İnsan, Hak ve Kurtuluşu

İnsan Hakları - 2019

İnsan
hakları kavramı sosyolojik, hukuksal, psikolojik, toplumsal, tarihsel, dinsel
anlamda ve içerikte ele alınması gereken çok zengin bir kavram olmasıyla
birlikte insanın sadece insan olması nedeniyle sahip olduğu hakları ifade eder.
Bu haklar, insanın değerini ve onurunu (ahlaki, siyasi, hukuki, dini, felsefi,
kültürel vb.) korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan evrensel kurallardır. Bu
hakları tek bir merkez etrafında ve düşüncede ele almak doğru olmayacak her bir
bilim dalının katkı sağlayacağı interdisipliner (disiplinlerarası) bir
yaklaşımla incelemek daha doğru olacaktır.

İnsan
hakları; insan olmanın gereği olarak, din, dil, ırk, cinsiyet, toplumsal köken,
ulusal aidiyet vb. hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm insanların yararlanacağı
nitelikte olup zamandan, mekândan, ekonomiden, kültürden bağımsız, insanın
doğarken beraberinde getirdiği onurdan kaynaklandığı kabul edilen haklarıdır…
İnsan hakları kaynağını etikten, doğruluktan, ahlaktan, vicdandan alan hukuksal
değerlerdir. İyi olan her şey veya değer insan hakları değildir. Buradaki temel
ayrım, insan haklarının insan onuru için gerekli olması ve evrensel olmalarında
gizlidir.

Hak
denilen yetkinin kullanımı insanda, hak bilincinin güçlenmesi ölçüsünde anlam,
değer ve önem kazanır. Hak bilinci ve sorumluluğu yeterince gelişmemiş kişi ve
toplumlar kendi haklarına sahip çıkma yetkinliğinden yoksun oldukları gibi
herkesin hak sahibi olduğu, fakat hiç kimsenin ödev, görev, sorumluluk bilinci
olmadığı toplumlarda karşılıklı haklar yerine tam bir kaos hüküm sürer. En
küçük aile biriminden en büyük devlet organizesine kadar bireylerin bulunduğu
her yerde hak, adalet, ödev, görev, sorumluluk ve yükümlülük birbirlerine bağlı
olarak bir arada bulunur ve gelişir. Kişisel ve toplumsal hak, ödev, görev,
yükümlülük bilinci yeterince gelişmiş kişi ve toplumlar ahlaki ve akılcı bir
şekilde hem kendi hem de karşısındakinin hakkını ve sınırlarını bilmeyi,
korumayı bilirler. İnsan olmanın gereği huzurlu, adaletli, haysiyetli
yaşamlarını sürdürürler.

Devletin,
devletin içinde olan, dinsel, etnik ya da başka bir temele dayanan küçük grup
ve birlikler için haklar değil çıkarları vardır. Bireyle devletin karşı karşıya
gelmesi bir hak paylaşımı çatışmasını değil, hak-çıkar çatışmasını gösterir.
İnsan hakları öncelikli olarak devlete yönelik kısıtlamalar olarak
görülebilirler; devletin bireylerin kendi alanlarında haklarına müdahale
etmemesi gerekir. Devletin rolü bu hakların kendi kanunları dâhilinde yer
almalarını, yani “kanuni hak “esasına dayalı olmasını sağlamak olmalıdır. İnsan
hakları kavramı aynı zamanda tüm kişiler için, diğer insanların haklarına
müdahale etmemeleri gerektiği şeklinde bir yükümlülük, yani karşılıklılık
ilkesi de yaratır.

Tarihin
doğduğu her coğrafi alanda çeşitli toplumsal ve geleneksel değerlerin yanı sıra
genel kültür çerçevesinde insana verilen değer ile çağdaş insana tanınmış
haklardan söz edilebilir. Tarihte insani değerler ve insan hakları, önceleri
dini bir tema olarak gündeme gelmiştir. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde
tanrının kanunlarının laik yöneticilerin kanunlarına üstün geldiği
görülmektedir. İslam dini ise iman, barış, güzel ahlak, hakkaniyetli adil
yaşam, insani değerler üzerine temelli mükemmel evrensel bir din anlayışına
sahip olmasıyla, hem ferdin hayatını, hem toplum hayatını, hem kurumsal alanı
tanzim etmek üzerine yaptığı düzenlemelerle dünya saadetiyle ahiret saadetini
birlikte kazanmayı esas alır. Toplumsal yaşamdaki düzen ve sistemi kurmak,
Medine ve ona bağlı yerlerde bulunan Müslüman, Yahudi, putperest ve diğer bütün
toplulukların haklarını garanti altına almak için Hz. Muhammed’in devlet
başkanlığında düzenlenen, kimi uzmanlarca dünyada ilk anayasa örneği olarak
kabul edilen, siyasi, kanuni, hukuki, belge niteliğinde olan 622 tarihli Medine
Sözleşmesi veya Vesikasıdır. Hz. Muhammed dünyadan ayrılmadan önce 632 tarihli
son veda haccındaki Veda Hutbesi de yine aynı şekilde bütün insanların
eşitliğini vurgulayan ve kadın haklarından bahseden, insan haklarına kaynaklık
eden evrensel hukuk kuralları niteliğinde olan kaidelerdir. Batı dünyası bu değerleri
yüzyıllar sonra 1950 yıllarına doğru nice savaşlar, zulümler, sınıf ayrımları
sonucu elde etmiştir. İslam dünyası yüzyıllar öncesi bu hukuk sistemini
düzenlemiş olsa da ne yazık ki Muhammedi anlayış dört halifenin hilafetinin
saltanata taşınmasıyla beraber zahiren bitmiş ve velayet ile beraber batına
taşınmıştır.

İlk
çağdan itibaren insanı her şeyin ölçüsü olarak ele alan hümanist felsefenin
başladığı doğrudan demokrasinin uygulandığı eski Yunan şehir devletlerinde
doğal haklar olarak önemli bir yer almıştır.

Yunan
site devletlerinin üzerinde durduğu doğal haklar anlayışı Roma imparatorluğu
döneminde de varlığını sürdürmüş daha sonra 1215 tarihli Magna Carta Sözleşmesi
bugünkü insan haklarına kaynaklık ettiği söylenebilse de o zamanki Avrupalı
insanlar kanunilik ilkesi nedir bilmediği, suç, suçlu ve suça göre ceza,
kavramlarının tanımı yapılmadığı için, Ortaçağ boyunca Engizisyon tarafından,
zulüm ve infazlara maruz kalmışlardır. Modern İnsan Haklarının felsefi arka
planı 17. yy. liberal aydınlanmacılığı Rasyonalizme dayanır. John Locke modern
insan haklarının kurucu babası olarak kabul edilmektedir. Jean-Jacques
Rousseau, Montesquieu gibi filozoflar ile T. Hobbes’un pozitif hukuk sistemi
ile hakları geliştirmiştir. İngiltere’de 1689 devriminden sonra geliştirilen
Yurttaş Hakları Beyannamesi, 1776 ABD Bağımsızlık Bildirgesi, 1789 Fransa
İhtilali sonrasında ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgelerinde,
insanların özgür olduğunu ve eşit yaşamaları gerektiğini, insanların zulme
karşı direnme hakkı olduğunu, her türlü egemenliğin esasının millete dayalı
olduğunu ve mutlak egemenliğin bir kişi ya da grubun elinde bulunamayacağını,
devleti idare edenlerin esas olarak millete karşı sorumlu olduğunu, hiç
kimsenin dini ve sosyal inançları yüzünden kınanamayacağını ortaya koyuyordu.
18.yy da I. Kant, J.S. Mill, Thomas Paine gibi filozofların çalışmaları insan
haklarını etkilemiştir. Kölelik karşıtı hareketler, demokrasi mücadelesi
özellikle demokratik katılım, genel oy ilkesi ve kadınların oy kullanma hakkı
gibi alanlarda insan hakları mücadelesi yoğunlaşmıştır. 1945’te 2. Dünya Savaşı’ndan
sonra Birleşmiş Milletler’in (BM) kurulmasıyla insan hakları kurumsal olarak da
dünya politikalarında yerini almıştır. Birleşmiş Milletler tarafından 10 Aralık
günü, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin kabul edildiği 1948’den bu yana
İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.

Sömürgeciliğin,
emperyalist politikaların ve büyük güçlerin, ırkçılığın, dinsel farklılıklardan
kaynaklanan sorunların, sınıf ayrıcalıklarının, cinsiyet farklılıklarının,
insanın daha iyi, daha doğru, daha güzel yaşaması için çıkmış ancak çıkış
amacından sapmış “izm”lerin, ideolojilerin, demokrasinin (hızın ve hazzın) hâkimiyetindeki
sistemde kapitalist ihtiraslar, siyasi ve ekonomik çıkarlar küresel gündeme
hükmediyor. İnsan olmanın, korumanın, hakkın, liyakatin, değerlerin değil,
güçlü olanın sözünün geçtiği, kazandığı, “sahip olma”nın, tüketmenin, değerli
olduğu günümüzde her türlü vicdansızlık, adaletsizlik, ahlaksızlık normal hale
gelebiliyor. İnsan onuru göz ardı edilip insan itibarsızlaştırılıp
değersizleştiriliyor.

Onur,
insanı insan yapan en önemli niteliklerden biri olup, kişinin kendine verdiği
değeri ve başkalarının kendine göstermesi gereken saygıyı ifade eder.
Varoluşuyla onurlandırılan insan ailesinden ve çevresinden öğrendikleriyle
onurunun farkına varır ve Allah’ın emaneti olarak sorumluluğunu taşır. Onur,
şeref, izzet, itibar, değer, kerem vasıfları bizzat yüce Allah’ın doğuştan her
insana verdiği lütuftur.

İnsan;
aklı, iradesi ve vicdanıyla yüce Allah’ın isim ve sıfatlarına camii olacak
istidat ve kabiliyetlerde (ahsen-i takvim) denilen kıvamda, ölçüde, surette,
yüce ve şerefli olarak en güzel şekilde yaratılmıştır. Varlığın vücutta
göründüğü insan bir taraftan yaratılmışların şereflisi, yüce Yaratanın
yeryüzündeki halifesi ve mukaddes emanetini taşıyıcısı yüceler yücesi (a’lâ-yı
illiyyîn) bir varlık iken diğer taraftan insan olmanın kadrini, değerini,
sorumluluklarını bilmediği, tutkularının ve arzularının esiri, gerçeğe karşı
direnen inkârcı, aşağıların aşağısı (esfel-i sâfilîn) bir karaktere
bürünebilmektedir. İnsan iyiliğin, doğruluğun, güzelliğin aynası olabildiği
gibi, kötülüğü, yanlışlığı, çirkinliği de yansıtabilmektedir. Tüm iyi hasletler
kadar kötülükleri de bünyesinde potansiyel olarak taşıyan insanın önüne onu
kemale taşıyacak fırsatlar çıktığı gibi onu en aşağılara düşüren durumlara da
düşmektedir. İlahi adalet anlayışına göre herkesin kendi cüz-i iradesinden,
seçimlerinden, eylemlerinden sorumlu tutulacağı, sonuçlarını hem dünyada, hem
ahiretinde göreceği, yaşayacağı insan, kelime olarak nereden türetilmiştir? Ne
manaya gelmektedir? İnsan, nasıl bir insan olmalıdır ki hüsran ve ziyan içinde olmasın?
Barışta, huzurda, saadette, kurtuluşta olsun. Hak kavramının açılımı nedir?

“İnsan”
kelimesi Arapça olup, köken itibariyle “ünsiyet” ve “nisyan” adlarında iki
farklı kelime kullanımı olduğu görülmekle birlikte irfanî gelenekte üçüncü ilke
olarak “isyan” eden varlık olarak tanımlanır. “Nisyan” ise unutmak, affetmek
anlamlarına gelmekte olup, insanın unutkan bir varlık olduğuna işaret eder. Bir
şeyin unutulmuş olması onun daha önceden biliyor olmasını, insanın ezeli bilgiyle
doğduğunu ve doğduktan sonra varlığında kayıtlı olan bilgiyi unuttuğunda da
varlığına yabancılaştığını ifade etmektedir. Unutmakla dünyaya gelen insan,
kendine yapılan kötülükleri de unutarak, onları affederek insanlığını bulacak,
kendini var etme sürecinde değerlerini, niteliklerini hatırlayarak insanlığını
ikmal edecek, var olma gayesini gerçekleştirebilecektir. İnsanın dünyadaki insan
olma yolculuğu ve süreci unutmak-hatırlamak, cehalet-bilmek arasındaki gelişim,
bilişim

farkındalığını
oluşturur. İnsanın varlığını hatırlaması, tanıması asli görevi ve
sorumluluğundadır ki varlığını onurlandırması kemale gelmesiyle, kendilik
bilincine varmasıyla olur. İnsan, hem kendisinin içsel çekişmelerine nefsine “isyan”
eden, onlardan arınmak için mücadele eden, hem dışarıdaki haksızlıklara meydan
okuyan, baş kaldıran yapısal özellikte isyankâr bir varlıktır. “Ünsiyet” anlam olarak
insanların toplum içinde birbirleriyle uyum, yakınlık, hak üzere yaşaması
gerektiğini ifade eder.

“Hak”
sözlükte batılın( gerçeğe uymayan) zıddı, yerine getirilen hüküm, adalet,
varlığı sabit olan doğruluk, gerçeklik, olması gereken kesin şey anlamındadır. “Hak”
Allah’ın esma, sıfat ve fiillerinden olup adaleti, dengeyi, ölçüyü, ahengi,
güzelliği vb. temsil eder. İnsan makro-kozmosu içinde barındıran dürülü bükülü
mikro-kozmos âlemdir. Ne zaman ünsiyet ehli olup, hak üzeri yaşarsa, içte ve
dışta barış tesis edilir ve yeryüzü sulh diyarı olur. Varlığını tanımak,
hatırlamakla sorumlu olan insan, yüce yaratıcısının emanetini hatırlayarak,
esma ve eylemlerinde sorumluluklarını yerine getirerek hakiki bir insan
(insan-ı kâmil) olarak, varoluşla barışır, İslam (barış) olur.

Evrenin,
sistemin işleyişi sebebiyle insanların gelişimleri, farkındalıkları, idrakleri,
bilişleri, batıl ile hak ayrımının ortaya çıkması ancak birbirlerine zıt olan
karakterlerin çatışkılarına bağlı olduğundan insan kendini ilişkilerinde çift
kutuplu çatışkıların, belirsizliklerin içinde bulur. Uzak doğu felsefesinde yin
ve yang denilen karşıt gibi gözüken kavramlar aslında birbirlerini
tamamlayan, devinimi sağlayan unsurlardır. İkisinin varlığı birbirine bağlıdır.
Varlık, ancak yokluğun mevcudiyeti ile oluşur. “Karşıt olan şeyler bir araya
gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana
gelir.”
Herakletios (MÖ 535 – 475)

Dünyadan
her inançtan, her kültürden bilgeler orta yolu her şeyin kararını
savunmuşlardır. Aşırı uçlar gerilim yaratır ve er geç zıt yöne doğru sallanmayı
gerektirir. Farkındalık ve bilgeliğimizin ölçüsü de hayatlarımızın ve
eylemlerimizin orta yol çevresinde ikiyi bir yapıp dengeye gelmemizde kendini gösterir.

Semavi
kitaplar insanların ihtiyaçları ve seviyeleri doğrultusunda insanlığa
indirilmişlerdir. Üç semavi dinin peygamberi, yol göstericileri olan Hz. Musa
aklın ve yasanın, Hz. İsa sevginin, Hz. Muhammed ise güzel ahlakın temsilcileri
ve öncüleridir. Akıl, sevgi, güzel ahlak insanı insan yapan vasıflardır. İnsanı
diğer varlıklardan üstün bir konuma getiren özellik hak ile batılın arasında
ayrım yapabilecek akıl, irade ve vicdana sahip olmasıdır. Akıl rasyonel yetimiz
olup, insanlar arasında iletişim, fikirler, olaylar, durumlar arasında bağlantı
kurduran, vicdan ise ahlaki otorite, değerler, eylemler hakkında adalet
sağlamaya yarayan cevherimizdir. Bu iki yeti herkeste olup, çevre, eğitim,
kültür, çıkar gibi nedenlerle gelişir veya körelir. Körelirse, insan hak, hukuk
tanımaz, zalimleşir. İnsani melekeler, vicdan geliştirilirse insan merhamet,
irfan, basiret sahibi, hakkaniyetli olur. Haddini, sınırlarını bilir. Her şeyi
kendine hak görmez, her şeyde hakkı görür. Hak yemez, herkese hakkını verir.
Kendi vicdanını kendisi denetler. Kendi kendinin efendisi olur. Kendisini
kurtuluşa erdiren salih amellerle her türlü sorumluluğu yerine getirmenin
huzurunu taşıyan kalbi selim, aklıselim, zevk-i selim içinde olur.

Gönül
güzelliğin, sevginin yeridir. Sevgi hem var olmak hem var kılmaktır. Kaynağını
sonsuz olandan aldığı için evrenin en güçlü enerjisidir. İyi niyet, doğruluk ve
istikamet bütün hayati faziletlerin, medeni esasların çıkış noktasıdır. Yatayda
tüm varoluş ile, dikey bağlantıda Yüce Yaradan’ımız, Rabbimizle, kendi
merkezimizde dengede kalarak, aklı, kalbi, vicdani dosdoğru (sırât-ı müstakîm )
yolda olmak; dini inanışlarda ve dünyanın birçok kültüründe yer alan Nuh tufanı
efsanesindeki insanlığı muzaffer eyleyen Neciyyullah (kurtuluşa erdiren) Hz.
Nuh’un gemisinde olmak gibidir… Nuh

(as)
insanlığı hidayete davet eden, insanlığa gönderilmiş ilk resuldür ve tufandan
sonra insaniyet dönemini açmıştır. Nuh’un gemisi, çağrıyı duyup iman edenlerin,
yetmiş iki milleti bir eyleyenlerin, aslanla ceylanın, kurtla kuzunun, bütün
hayvan ve varlıkların birbirleriyle rıza ilişkisi içinde olduğu tevhit
gemisidir. Yüce Yaradan bir ayette şöyle buyurmuştur: “Biz yalnız Nuh’un
soyunu kalıcı kıldık”
(Sâffât 77). İnsanlar dünyanın her yerinde Nuh’un
gemisini arayıp dururlar. Bununla ilgili çeşitli varsayımlar ve fikirler
yürütürler. Aslında aradıkları, kurtuluşları ve hidayetleri kendi içlerindedir.
Bizi varoluşla bütüne getirecek, kurtuluşa erdirecek bütün yetilerimiz
içimizde, imanımızda, niyetlerimizde, eylemlerimizde saklıdır.

Niyetimiz,
eylemimiz, yolumuz, sevgi, güzel ahlak, adalet, insan, insanlık olsun, hak
olsun, hakk için olsun…