varlık felsefesi, bilgi felsefesi, etik vd. disiplinlerinde ancak somutlaşır. Bu saptama, örneğin, hukuk için de geçerlidir. Sınıflandırma edimleri varolanı giderek daha somut, belirgin kılar.

[4] Burada bilinçli olarak “kamu” deyişi kullanılmamıştır. Çünkü “kamu” başka bir yapıya işaret etmektedir. Öte yandan, geçmişten bu yana sergilenen örnekler, topluluk – devlet hakkının vurgulanmasına ilişkin tutumların ne denli olumsuzluklara yol açtığını bize göstermektedir. “Kamu” deyişi ise, bireyin / kişinin / yurttaşın haklarını koruyacak ve geliştirecek olanı, bilgiye ve toplumsal ilişkileri düzenlemek üzere hukuka dayalı olanı imlemek doğrultusunda, örgütlü olanı hesaba katar, hesaba katması beklenir, istenir.

[5] Kimileri için bu bir “önyargı” olarak değerlendirilse bile, özellikle günümüzde yaşananlar karşısında bu cesareti göstermek gerekmektedir. Çünkü salt toplulukçu anlayış söz konusu olduğunda, bilginin yerini bilgi olmayan, çoklukla da dinsel kökenli inanç aldığında ya da topluluk psikolojisi ağır bastığında, insan hakları kavramının böyle bir çerçevede, ortamda türetilmesi söz konusu bile değildir. “Birey” kavramının doğuşuyla ancak insan hakları kavramından söz edilebilir. Bu durumda da olsa olsa en fazla XII. Yüzyıla kadar geri gidilebilir. Bu noktaya geldiğimizde de Burckhardt, Huizinga ve Nordström’ü anımsamamız, birçok ayrıntıyı anlamada bize yardımcı olacaktır.

[6] Bu konuda Kant’ın yaptığı belirlemeler son derece önemlidir. “Aydınlanma Nedir?” başlıklı yazısında Kant aklın iki tür kullanımına işaret eder: Aklın özel kullanımı ve kamusal kullanımı olmak üzere. Kant yaptığı bu belirlemelerde “özgürlük”le olan bağlantıyı da ne denli önemsediğini ortaya koyar: “Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır? Yanıt vereyim: Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirilebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı (der Privatgebrauch), genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için engel sayılmaz. Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan (der öffentliche Gebrauch), bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini, yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum”. (Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?”, Seçilmiş Yazılar, Çeviren: Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi, Istanbul, 1984, ss. 215 – 216.) Daha sonra da üzerinde durulacağı gibi, “aklın kamusal kullanımı”yla, kamu görevlilerinin insan haklarını koruyan kişiler olması arasındaki ilişki burada daha iyi anlaşılmaktadır. İnsan hakları bilgiye dayalı olarak, aklın bilgiye dayalı olarak özgürce kullanımıyla ancak korunabilir ve geliştirilebilir. Bu konuda benzer bir yorum için bkz. Betül Çotuksöken, Felsefe : Özne – Söylem, İnkılâp Kitabevi, Istanbul, 2002, s. 159.