İnsan Hakları Felsefesi

İnsan Hakları - 2019

Kimi sert teorik ve pratik eleştirilere
karşın, insan hakları hâlâ günümüzün öne çıkan söylemlerinden biridir. Daha çok
“temel kişi hak ve özgürlükleri” şeklinde dillendirilen bu söylem, her kişinin
bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu düşüncesidir. Kişilerin, tüm diğer
rastlantısal özellikleri bir yana, yalnızca insan oldukları için bazı temel
hakları oldukları varsayılmakta, bu haklara da insan hakları denilmektedir.
Özgürlükten genellikle anlaşılan da her kişinin başkalarına zarar vermeden
istediğini yapmada serbest olması, yapıp ettiklerinde engellenmemesidir.
İnsanın isteyen, değerlendirmeler yapan, farklı eylemler arasında seçimler
yapabilen bir canlı olduğu ve bu yapıp etmeleriyle kendi yapısını oluşturduğu;
bu yapının baştan belirlenmediği, tam aksine kişinin kendi yapıp etmeleriyle
kendi karakterini oluşturduğu düşüncesidir özgürlük. Kişiyi ya da toplum teki
olarak bireyi merkeze alan bir düşüncedir bu. Bu anlamda liberal bir düşünce
olduğu da söylenebilir, söylenmektedir de.

Öte yandan felsefe tarihi boyunca ortaya
konan insan görüşlerine veya filozofların insan ve etik kavramlarına
bakıldığında, bu özerk insan anlayışının çok yaygın olduğunu görürüz. Bu
görüşlerde genellikle karşımıza çıkan insan tasarımı, insanın logos, ratio, mind, akıl vb. sözcüklerle ifade edilen bir
yetiye sahip olmasıyla diğer varlıklardan ayrıldığı, istem ve eylemlerinde
seçimler yapabilen özgür bir varlık olduğudur. Buradan hareketle de bu özerk ve
özgür insan anlayışının liberalizmden çok daha eskilere uzandığı söylenebilir.
Seçim yapabilen, etik eylemde bulunabilen, özgür bir varlık olarak “insan”
kavramının, insan haklarının antropolojik temelini oluşturduğunu
söyleyebiliriz.

Öte yandan çağımızın etkili kimi düşünce
akımlarının da etkisiyle bugün antropolojiden, insan doğasından ya da insandan
söz etmek neredeyse ayıp karşılanan bir şey olarak görülmektedir. Nietzsche’nin
Tanrı’nın ölümünü ilân etmesinden sonra, Foucault’nun da bunun zorunlu sonucu
olarak gördüğü, insanın ölümünü ilan etmesi, insan haklarının varsayılan
antropolojik temelini sarsmıştır. İnsan hakları düşüncesi temelsiz kaldığı
gibi, her türlü bilgisel temel arama çabası da boş bir çaba olarak görülmeye
başlanmıştır. Bu ise daha önce evrensellik, kültürel görecelilik
tartışmalarıyla sarsılmış olan insan hakları düşüncesini ikinci bir sarsıntıyla
karşı karşıya bırakmakta; bunun sonucu olarak insan hakları düşüncesi ya “insan
hakları iyidir” denilerek övülen, ya da “insan hakları kötüdür” denilerek
ezbere karşı çıkılan bir düşünce haline gelmektedir. Kısaca insan hakları
sempati ya da antipati duygularının yan yana var olduğu bir konudur bugün.
(…)

Kavramsal sorunlar daha çok insan
haklarıyla ilgili temel kavramların belirsizliğinden kaynaklanan sorunlardır.
Başta “hak” kavramı olmak üzere, “insan hakları”, “insan”, “özgürlük”,
“evrensellik”, “doğal hukuk”, “onur” gibi kavramların genellikle belirsiz
bırakıldığı görülmektedir. Hak kavramı ile insan hakları kavramı arasındaki
ayrım bile birçok tartışmada belirsiz kalmaktadır. İnsan haklarının ne olduğu,
hangi hakları kapsadığı, pozitif hukukla ilişkisi açık bir biçimde ortaya
konulmuş da değildir. Bir ide veya gereklilik düşüncesi midir insan hakları,
yoksa uluslararası insan hakları hukuku mudur? Daha kısa söyleyişle, insan
hakları pozitif hukuk mudur, yoksa bir düşünce midir?

İnsan haklarıyla ilgili etik sorunlar,
insan haklarının etik temelleriyle ilgili sorunlardır. İnsan haklarının
temelinde ne tür bir insan ve değer anlayışının bulunduğu, insan hakları
normlarının hangi etik ilkelere dayandığı, insanın neden değerli görüldüğü, insana
neden kimi şeylerin yapılamayacağı soruları etik sorulardır. Günümüzde
kimilerinin metafizik görerek bir yana bıraktığı bu sorular yanıtlamaksızın
insan hakları tartışmalarının sonuçsuz kalması kaçınılmaz görünmektedir.
İnsanın değeri, insan onuru, insanın kırılganlığı gibi, insan haklarını
temellendirmede çokça kullanılan kavramlar açıklığa kavuşturulmadan, bu
temeller üzerine oturan insan haklarının bilgisel bir temellendirmesinin yapılması
da olanaksızdır.

İnsan hakları sorunları, aynı zamanda,
hukuksal sorunlar da bunun içinde olmak üzere, politik sorunlar veya siyaset
felsefesi sorunlarıdır. Genel olarak haklar, özel olarak da insan hakları bugün
ulusal ve uluslararası hukukun temel dayanaklarından biridir. İnsan hakları
veya daha çok kullanılan biçimiyle “temel haklar ve özgürlükler” ulusal ve
uluslararası hukukun temel taşlarıdır. Bunlara dayanmayan bir anayasadan,
ulusal veya uluslararası bir hukuktan söz etmek nerdeyse olanaksızdır. Hak
söylemi bugün hukukun ve siyasetin ana kavramlarından biridir.

Öte yandan insan haklarının hukuka ve
“gerçekliğe” dönüşmesi, hayata geçmesi de bir siyaset sorunudur. Onu gerçek
kılacak olan, hakları koruyacak veya çiğnenmesine göz yumacak olan yönetimlerdir.
Ulusal ve uluslararası kuruluşlardır. Devletin en başta gelen varlık nedeninin,
başta yaşam hakkı olmak üzere “temel hak ve özgürlükleri korumak” olduğu
düşünüldüğünde, bunu nasıl gerçekleştireceğini bulmak, ilkelerini ve yöntemini
ortaya koymak devletlerin işidir. Ama öte yandan devletler insan haklarını en
çok ihlâl eden veya ihlâl edilmelerine göz yuman kurumlardır. Bu çelişkili
durumun içinden nasıl çıkılabilir? Ulus devletler insan haklarını korumada
yeterli midirler, yoksa bunun için uluslararası kuruluşların veya bir dünya
devletinin (kozmopolitanizm[1])
oluşturulması zorunlu mudur?

Yazılarda farklı insan hakları kavramları
ve görüşleri üzerinde durulsa da genel olarak Kuçuradi’nin insan hakları
görüşünün öne çıktığı görülmektedir. Bunun nedeni, Kuçuradi’nin insan hakları
görüşünün yukarıda sayılan eleştirilerden –“metafizik olma” eleştirisi dışında
– sıyrılan bir görüş olmasından kaynaklanmaktadır. Kuçuradi, uluslararası insan
hakları belgelerinden, bu belgelerde yer alan insan hakları kavramlarından yola
çıkarak, bazı kavramsal ayrımlar yapmakta –insan haklarının ne olduğunu, diğer
haklarla ortak ve farklı yanlarını ortaya koymaktadır– insan hakları görüşünün
hangi insan ve değer anlayışına dayandığını, insanın neden değerli bir varlık
olduğunu ve neden insanların temel haklarına zarar verilmemesi gerektiğini,
insan hakları normlarının veya ilkelerinin nasıl temellendirilebileceğini
bilgiye dayalı bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Kuçuradi’nin insan
hakları görüşü yukarıda ileri sürülen eleştirilerin çoğundan kurtulan bir insan
hakları görüşüdür. Kurtulamayacağı tek eleştiri ise “metafizik” olduğu
eleştirisidir. İnsanın, değerin, insan haklarının ne olduğunu sormak
metafizikse, değerlerle ilgilenmek, insanın değerinden veya onurundan söz etmek
metafizikse, kimilerinin dediği gibi, Kuçuradi’nin görüşü de metafiziktir. Zira
Kuçuradi’ye göre insan hakları felsefesi yapmak veya insan haklarının felsefî
temelleriyle uğraşmak bunlardan söz etmektir. İnsanın ve insan haklarının ne
olduğu belirlenmeden, “insan neden değerlidir?” veya “insan neden
bazı temel haklara sahiptir?”
soruları yanıtlanmadan, kısaca insan
haklarının antropolojik, bilgisel ve etik temelleri ortaya konulmadan insan
haklarından söz etmek, ona ilişkin ezbere değer yargıları vermekten öteye
gidemez. Bugün de açık bir biçimde gördüğümüz gibi, insan haklarının hangi
hakları kapsadığı, hangilerini dışarıda bıraktığı, bir ide mi, bir hukuk mu
olduğu dahi açıklığa kavuşturulmadan, insan hakları tartışmaları havanda su
döğen verimsiz bir tartışma olmaktan öteye gidemez.


Dipnot:

[1] Kozmopolitanizm, bireyin insanlık adı verilen büyük
komüniteye aitliğini savunan, yerel nitelikteki bağlılığın yerini evrensel
bağlılığın aldığı, evrensel düşüncelerin benimsendiği, tüm dünyanın ülke ya da
vatan olarak görüldüğü; genellikle bu görüşlerle ilgili etiksel, sosyolojik ve
siyasi felsefelerin tanımlanmasında kullanılan bir kavramdır. (Kaynak:
wikipedia.org)