İlkeler İlkesi Özgürlük

18 Kasım 2016
Sayı 40 - Eylül 2013

“Aklınızı kullanma cesaretini gösteriniz.” Kant

“Tinin ereği özgürlüktür.”

Hegel

“Özgürlük benim karakterimdir.”

Atatürk

Bu üç büyük adamın söylemiş olduğu bu üç güzel sözdeki düşünsel öz aynıdır. Kant özgürlüğün önündeki engelin aklı kullanmaktan duyulan korku olduğunu anlamış, Hegel özgürlüğün evrensel biçimiyle insanlığın asıl hedefi olduğunu görmüş, Atatürk ise o evrensel amacı kendi karakteri olarak olgusallaştırmıştır.

Büyük adam, büyük adam diyoruz da nereden alınıyor bu sıfat ya da kim tarafından veriliyor? Büyüklük gibi bir sıfatı paydalarına koyduklarımızın paydasında, içerik olarak ne vardır? “Büyük”, nesnel bir ölçüte vurulabilecek bir şey midir, yoksa herkesin öznel ölçütü müdür bu değeri veren? İnsanların yaptıkları işler, yaşamlarını adadıkları ideallerin kendisi mi büyüktür, yoksa büyük adam oldukları için mi bu büyük idealleri taşırlar? Elbette bu iki yön ayrı ayrı değil iç içedir ve bütünün parçaları değil parçalanmamış halde bütündürler. Bu bütünlük ise kendini tarihsel olgular içindeki özgürlük idealinin somutlaşması ile gösterir. 

Büyük tarihsel olaylar ve büyük İnsanların büyüklüğü, kaynağını, ‘nere’den, ‘ne’den, ‘nasıl’ alacak ve kaynak niçin başka bir yerde değil de orada bulunuyor olacak? Neden bir başka şeye değil de ona bağlı olacak ve neden bir başka şekilde değil de böyle olacak? Bu soruların yanıtı ile Atatürk’ün eyleminin özünün bağını kurabilirsek, onu ussal dizgesinde ve kaynağında kavramış olacağız. Bu öz, özgürlük idealidir.

İnsan tanrısal bir varlıktır; kendini öteki nesnelerden ayırır. Bu ayırma, onlardan kendini koparma yetisi, bilme için ilk ve zorunlu adımdır. Nesnelerle ilgili, onların dışında kalarak, onları oldukları haliyle ve öznel bir şey katmadan düşünüp bilme imkânının koşulunu böyle oluştururuz ve bundan sonraki adım onu bilmektir. Töz, zemin budur, yani “bilgi”. Düşünce, nesneyi bilme yoluyla kendinin kılar, onu kendine alır, aradaki ayrımı siler. Bu ayrımın silinmesi ona olan dışsal direncin ve engelin ortadan kalkması demektir. Bu sürecin sonu, sınırlamanın yokluğu olarak “özgürlük”tür. Bu aşamaların her birini ötekine bağlayan şey, keyfiliğin çürük bağı değil, zorunluluğun sağlam zinciridir.

Biraz açarsak şöyle de diyebiliriz: İnsan diyalektik bir varlıktır. Ya da ikili birliktir. Hem hayvan hem tanrı, hem doğal hem tinsel, hem bilen hem bilmeyen. Bu gerilimi hep aşmaya çalışacaktır. Hayvan yanı onu hep aşağıya doğru çekecek, düşünen yanı bu aşağı inişe direnç göstererek doğal güdülerin egemenliğine başkaldıracak ve orada kalmayı onuruna yediremeyecektir. Bu kendini aşma çabası tüm tarihin de gelişiminin ve diyalektiğinin kaynağıdır. Gerilimin altında yatan enerji onun yeteneklerinin açılmaya yazgısından alınır ki, bu us’tur ve us’la gerçekleşir. Bu yeteneklerin gelişimi demek onun kısıtlılığının ve sonluluğunun aşılması çabasıdır. Doğa ve toplum içinde özgürce gelişimi kısıtlanan şeyler esas olarak bilgisizlik, gelişmemiş ahlâk ve estetik duyu yoksunluğudur. Bu alanlarda işleyen yasalar, aynı zamanda insanın kendi yasaları, “düşüncenin yasaları”dır. İnsanın, kendi dışındaki yasaların, kendi kafasındaki yasalarla aynı olduğunun farkındalığını ele geçirişi özgürlük duygusudur. Bir başka ifade ile insan aklı ve doğadaki akıl, insan aklı ve toplumsal akıl, insan aklı ve estetik akıl olarak bölünmüş olmanın üstesinden gelmek, bu bölünmüşlüğü “bire indirgeyerek” ortadan kaldırmak, bütün amaç budur, özgürlük de budur. Ve aradığımız temel ilke de budur.

“İlke” ilk sözcüğünden gelir. İlk demek önce demektir; önce o olacak, daha sonra başka şeyler. İlkeler bir tür tohumdurlar; gövde, yapraklar ve çiçekler ondan çıkacaktır. Olanlar, yapılanlar hangi tohuma (ilkeye) bağlı iseler ona uygun sonuçlar olarak ortaya çıkar. Zemin oluşun zorunlu koşuludur, böylece ilke aynı zamanda akışta hareket eden “akıl”dır.

Atatürk’ün İlkeleri dediğimiz, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, devrimcilik, devletçilik, laiklik ve halkçılık ilkelerinin de bağlı olduğu bir ilke vardır ki bu sonsuz ilkedir (özgürlük). Yoksa bu ilkeler kendi başlarına tarihsel, yani geçici; bir dönem için değerli ama yine de yitip gidicidirler. Bu yitip giden ilkelerin kalıcı anlamını hep var olan ve yitmeyen sonsuz bir ilke üzerinden görürüz. Geçip giden, kendi görevini yapan bu ilkeler etkilerini bağlandıkları bu ana ilkede yaşatırlar, korurlar. İşte bu ilke “tinin ereği olan” ve Atatürk’ün “karakterimdir” dediği özgürlük ilkesidir. Öteki ilkeler bu ilke var olsun diye bulunurlar, varlıklarını ona borçludurlar, ona hizmet ederler, onuniçinvardırlar ve ereğinde tümü onun içinde vardırlar. Sondan başa doğru gelirsek yine aynı sonuca ulaşırız. Özgürlük ilkesinin kabuğunu kırıp açtığınız zaman, onun içinden çıkacak olan ilkeler, sultanlığın yerine cumhuriyettir; zümrelerin imtiyazlı olduğu bir toplum değil, herkesin halk (vatandaş olduğu) bir toplum, dinsel dogmatik yasalar yerine laik, eskiyince değiştirilebilen yasalarla, aynı zamanda sürekli yenileşme ve değişimin ifadesi olarak devrimcilik ilkesinin yaşadığı bir toplum… Ama sadece bunlar da değil, bunlara benzer daha birçok geçici ilke vardır ki, bu ilkeleri içinde taşıyan anaç ilke özgürlük ilkesidir. Öteki tüm ilkeler bu amaç için vardır, hepsi özgürlüğe hizmet eder ve eğer onların bağlandığı özgürlük ilkesini kaldırmış olsaydık, bütün öteki ilkeler anlamsız bir dizgenin başıboş ögeleri olarak düşünsel çerçöp olacaklardı.

Çoğu zaman, bu ilkeleri zemininden ve ereğinden kopararak kendi başlarına soyutlanmış olarak anlamaya çalışırız ki böyle bir tutum az rastlanan bir şey değildir. Bu tutum Atatürk’ün düşüncesini sadece anlamamak sonucunu doğurmaz, aynı zamanda bu en yüksek insanlık ideali olan özgürlük idealinin de değerinin anlaşılmasını olanaksızlaştırır.

Kuşkusuz burada değerler sorunu gündeme geliyor. Değerler; erdem, cesaret, dürüstlük, adalet, vicdan gibi belirlenimleriyle ahlâk ya da toplumsal alan; gerçeklik arayışında ısrar, bilimsel tutumdan sapmayış ile mantık, matematik ve doğal bilimler alanı; güzeli kendine yaraşır bularak onun yaratacağı sonsuzluk duyusundan vazgeçmemek ile estetik alan ile çevrelenebilir. Her alanın içerdiği birçok değer vardır, ama bu birçok değerin tümü de o her bir alanın adı ile tümlenir. Böylece en genelde değerleri, bilimsel, ahlâki ve estetik değerler olarak toplamak mümkündür. Kuşkusuz bu üçlü yapı da bir alt kümedir ve üçü birlikte özgürlüğün zemini olarak tek bir kümedirler.

İnsan özgürlüğe yeteneklidir, ama doğuştan özgür değildir. Doğuştan sahip olduğu bu yeteneği gerçek kılmak için alacağı uzun ve meşakkatli bir yol vardır. Tüm insanlık tarihinin acıları, bu amacın içinden geçtiği ortamların, koşulların zorluklarının doğurduğu acılardır. İnsanın bu yeteneği ve amacının politik alana taşınmasında en büyük katkı başta Rousseau olmak üzere Fransız Devriminin düşünsel hazırlayıcılarından ve pratik olarak Fransız Devriminden gelmiştir. Atatürk bu devrimin çocuğudur ve tüm insanlık tarihinin bu en soylu ilkesi, “Akıl kendi dışındaki tüm otoritelerden kendini kurtarmadıkça insanlaşmak olanaksızdır” ilkesine kaderlerini bağlayanlar, büyüklüklerini kaderleri yaparlar.

Tarihsel sıfatına lâyık bütün toplumsal olaylar özgürlüğün gerçekleştirilmesi hedefine yöneliktir.

Yazık ki Atatürk’ü anlamak her bilinç için dolaysız olarak olanaklı değildir. Anlaşılacak şey biliniyor demektir, biliniyor olmak ise o belirlenimleri tarihsellik içinde gelişen insanın özü ile ilişkilendirmek demektir. Önce kendi dışında hiçbir otoriteye bağlanmayan, gücünü sadece kendi yasalarından alan dik başlı bir akıl; neyin değerli, en değerli olduğunu bilen yüksek bir ahlâk ve incelmiş bir estetik duyarlılık “büyük “olanı anlamanın zemini, yani koşullarıdır. Bu zeminden hareket etmeden ulaşılacak tüm sonuçlar, olsa olsa hayali yücelikler ya da içeriksiz kinler olarak kof birer slogandırlar.

Kof Atatürkçülükte olduğu gibi Atatürk karşıtlığının da altında yatan, bu bilinç ya da anlayış düzeyinden yoksun oluştur. Bu iki tutum da bu noktada aynı zeminden kaynaklanırlar ve ortak bir öze sahiptirler. Başka bir ifade ile: Birinde öznel bir hayranlık duygusu, ötekinde ise öznel bir kin; her ikisinde de ortak olan, ustan yoksunluk olarak, öznellik paydasında özdeşliktir.

Atatürk’ü anlamak insanın ussal gelişim tarihini anlamakla olanaklıdır. Bu tarihin içinde hep dingin olarak bulunan ve öteki her tarihsel oluşun devindiricisi olarak kendini sürdüren özgürlük ideali, onun ilkelerinin yaşamsal gücünü aldığı canlı çekirdekti. Bu çekirdekle bağ kurarak yaşamak Atatürk’le anlamdaş yaşamaktır.