İnanç ya da İnançsızlık (Yüzleşme) Umberto Eco ve Kardinal Martini

18 Kasım 2016
Sayı 42 - Kasım 2013

Kardinal Martini: 

Tanrı’ya bağlılık duymadan ve ebedi hayat düşüncesine sahip olmadan, bir insan iyi davranışlarda bulunmak için –özellikle insan nefsinin sınırlarının zorlandığı anlarda– gerekli olan ışığı ve gücü nereden buluyor? Neden kendinden çok başkalarına değer verme düşüncesi, içtenlik, adalet, başkalarına saygı ve bağışlama, iyiyi temsil ediyor ve neden bu değerler diğerleri karşısında tercih ediliyor? Neden bunlar uğrunda ölünebilecek kadar değerli? Ve bir insan özellikle belirli durumlarda neyin iyi ve başkalarına yararlı olduğunu nasıl kesin olarak bilebiliyor? Eğer davranışlar için nihai ve her zaman geçerli olan yargı yoksa bir tutum diğerinden nasıl üstün olabilir? Bu standartların getirdiği bir varoluşun, bunların mutlak değerlerinin dayanacağı metafizik ilkeler ve bir Tanrı olmadan her durumda nasıl sürdürülebileceği ve korunacağını anlamakta güçlük çekiyorum.

Umberto Eco:

(…) Sosyal bilimlerin birçoğunun öğrettiği gibi, bizi tanımlayan ve hareketlerimize şekil veren işte bu başkasının bize bakışı… Yemeden, uyumadan yaşayamayacağımız gibi, başkasının bakışları, değerlendirmesi ve tepkileri olmadan kim olduğumuzu anlayamayız. (…) Diğer insanların önemini kabul etme bilincinin bana ahlâki davranışlarım için sarsılmaz bir temel oluşturup oluşturmadığını soruyorsunuz. Aslında bu soruya sizin mutlak temel diye tanımladığınız unsurun birçok inanan kişiyi, günahın ne olduğunu bilmelerine rağmen, günah işlemekten alıkoymadığını söyleyerek cevap verebilirim ve diyaloğumuz bu noktada sona erebilir. İyinin ve kötülüğün ayrımına varmış insanlarda bile kötülük yapma ağır basabilir ve insan şeytana uyabilir. (…)

İnanç sahibi olmayan bir insanın kendi hayatını ve ölümünü anlamlandırabileceğini ve diğer insanlara duyduğu sevgiyle ve yaptığı iyiliklerle mutlu olabileceğini açıkça söyleyebiliriz. Hiç şüphesiz kendi ölümlerine anlam kazandırmakla hiç uğraşmayan inançsız insanlar da vardır. Ama aynı şekilde inanç sahibi olduğunu iddia eden, ama kendi hayatlarını koruyabilmek için bir bebeğin kalbini seve seve sökecek insanlar da vardır. Etik sistemin gücü, bilge ve iyi insanların teşkil ettiği örneklerle ölçülür, cahillerin ve karanlıkta kalmışlarınkiyle değil. (…)

50’li yıllarda, 16 yaşında genç bir Katolikken, “komünist” olarak tanınan bir adama kendimce zor bir soru sordum. İnançsız bir insan, kendi ölümü gibi başka durumlarda anlamsız olacak bir şeye nasıl anlam kazandırabilir? Adamın cevabı şöyleydi: “Ölümle, artık var olmasam bile, diğerlerine bir örnek bırakmış olacağım.” Sanırım siz de hayatın devamlılığına dair bu derin inanca ve vazife bilincine saygı duyarsınız. Zaten bu nedenle birçok inançsız, arkadaşlarına ihanet etmektense işkence altında ölmeyi tercih etmiştir. Bazen bir felsefecinin felsefe yapmasını, bir yazarın yazmasını sağlayan tek şey budur: Şişenin içine bir mektup yerleştirmek. Böylece birinin inandığı ya da güzel bulduğu bir şey, arkasından gelen insanlar tarafından da inanılabilir veya güzel olarak görülebilir.

Ancak bu his, vahiyle gelen düsturlara, ruhun kurtuluşuna, ödül ve cezaya inanan insanların inancı kadar sağlam, değişmez ve zorlayıcı bir etiğin oluşmasına neden olabilir mi?

Laik etik ilkelerini, kendi cismaniliğimizin (ve tabii) sizin için kutsal bir gerçekliğe, doğal gerçeğine ve sadece başkalarının varlığının bir ruha (veya benzer özellikleri olan bir şeye) sahip olduğumuzu anlamamızı sağladığı fikrine dayandırmaya çalıştım. Benim laik bir etik olarak tanımladığım şey, kökünde inanç sahibi bir insanın bile reddedemeyeceği doğal bir etik. Acaba yeterli olgunluğa ve bilince ulaşan doğal içgüdüler davranışlarımızın kontrolü için kendi başına bir temel oluşturuyor mu? Tabii ki erdemin ortaya çıkması için bunun yeterli bir itki olmadığını söyleyebiliriz: İnançsız bir insan yaptığı kötülüklerin başkası tarafından görülmediği sürece cezasız kalacağını düşünebilir. Ama şunu unutmayalım, inançsız bir insan, gökyüzünden izlenmediğini düşündüğü için kimsenin kendini affetmeyeceğini de bilir. Kötülük yaptığının farkında olduğundan; yalnızlığı ebedi, ölümü korkunç olacaktır. Böyle bir insan, inanan bir insana göre kendini arıtmaya ve toplum içinde günah çıkarmaya daha yakındır; bu nedenle başkalarından af dileyecektir. Kendi varlığından dolayı içinde bulunduğu çıkmazın farkındadır ve bu nedenle başkalarını affetmesi gerektiğini de bilir. İnançsızların pişmanlık duyabilmesi başka türlü nasıl açıklanabilir ki?