İnsan Hakları ve Felsefe: Temellendirici Yazılar

İnsan Hakları - 2019

İnsan Hakları ve Felsefe” adlı kitaptan alınmıştır.

İnsan Hakları
Kavramının Felsefe Açısından Temellendirilmesi[1]

Her
birey (tek olan) gibi insanî birey de –ancak bir bölümüyle kendisine ait ya da
bağlı olanı içeren– bir dışdünyada yaşar. Doğal ve kültürel olanın bir tür
toplamı olan dışdünyayı insan, düşünme ve dil edimleriyle “kendisinin” kılar.
İnsan; başka bireylerle, teklerle, dışdünya ile, düşünme dünyasıyla ve dille
olan ilişkilerini kavramlaştırır; başka bir deyişle olup bitene düşünsel ve
dilsel sınırlar çizer. İnsan bir bakıma kendisi gibi olan diğer insanî
bireylerle olan iletişimini de varolanın bir tür çerçevesi olan kavramları
aracılığıyla kurar. İnsan, yapısı gereği tümel nitelikler gösteren kavramlar ve
onların dildeki yansımaları olan sözcükler aracılığıyla başkalarıyla, kendisi
olmayanlarla karşılaşır. İnsan; doğası gereği birey, aynı zamanda da “tekil”
varlık olarak, düşünme ve dil düzleminde başkalarıyla buluşur. O andan itibaren
de tekil – tümel ya da bireysel – toplumsal olan arasındaki gerilim başlamış
demektir.

İletişim
ilişkileri bağlamındaki bu gerilim, dışdünyada somut – tekil başvuru noktası
olan kavramlar / dilsel anlatımlar söz konusu olduğunda o denli sorunlu
değildir. Çünkü dışdünyada bir şekilde gösterilebilecek, varlığından haberdar
olunacak ya da olunabilecek şeyler (nesneler) konusunda uzlaşmak pek sorun
yaratmaz ya da yaratmayabilir. Ancak dışdünyada doğrudan bir başvuru noktası
olmayan, somut – tekil varlığı olmayan, yapısı itibarıyla tümel olan (daha
baştan kavramsal olan) karşılaşma / buluşma noktaları, büyük sorunlara yol
açmaktadır. Bu kavramlar, insan – insan ilişkisinden doğmaktadır. En az iki insanı
gerektiren ilişkide, her bir tek insanın aynı zamanda toplumsallığından
edindiği zihinsel (kavramlar, tasarımlar, imgeler) ve dilsel (sözcükler,
terimler) yapılar iletişim bağlamında yansıtılır. Çoğun dilsel ifade aynıdır;
ancak dilsel olanın ardındaki zihinsel yapı büyük farklılık gösterir. İnsan
ilişkilerini imlemek üzere kullanılan ifadeler neredeyse bir keyfilik içinde
gündeme getirilir. Tam da bu noktada, tekil ile tümel gerilimi çatışma olarak
kendini gösterir.  Çünkü bireyler
arasında yaşanan tekil durum, ilkin saptanma düzeyinde ve buna bağlı olarak
doğru biçimde (gerektiği gibi) ele alınmayabilir; adı doğru bir biçimde
konulmayabilir. Adın doğru konulmayışının belirleyicisi zihinsel arka plandır.
Çünkü farklı zihinsel kavrayışlara bağlı olarak bireyler / kişiler aynı addan
birbirinden çok farklı şeyleri anlayabilirler. Böyle bir durumda dil bağlamı
ortak, düşünme bağlamı ise bambaşkadır. İnsanların “insan hakları”ndan,
“laiklik”ten, “demokrasi”den farklı şeyleri anlamalarında olduğu gibi.

Buraya
kadar yapılan belirlemeler iki farklı düzleme işaret ediyor: Varolma düzlemi ve
bilme düzlemi. Felsefî düşünüş biçimi her şeyden önce bu iki düzlemi bilinçli
bir biçimde ayırt etme ihtiyacını duyar. Böyle bir ayırt etme çabası, varolanla
bilme edimleri arasında bir mesafenin olduğu konusunda düşüneni uyarır. Ancak
düşünmenin –bir bakıma– doğallığı içinde çoğu kimse bu durumun farkına varmaz;
farkına varıldığı an, felsefî düşünme biçimi başlamış demektir.

Öyleyse,
insan yaşadıklarını bilme konusu yaparken, yaşadıklarıyla kendisi arasına
mesafe koyan ve bu mesafeyi zihinsel yapılarla kavramlaştıran bir varlıktır.
Böyle bir çözümlemede benimsenen varlık anlayışı (ontoloji), her varolanın
tekillik, bireysellik içinde varolduğuna ilişkindir. Böyle bir yaklaşıma eşlik
eden bilgisel yaklaşım (epistemoloji) ise nesne kılınmak üzere varolanla,
düşünen (özne) arasındaki ilişkide kavramların (tümellerin), tasarımların,
imgelerin varlığını da hesaba katan türde bir epistemolojidir. Daha açık bir
deyişle, bilen ve bilinen arasındaki ilişkinin bir bakıma kendi doğallığı
içinde, toplumsallıktan, kültürellikten ve tarihsellikten kaynaklanan kavramsal
bir örgü aracılığıyla kurulduğunu ileri süren bir anlayıştır, yaklaşımdır. Öyleyse,
varolan ile düşünen arasındaki ilişki, tam anlamıyla doğrudan olan bir ilişki
değil, şu ya da bu yolla kazanılmış kavramlar aracılığıyla kurulan bir
ilişkidir.

Daha
önce söylediklerimizle bağlantılandıracak olursak, dışdünyada doğrudan başvuru
noktası (imlem) olmayan durumlar, oluşumlar için ortak bir payda oluşturmak
güçtür ve bu edim büyük bir sorumluluğu beraberinde getirmektedir. Durum böyle
olunca, “bireysel” – “toplumsal” gerilimini günümüz koşullarında “yerel” –
“küresel” – “evrensel” arasındaki gerilime, hatta çatışmaya bağlı olarak yaşayan,
çoğun çatışmanın öznesi olan kişiler, kendi durumlarına, ilkin bu durumları
çözümlemek ve sonra da saptadıkları, çözümledikleri sorunları çözmek üzere
yöneldiklerinde onları bekleyen nedir? Bu kişiler daha ayrıntılı bir biçimde
düşündüklerinde, insan hakları kavramına sağlıklı olarak nasıl ulaşabilirler?
Ayrıca bu iki sözcüklük deyişi (insan hakları) ezbere kullanmak istemiyorlarsa,
zihinsel düzeyde ne yapmalıdırlar? İlkin nasıl düşündüklerini, düşünülen
kavramlara nasıl bir varlık alanı ayırdıklarını bilinçli olarak ortaya
koymalıdırlar.

Kavram
örgüsünde “insan hakları” kavramına hiç yer vermeyenler için bu bağlamda
herhangi bir sorun yoktur. Kavram örgüsünde “insan hakları” kavramına ezbere
bir tutum içinde yer verenlerin, konuyu yeterince temellendiremedikleri,
gerekçelendiremedikleri açıktır. Bu, en sık rastlanan durumdur. Öyleyse kavram
örgüsünde bu kavrama ezbere bir tutum içinde yer vermeyenlerin yapacakları
temellendirmeler, gerekçelendirmeler büyük önem taşımaktadır. Kuşkusuz, burada
felsefî bakış, temelde olana işaret etmektedir. Bu durumda söz konusu kişiler
şu soruları yanıtlamak zorundadırlar: “İnsan hakları nedir?”, “insan hakları
kavramı nasıl temellendirilir?”, “insan hakları nasıl korunur?”, “hakları
korumanın önündeki engeller nelerdir?” Bu sorular, sorulma ve yanıtlanma
sürecinde birbirine bağlı sorulardır. Ayrıca bu soruların yanıtlarının doğru
bir biçimde verilebilmesi için yukarıda kısaca sözü edilen ontalaji ve
epistemolojinin insan bağlamına taşınması gerekmektedir.

Burada
yandaşı olunabilecek tutumun ana nitelikleri şunlardır: İnsan değişebilir /
değiştirilebilir ilinekler, özellikler toplamıdır. Bu belirleme, insan
anlayışının temeline adcı bir ontolojiyi yerleştirmektedir. Adcı ontolojinin
karşıtı ise özcü ontolojidir. Buna göre de insanın değişmez, sabit bir özü
vardır. Adcı ontoloji aynı zamanda hiyerarşik açıklamaları da reddeder. İnsanı
bir olanaklar varlığı olarak, açık varlık olarak görür. Ayrıca bu ontoloji
insanı, düşünme ve dil yetilerini kullanan, sadece “animal vitale” olmayan, aynı zamanda “animal rationale” olarak dışdünyayı kendi dünyası kılan bir varlık
olarak görür. Bu son belirleme, insanlar arasındaki ortak paydayı işlevsel bir
çerçeve olarak değerlendirir. Yaratıcılık ve eleştirellik gibi temel
niteliklerle donatılmış olan düşünme ve dil edimleri, toplumsallık, tarihsellik
ve kültürellikte somutlaşmaktadırlar.

Bu
temel belirlemelere göre her insan, toplumsal – tarihsel – kültürel bir varlık
olarak başka bir insanla karşılaşır. Karşılaşma anlarında yaşanan gerilim büyük
ölçüde dışdünyada somut, algılanabilir nesnesi olmayan kavramlara ilişkindir.
Gerilim, özcü bakış açısına sahip olanların kendi aralarında yaşanabileceği
gibi, özcü olanlarla öyle olmayanlar arasında da yaşanabilir. Ayrıca söz konusu
gerilim, kişilerle kurumlar arasında da yaşanabilir; hattâ zaman zaman
çatışmalı durumlar da ortaya çıkabilir. Gerekçeli düşünme edimlerinin
sergilendiği, bilginin egemen olduğu ortamlarda gerilim, çatışmaya dönüşmeyebilir.
Öyleyse gerilim bireysel – toplumsal – kamusal alan arasındadır.

Bu
alanlar yaşamın bütünlüğü içinde iç içe geçen halkalar gibidir. Birey, toplum
içinde bu geçişleri akıl varlığı olarak, yaşanan duruma göre birbirinden ayırt
edecek nitelikle eğitilmelidir. Birey, bir tekil varlık olarak, verilecek bu
eğitim aracılığıyla, bireyselliğine, toplumsallığına, kamusallığına ilişkin
bilinci kazanmalı ve özerk bir biçimde sınırlarını çizebilmelidir.

Her
insanın birey olarak ve aynı zamanda tekil bir varlık olarak toplumsal alanın
ve kamusal alanın da öznesi olduğu konusunda eğitilmesi; ayrıca yaşama alanının
geleneğe, alışkanlıklara bağlı olan yanı ile hukuka bağlı olan yanı arasındaki
dengeleri dikkate alacak, koruyacak ve geliştirecek şekilde eğitilmesi gerekmektedir.
Böyle bir yetişimin içinden geçilmediği takdirde, kişinin kendine ya da
başkalarına yönelik haklarından ve bu hakların korunmasından söz edilemez. Bu
bağlamda, insan haklarının her şeyden önce bireyin hakları olduğu açıktır.

Öte
yandan bireyin haklarının korunması sürecinde, toplumsallık ve kamusallık büyük
önem taşır. Çünkü birey, toplumla karşılaşmasında ancak kendi bireyliğini,
tekilliğini yaşayabilir. Toplumsal olanla ilişkisinde her türlü değeri yaratan
insan, kişi olarak kendini gerçekleştirir ve bu bağlamda da etik olanın
önceliği gündeme gelir. Toplumsal olanın bir ölçüde; kamusal olanın da
bütünüyle çerçevesini çizen de hukuksal yapıdır. Kamusal olanın temelinde
toplumsallığın olması gibi, hukuksal olanın temelinde de etik olan vardır. Öyleyse,
temelde bireyin hakları olan insan hakları kavramının temellendirilme sürecinde
belli bir insan (antropoloji), varlık (ontoloji) ve bilgi kavrayışına
(epistemoloji) ihtiyaç vardır.

Bireysel
– toplumsal – kamusalın, yerel – küresel – evrensel olanla ilişkilerine
gelince: Bireysel ve toplumsal olan daha çok yerel ve küresel olanla bağlantılı
kılınabilir. Evrensele uzanış kamusal olan üzerindendir. Nitekim son zamanlarda
üzerinde durulan “ulusalüstü hukuk” kavramı, ne doğrudan bireysel olana çağrıda
bulunmaktadır ne de toplumsal olana; onun çağrısı olsa olsa kamusal olana
ilişkin olabilir. Burada küresel – evrensel ayırımı bilinçli olarak
yapılmıştır. Çünkü küresel olan yaygın yerelden başka bir şey değildir.

Tam
da bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Evrensel olanın ölçütünü ne verir?
Evrenselin ölçütünü antropolojik bakış açısı verir: İnsanı bir olanaklar
varlığı olarak, açık bir varlık olarak görmek ve hiçbir zaman insanı araç
olarak kullanmamak, amaç olarak almak ve buna bağlı olarak da insana saygı
duymak.

Bireysel,
toplumsal, kamusal olan bu türden etik yapılanmaya bağlı olarak kurulduğunda
ancak İnsan Hakları korunabilir. Söz konusu alanların ayrıştırılması, her tek
insan için bir davranış, eylem ölçütü oluşturur aynı zamanda. Bu aynı zamanda
her tek insanın sahip olduğu ayrımların “ayrımcılık”lar için ölçüt
oluşturmasının önüne geçer: her tek insanın kendine ait özel alanını güvence
altına aldığı gibi, başkalarıyla paylaştığı yaşama alanlarının da (toplumsal –
kamusal) etik ve hukukla güvence altına alınmasını sağlar.

Öyleyse:
İnsan Haklarını korumanın önündeki olası engelleri belli bir insan, varlık ve
bilgi yaklaşımıyla aşmayı amaçlamak yapılacak en önemli iştir. Bu konuda
bilinçleri aydınlatmak gerekiyor. Her şeyden önce vazgeçilmesi gereken tutum,
özcü ontoloji ve o temele bağlı olarak yükselen hiyerarşik ayırımcı bakış
açısıdır. Bireysel farkları (ayrımlar) ayırımcılık yapmak üzere öne çıkarmak,
kültürel ögelere saygıyı insana saygının önüne geçirmek, hakları korumanın
önündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır. Bu belirlemeleri çok çeşitli
biçimlerde insan dünyasında rastlanan örneklerle somutlaştırmak mümkündür.
İnsan Hakları konusunda edinilecek bilinç sorunlu durumların keşfedilmesinde ve
bulgulanmasında / teşhis edilmesinde (adının sağlıklı bir biçimde konulmasında)
bir anahtar gibi iş görecektir.


Dipnot:

[1] “Ders Kitaplarında
İnsan Hakları Projesi”, Proje İçin Kaleme
Alınan Metinler

http://www.tarihvakfi.org.tr/dkih/arsiv/metinler.asp#3