İçsel Duyumculuk Açısından Öznelci Estetiğe Bir Yaklaşım ve Psikoestetik Denemesi – 02

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Bazı güzellik türleri, ilk görünüşlerinde sevgi ve övgümüzü kazanırlar. Ama güzelliğin pek çok düzenlerinde, özellikle güzel sanatlarınkinde, uygun olan duyguyu duymak için çok fazla düşünmek gerekir. Yanlış bir beğeni, çok kez, tartışma ve düşünmeyle düzeltilebilir.

Öyleyse duyuduygu ya da beğeninin, anlıksal yetilerimizin yardımına gereksinimi vardır. Doğru duyguyu sağlamak için hazırlık yapmamız gerekir.

Estetik yargının içeriği, düzeneği ne olursa olsun bir bölümüyle gelenekten aktarılır. Felsefe, doğru ya da yeni akımlara ne kadar yönelmiş olursa olsun, önceki kültürün uygulamalarından etkilenmemesi olanaksızdır.

Shaftesbury’nün takipçisi Hutcheson (“Güzellik ve Erdem İdelerimizin Kaynağı Üstüne bir Araştırma” – Inquiry into the Original of our ideas of Beauty and Virtue) güzelin özünü belirlemek için seçtiği yol ilginçtir. O, kendisiyle güzeli kavradığımız doğrudan doğruyalık için, duyu algısından daha iyi bir örnekseme düşünemiyordu.

Daha ileri bir şekilde tanımlanamayan ya da gözün renklerin algılanması, kulağın seslerin algılanması için belirli duyular olmaları şeklinde açıklanamayan özel bir güzellik duyusu vardır. Bu duyuya sahip olmayan bir kimse, tıpkı renklerin ve seslerin, gerçek algılamanın dışında başka bir şeyle öğrenilememeleri gibi, bu duyunun yararını dolaysız olarak öğrenemez
diyordu.

Hutcheson’un güzellik, uyum ve düzenlilik duygusunu, dış duyulardan ayrı ve bağımsız bir iç-duyu ile bağlaması, Shaftesbury’nün düşüncelerinin Hucheson’ın elinden aldığı şekil konusunda bizi doyurmaz. Çünkü, öke burada yine, alma yeteneğine özgü bir şey olarak betimlenebilir ama Hutcheson, Shaftesbury’nün temel varsayımlarından yana olmak istediği altıncı duyu öğretisinde kendini güç bir ikilemle karşı karşıya buluyor.

Us ve deney, önsel ve sonsal arasında bir şık tanımak, Shaftesbury’nün estetik-sezgi tasarımına özgü bir durumdur. Güzelliğin seyri bize 18. Yüzyıl epistemolojisinin tümünü yöneten şematik çatışmayı nasıl yenebileceğimizi gösterir.

Shaftsbury, güzeli ne Descartes’ın kullandığı anlamda “doğuştan bir ide” olarak, ne de Locke’un düşündüğü gibi, “deneyden çıkarılmış ve soyutlanmış bir kavram” olarak benimsiyor. “Güzel, bağımsız ve özgün, doğuştan ve zorunludur”. O, yalnızca bir ilinek olmayıp ruhun özüne ilişkin ve bu özü tümüyle özgün bir şekilde dile getirebilen bir şeydir.

Güzel, deneyden kazanılmış bir içerik ya da anlıkta başlangıçta var olan bir şey değildir. O, daha çok, belirli temel bir yön, salt bir güç ve ruhun özgün bir işlevidir.”

Duyguyu ve yalnızca duyumu güzeli ve hoşa gideni ayırt etmek için güvenilir kılacak bir ilkemiz yoktur.  Shaftesbury’de bu ayrım, düşüncelerinin odak noktasını oluşturmakta ve onun çıkarlardan uzak haz öğretisinin temeli olarak iş görmektedir.

“Çıkarlardan uzak haz”, Shaftsbury’nün estetiğe en önemli katkısıdır.

Çünkü O’na göre güzelliğin özü ve değeri, yalnızca insan üstünde yaptığı duygusal etkide değil, onların biçim alanını açması, gün ışığına çıkarması olgusunda bulunur.

Bundan ötürü, hayvan değişmeyen bir şekilde coşkusal yanıtın gücüne konu olduğu için, salt biçimler dünyasının dışında bırakılmıştır. Çünkü biçim etkisinden ayrılıp da estetik seyrin bağımsız nesnesi yapılmadıkça ne anlaşılbilir ne özümsenebilir. Yalnızca güzel duyumundan, önemle ayrılması gereken güzellik sezgisi, ancak böyle bir seyirden doğar, yalnız ruhun edilgin bir koşulu değil, en salt türden bir etkinlik, yani ruha özgü bir etkinliktir.

Güzellik ve doğruluk, sanat ve doğa arasındaki ilişki şimdi bir anlam değişikliğine uğruyor. Shaftesbury, yalnız ilişkinin bu terimleri arasında tam bir uyuşma olması üstünde diretmiyor, aynı zamanda bu uyuşmayı tüm ayrımları ortadan kaldıracak bir düzeye yükseltmek ister gibi görünüyor. Buna karşın insan O’nun “Tüm güzellik, doğruluktur” savını güzelin içkinliği ve özerkliğine karşı bir saldırı olarak düşünseydi bu, tam bir yanlış anlama olurdu. Çünkü, Shaftesbury’nün doğruluk ve güzellik arasında var olduğunu öne sürdüğü uyum, birinin ötekine bağımlı olduğunu göstermez. Bu gerçekte böylesine bir bağımlılığı engellemek için düşünülmüştür.

Doğa ve sanatın geçici yaratılarını değil, özünü ilgilendirir.

Shaftesbury’e göre sanat, kesinlikle doğayla sınırlandırılmıştır. O, doğayı aşan hiçbir şeyi başaramaz ve böyle bir şey için çaba göstermemelidir. Ama, sanattan beklenen “doğayla içsel uyuşma” sanatın deneysel nesneler dünyası içinde kıstırıldığı ve onları eşlemlemekle yetinmesi gerektiği anlamına gelmez. Söylemek istenen, sanatsal yaratıda doğanın doğruluğuna erişildiğidir.

Çünkü doğanın kendisi, yaratılmış şeylerin bir toplamı değil, kendisinden evrenin biçim ve düzeninin çıkarıldığı yaratıcı güçtür. Ancak bu anlamda güzellik, doğrulukla; sanatçı doğa ile yarışabilir. Gerçek sanatçı, yaratısının öğlerini doğadan güçlükle toplamaz. O, daha çok, özgün ve bölünmez bir tüm olarak önünde duran bir örneği eşlemler. Ve bu imgesel örnek, yalnızca görüntüden ibaret değildir. Tersine, olgusal gerçeklikleriyle olmasa bile, nesnelerin asıl gerçekliği ile uyuşmak güvenilir bir yoldur.

Sanatçının yaratısı, hiç de onun öznel imgeleminin bir ürünü, bir düşlem değildir. O, daha içsel bir zorunluluk ve yasa anlamında gerçek varlığın bir anlatımıdır. Öke, kendi yasasını dışarıdan değil, kendi içinden alır. O, bu yasayı özgün biçimi içinde ortaya koyar. Şimdi, doğadan ödünç alınmamış bu biçimin yine de doğa ile tam bir uyum içinde bulunduğu görülüyor.

Bu biçim, doğanın temel biçimi ile çelişmiyor. Ona daha çok açıklık kazandırıp pekiştiriyor.

Doğa, öke ile sonsuz birlik içindedir. Birinin söz verdiğini, öteki kesinlikle yerine getirecektir.” (Schiller, İnsanın Estetik Terbiyesi üzerine Mektuplar, Mektup III S.9).

Schiller bu tümcesiyle Shaftesbury’nün doğa ile sanat arasındaki bağıntıya ilişkin temel görüşünün en özlü ve en ilginç belirlenimini yapmıştır.

Öke’nin doğa ya da doğruluğu araştırma işine girişmesine hiç gerek yoktur. Çünkü o, onları kendi içinde taşımaktadır.

Estetikte öznellik ilkesi, klasik okulların istemiş oldukları doğayı öykünme karşı olsun diye konulmuştur. Buna karşın, ruhbilimsel deneycilik dizgelerinde bu öznellik tümüyle başka anlamdadır. Çünkü, burada eğer ben sonunda kendisini yalnızca bir algılar destesi halinde çözüyorsa Shaftesbury’nün kuramında durum değişiktir. O, ben’i en önemli bütün bölünmez bir birlik olarak düşünüyor. Biz, bu birlik aracılığıyla içinde evrensel öke’yi (Ortak Bilinç  [US]) sezgi ve duygudaşlık yoluyla kavradığımız evrenin anlamı ve temel biçimine ilişkin dolaysız bir görüşe sahip oluruz. Shaftesrbury’nün doğruluk tasarımı olguların ve şeylerin salt nesnelliğinden çok, bu “öznedeki doğayı” dille getirmekte ve onu güzelliğin kuralı yapmaktadır.

Kant, “Yargı Gücünün Eleştirisi”’nde ökeyi, sanat kuralını veren doğal yeti olarak tanımlarken bu önermenin aşkın (transantal) açıklanışını yapmada kendi yolunu izliyor. Ama yalnızca içerik ele alındığında Kant’ın tanımı, Shaftesbury’nünki ile, Shaftesbury’nün sezgisel estetiğinin ilkeleri ve varsayımları ile tam bir uyuşma içindedir.

Estetik öznelliğin yeni ve daha derin bir tasarımına doğru ileri bir yaygınlaşan estetik sorunlar alanında karşımıza çıkıyor. Örneğin, Yüce sorununun güzellik sorunu ile aynı düzeye yükseltildiğini görüyoruz. Ama bu gerçekte, estetik içeriğe fazla bir katkıda bulunmuyor. Çünkü, yüce izdemi felsefi estetiğin başlangıçlarına kadar ileri götürebilir. Bu sorunu ilk kez önemle ele alan düşünür Burke’dür.

Burke, (Güzel ve Yüce İdelerimizin Kaynağı Üzerine Bir Felsefî Araştırma – Philosophical Inquiry into the Origin of our Ideas of the Sublime and Beautiful) adlı denemesinde bu sorunu inceler. Ama, bu deneme gerçekte felsefî değil, ruhbilimsel bir denemedir.

Birlikli bir estetik öğüt vermez. Bunun yerine belli estetik olayları ayırıp gerçeğe uygun bir şekilde betimlemeyi ister. Ama bu betimleme O’nu geleneksel estetik dizgelere ilişkin bir yanlışa düşürür.

Güzellik, orantı, belirli sınırlama ve yalın yapı, güzel nesnenin özellikleri olarak alışılagelmiş kavramlardır. Buna karşın, bu özellikler, estetik bakımından anlamlı ve etkili olanı oluşturan tüm öğeleri kavramamız için yetersizdirler. Güzelliğin uyumlu bir oran ve kesin bir biçim birliği olarak seyri, bizde tinselliğe ilişkin en derin duygulanımları ya da en yeğin sanatsal yaşantıları uyandırmaz. Biz, biçimin birliği yerine, biçimin dağılması ya da giderek kesin çözülümü ile karşılaştığımızda değişik ve daha güçlü bir duygusal etkiyi yaşarız. Klasik anlamdaki biçim değil biçim bozukluğu da bir estetik değere ve estetikte haklı bir yere sahiptir. Yalnız kurallarca yönetilen değil, kurallara konu olmayan da; yalnız belli ölçütlerle ölçülebilen değil, hiçbir şekilde hiçbir ölçütle ölçülemeyen de hoşa gidebilir.

Öteki estetik dizgelerin kavramsal yapısını yıkan bu olay, Burke tarafından “Yüce” olarak adlandırılıyor ve bu yüce kavramı, orantılılık estetik isteğine karşı koyuyor. Çünkü Yücenin özünü tüm salt estetik orantılılıkları aşma oluşuruyor. Yüce varlığını bu aşmadan alıyor, etkililiği de buradan doğuyor. Çünkü, yalnız salt sezgi içinde biçim verip biçimlendirdiğimiz şey değil, böyle bir çabayı başından savan, tarafımızdan biçimlendirilip yöneltilecek yerde, bizi ezen şey de, bizleri etkiler. Hiçbir zaman bu kavranılmaz deney öğesinden daha güçlü bir şekilde etkilenemeyiz. Doğanın ve sanatın gücünü en çok, korkunçla karşıladığımız zaman duyarız. Korkunç olana kapılmayıp ona karşı durmamız ve onun varlığı karşısında güçlerimizin yeğinleştiğini ve coştuğunu duymamız, yüce olayının ve onun en derin estetik etkisinin dayandığı öğelerdir. Yüce, sınırlı olanın sınırlarını ortadan kaldırır ama ben (ego) bu başkaldırmayı bir yıkma olarak değil, bir coşkunluk ve özgürleştirme olarak yaşar. Çünkü, ben şimdi kendi içinde bulmuş olduğumuz sonsuz duyumlanmasında yeni bir deney olan kendi bağımsızlığından haz duyar. Yücenin bu şekilde tasarımı ve açıklanması yalnız Klasik Estetiğin değil, aynı zamanda Shaftesbury’nün de sınırlarının ötesine geçer. “…biçim idesini her zaman estetiğin temel ilkesi olarak ön planda tutulmalıdır.” Bu nedenle öznellik estetikte yeni bir anlam kazanır, ve yeni savların doğmasına neden olur.

Yüce öğretisinin önemi, sanatın yöneldiği yerde Mutluluk ahlâkının sınırlamalarını göstermesi ve onun darlığını yenmesidir. Burke, yüce öğretisini geliştirmek üzere estetik baz kavramında kesin bir ayrım sunuyor. O, salt duyusal hoşlanma ya da güzelin seyrinden duyduğumuz hoşlanma ile ortak hiçbir yanı olmayan tümüyle değişik tipte bir haz türünü onayıp betimliyor. Yüce duyusu bu hoşlanma ve hazzın yeğinleştirilmesi değil, her ikisinin de karşıtıdır. O, Yalın bir şekilde haz olarak betimlenemez. O, çok değişik bir duygunun anlatımıdır. Yani, dehşet ve korku duygularını dışarıda bırakmayan, daha çok bunlarla ilişkili olup bu duygulara dayanan özel türden bir hoşlanmadır. Öyleyse salt mutluluk isteğinden hoşlanma için çabalamaktan ve sonlu ereklerin doyumundan kesinlikle ayrılmış, salt bir estetik hoşlanma kaynağı vardır. “Korku ile dolu bir tür hoşlanma, dehşetle barışık bir tür dinginlik” diyor Burke…

Bununla birlikte yüce sorunundan çıkan bir başka büyük heyecan ve kurtuluş da vardır. Yüce duyusunda insanın yalnız doğal nesnelerden ve “yazgının gücü”nden içsel yönden bağımsızlığı dile getirilmez. Bu duyu, bireyi aynı zamanda toplumun ve toplumsal düzenin bir üyesi olarak konu olduğu binlerce bağdan kurtarır. Yücenin yaşanmasında tüm bu engeller yok olur. Birey artık tümüyle kendi ayakları üstünde durmalı, (bağımsızlığı ve özgünlüğü ile fizik ve toplumsal dünyaya karşı kendini ileri sürmelidir.)

Burke, insanda iki temel içgüdü  bulunduğunu, bunlardan birinin insanı kendi varlığını korumaya, ötekinin toplum içinde yaşamaya zorladığını gösteriyordu (A Philophical Inquiry into the Origin of Our Ideas of The Siblime and Beautiful). O’na göre yüce duyusu, bunlardan ilkine, güzel duyusu ile ikincisine dayanır. Güzel, birleşirir; yüce, ayırır. Biri, toplumsal ilişkinin özel biçimlerini öğreterek ve ahlâkı arındırarak uygarlaştırır, öteki varlığımızın derinliklerine işler ve bu derinlikleri bize buldurtur. Özgün olmak bakımından insana yüce izlenimi kadar güven ve cesaret veren başka hiçbir estetik yaşantı yoktur.

Shaftesbury, yüce yaşantısının insanın sonsuza ilişkin olumlu tasarımlarını dayandırdığı dinsel yaşantıyı sağladığını, çünkü doğanın yüce görünümleri ile Tanrının iyiliği kadar, güç ve gizemine de tanıklık ettiğini, bundan ötürü doğanın tanrısal yetkinliğe sahip olduğunu söylüyordu. O’na göre yüce, Kant’ta olduğu gibi ahlâksal bir yaşantı olmayıp, bir temel estetik yaşantıdır.

Biz estetik bir yetiye yani güzellik-duygusuna göre değerlendirilen doğa aracılığıyla Tanrının uyumlu olduğu kadar görkemli görünüşlerini de biliriz. Buradan, insanın evrendeki yerine ilişkin duyusu, güzele ilişkin bir yargıdan dolayıdır sonucu çıkar.

Şimdi insan, doğayı güzellik-duygusuna göre değerlendirdiğine göre doğa, kendi kutsal kaynağından pay almış uyumlu ve güzel bir düzen olarak anlaşılınca erdem de insanın evrende görüp beğendiği bir uyum, düzen ve orantının bireydeki özdeş baskısı oluyor. Yani, Tanrısal olandan evrene ışıyan uyum, orantı, güzellik ve düzen bir küçük evren olan bireyde erdem olarak karşımıza çıkıyor.

Shaftesbury’nün(İnsanların Tutumların, Düşüncelerin ve Dönemlerin Özellikleri – Charateristics of Men, Manners, Opinion and Times) genel başlığında toplanan denemelerinde, bir anlamda insanın doğal güzellik – duyusunun hakkını, güzelin erdem ve iyinin çıkarlarından uzak olduğunu savunmak böylece insan tinselliğini koyu sofuluktan, hem de mekanik felsefenin bozucu etkilerinden kurtarmak olgusu görülmektedir.

O, güzelin de iyinin de çıkarlardan uzak olması gerektiğini insanın erdemi gelecekteki bir çıkar ya da yarar umuduyla yahut cezalandırılma kokusuyla değil, salt kendisi için istemesini öneriyor.

İnsanların davranışlarını yöneten ve eylemlerini değerlendiren şeyin bir ilke olmayıp bir duyu yahut duygu olduğunu bu duygusunun bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildirdiğini söylüyor.  Şimdi Shaftesbury’ye göre incelikten duyulan haz için güzelliği incelemek ve sevmek temel oluyorsa aynı nedenle güzelliğin dayandığı bakışım ve düzenin de incelenmesi ve sevilmesi gerekir. Orantılı ve düzenli olan durumların her özne için yararlı ve doğal olduğunu onaylarız. Şekil bozukluğunu yapan çizgiler ise rahatsızlık ve hastalık yaratırlar. Oysa, güzelliği yapan şekil ve orantılar, etkinlik ve kullanıma uyarak yarar sağlarlar.

Öykünme ya da resim sanatlarında bile, her şekil ya da yontunun doğruluğu yahut güzelliği özel türlerin ya da resmedilmiş hayvanın organlarının orantılarını, etkinliğine, gücüne, yaşam ve canlılığa doğru olarak uydurmak için doğanın yetkinliği ile ölçülür.

İşte bu nedenle, güzellik ve doğruluk, giderek her öke sanatçı, mimar, yontucu ya da ressam tarafından bile açıkça yararlı olma ve rahatlık kavramı ile birleştirilir. Bir doktor bakımından da durum aynıdır. Örneğin doğal sağlık, bir yapı (yani beden) içindeki şeylerin doğru orantısı, doğruluğu ve doğru gidişidir. O, bedenin içsel güzelliğidir.

Nabzın uyum ve doğru ölçüsü dolaşan kan ve etkinleştirici ruh ya da ruh hali, rahatsız edildiğinde ya da yitiğinde şekil bozuklukları ile karşılaşırız. Şekil bozuklukları ile birlikte çekince ve yıkıntılar baş gösterir…

Shaftesbury, bunun ruh için de tıpkı böyle olup olmadığının düşünülüp düşünülemeyeceğini soruyor:

Ruhta da rahatsızlık ve çözülmeye yönelen hiçbir şey yok mudur? Ahlâksal türden bir güzellik ya da çirkinlik yok mudur? Bunların gerçekten olduğunu kabul edersek bu sonuç olarak, aynı şekilde sağlık ya da hastalığı, gönenç ya da kara yıkımı da dile getirmez mi? İşte bu bakımdan güzel olan her şey, uyumlu ve orantılıdır. Uyumlu ve oranılı olan her şey doğrudur ve hem güzel hem doğru olan, sonuç olarak hoşa giden ve iyi değil midir?

Shaftesbury güzel-iyiyi böylece belirledikten sonra kalokagathia’nın bilgisine nasıl erişileceği üstünde duruyor. Ve tıpkı Antikitede olduğu gibi ancak felsefe ya da kendi deyişiyle “içsel sayıların ve orantıların incelenmesinin” bu işi başaracağını söylüyor.

Öyleyse, bu güzellik ve uyum nerede bulunacaktır?

  • Bu bakışım nasıl ortaya çıkarılacak ve uygulanacaktır?
  • Yaşamda bunu gösterecek felsefeden ya da içsel sayıların ve orantıların incelenmesinden başka bir sanat var mıdır?
  • Eğer yoksa, o zaman kim felsefenin yardımı olmaksızın bu türden bir beğeniye sahip olabilir?
  • Kim dış güzellikleri beğenebilir ve hemen en gerçek ve temel, en doğal olarak etkileyici ve en yüksek haz olan içsel – güzelliklere yine dönmez?

Shaftesbury,

… güzellik, hoşluk ve yakışıklılık gibi niteliklerin, hiçbir zaman özdekde değil, ama sanat ve örnekte; hiçbir zaman bedende değil, ama biçimde ya da biçim verici güçte bulunduğunu…

Söyler. O’na göre:

… insanı etkileyen biçimdir. Beğendiğimiz şey, ruhun etkisidir. Biçim veren tek başına ruhtur. Ruhtan yoksun her şey korkunçtur. Biçim özdek, çirkinliğin kendisidir. Güzel nesne Tanrı’dan gelen biçime katılmakla doğuyor.

Yani, doğada güzel olan her şey, biçimin gücünden, o nesnenin özdeğinin biçime, ideaya katılmasından ileri geliyordu.

Platon’da tüm ideaların kendisinden türediği iyi ideası, yani salt iyi evreni aydınlatıyordu. Plotinos’ta Tin ya da Bir tüm varlıkların kaynağı ve türediği gerçek varlıktı. Shaftesbury’de ise bu biçimler basamaklanmasının en üstünde bulunan, biçim veren biçim ya da güç, yahut Tanrıdır.

Biçimler basamağının en üstü dedik; Çünkü O, daha önce de gördüğümüz gibi güzelliğin üç aşama ya da basamağından söz ediyordu:

İlk basamakta insan ya da doğa tarafından biçimlendirilmiş ölü biçimler vardı. Bunlar biçim verici bir güce eylem ya da usa sahip değillerdi.

İkinci basamakta biçim veren biçimler bulunuyordu. Bunların usu, eylemi ve işlevi vardı. Çünkü, hem biçim yani ruhun etkisi hem de ruhun kendisi bu biçimlerce içeriliyordu. Birinci basamaktaki ölü biçimler, parlaklık, güzellik ve güçlerini buradan alıyordu.

Üçüncü basamakta yalnız biçim adını verdiğimiz biçimleri değil, biçim veren biçimleri de biçimlendiren gerçek biçim vardı. Çünkü bizler, özdeğin mimarları olabiliriz cansız cisimleri kendi ellerimizle biçimlendirip şekil kazandıklarını gösterebiliriz. Ama ruhların kendilerine bile şekil veren biçim, o ruhlar tarafından şekillendirilmiş tüm güzellikleri içerir ve “..sonuç olarak, tüm güzelliğin, ilkesi, kaynağı ve çeşmesi olur.

Shaftesbury’e göre, bundan ötürü, biçim basamaklarının ikincisinde ne kadar güzellik görünür ve oradan ne kadar güzellik çıkar ya da üretilirse hepsi gerçekte bu üstün ve salt güzellik basamağından doğar.

Bu nedenle, resim, mimari, müzik ve insan buluşu olan her şey, bu son basamağa girer. İnsana düşen görev, bu doğal güzellik yöntemiyle güzelleşmek, en iyi en hoş olanla birleşip böylesine yüksek bir hoşlanmadan mutlulukla doğan can ürünlerini çoğaltmak için elinden geleni yapmaktır. Shaftesbury’nün burada can ürünleri dediği şeyler, güzel, iyi, doğru, onurlu gibi kavramlar ve bunlarla ilgili ilkelerdir.

O, bu kavramların ilk tasarımlarının insanda doğuştan bulunduğunu, sanat, kültür ve düzence dışında, öğrettiklerine içgüdü adını verebileceğini söylüyor. Eğer insanların örneğin hoş ve güzele ilişkin bir ilk-tasarımları olmasaydı karşılarına ilk kez tüm güzelliğiyle çıkan hoş ve canlı bir nesnenin bu görünüşe ilişkin hoşluğu ve güzelliğini nasıl bileceklerdi? Ya da eğer önceden bu konuda bir bilgileri olmasaydı o nesnenin güzelliği karşısında belki hiç etkilenmeyecekler ve onun biçimiyle bir başka biçim arasında hiçbir ayrım bulamayacaklardı.

Shaftesbury, güzeli ayırıp algılayan güzellik duyusunun ve iyiyi algılayan ahlâk duyusunun hem doğal olduklarını hem de yalnızca doğadan olduklarını öne sürüyor. Aynı yerden, yani doğadan kaynaklanan iki duyumun verileri de, yani iyi ve güzel de bu anlamda özdeşleşiyorlar.

Burada öne sürüldüğü gibi insanların doğadan gelen ahlâk-duyuları ve güzellik-duyuları varsa insanlar arasında neyin doğru, neyin değerli, neyin iyi, neyin yakışıklı ve neyin çirkin olduğu gibi eylem ve davranışlara ilişkin herhangi bir sav uyuşmazlığın olmaması gerekirdi türünden bir karşı-sav öne sürülebilir. Nitekim insanların bu fikir uyuşmazlıklarından doğan ayrı değerlendirmeleri ile karşılaşıyoruz. Biri, şunun ya da bunun uygun ve iyi olduğunu onaylarken bir başkası yadsıyor.

Uygun ve iyi her zaman önceden varsayılmış bir çatışma içinde olduklarından, bununla bile eylemlerde uygnluk ve iyilik olduğu görülür. İnsanların konulara ilişkin eşdeğer olmayan yargılar bulunabilir. Ama tartışma konusu olan şeyin kendisi, evrensel olarak onanır. Çünkü, başka güzellikler hakkındaki yargılarda da yüz hangisidir türünden sorular tartışma götürür. Ama ‘her türün bir güzelliği vardır’ düşüncesine tartışmasız yer verilir. Bunu ne kimse öğretir, ne de öğrenilir ama ölçüt kural ve ölçüye sahip çıkar ama düzensizlik bunları nesnelere uygularken doğar… Bu sorun daha başından çözümlenmiştir. Çünkü biz, kendi yönümüzden güzel ve iyinin özdeş olduklarına önceden karar vermiştik.

Bu yanıtda da yine güzel ve iyinin özdeşliğinin (kalokagathia’nı) düşünce dizgesinde bir çıkış noktası, bir öncül olarak belirlenir.

Shaftesbury’nün güzel ve iyiyi eşdeğer kılarken ve doğadan geldiklerini savunarak doğanın Tanrısal yetkinliğine katkıda bulunduklarını öne sürerken gerçekte yapmak istediği şey, Antikite’de Sokrates ve Platon’un yapmaya çalıştığı türden bir iş…

Onlar, göreli değerlere, insanın ölçü olduğu değişen değerlere karşı salt değişmeyen değerleri savunuyor, böylece insan yaşamını tutarlı ve güvenilir bir temele dayandırmak, yaşamın ereği olan mutluluğa erişebilmek için insanı Tanrıya yaklaştırmak, ona Tanrıyı, iyi-güzel-salt olanı göstermek istiyorlardı.

İşte Shaftesbury de tıpkı Antikitedeki esinleyicileri gibi, bir değerler saltçılığına varmayı iyi ve güzeli insan mutluluğunun kaynağı yapmayı istiyor. İçinde yetiştiği deneyci mekanikçi anlayışa karşı koyarak tüm coşkunluğu ve duygusallığı ile Tüm tanrıcı (Pantheist) bir dünya görüşünü, Tümtanrıcı bir ahlâk ve sanat anlayışını temellendiriyor.

Gerçek değer ya da değerlilik diye bir şey olamaz. Hiçbir şey kendi başına saygı değer ya da hoş, iğrenç ya da utanç verici değildir. Bunların hepsi sanıdır. Güzelliği yapan ve yok eden sanıdır. Nesnelerdeki incelik ya da kabalık, süslü ve süssüz, hoş ve hoş-olmayan, eğlence düşkünlüğü, erdem, onur, utanç bunların hepsi ancak sanıya dayanırlar. Sanı, yasa ve ölçüdür. Alışkanlıklar değiştikçe kendisi de değişen sanının şanstan başka bir kuralı yoktur. Geçerli olan modaya ve egemen eğitimine göre bu ya da şu şey değerli olarak benimsenir…

diyen göreci ve kuşkucu giderek bir anlamda hiçci (nihilist) etik ve estetik görüşlerin saçmalığını ve aşırılığını göstermek için savaşıyor.

Tüm insanların ahlâk duyusu ve iç-duyu aracılığıyla iyi ve kötüyü,  güzel ve çirkini kavradıklarını, bunların varolduklarını ve evensel olarak onanmış olduklarını, doğal olarak ortaya çıkan, doğanın izlenimi olan ve hiçbir sanat ya da doğa-karşıtı tarafından kökünden sökülüp yok edilemeyecek değerler olduklarını coşkunlukla savunuyor. Tüm bunları yaparken dayandığı sav, “Güzellikten duyulan hoşlanmadan başka gerçek bir iyinin olmadığı, bir başka deyişle iyi olanın dışında, güzellikten duyulan bir hoşlanma olmadığı gerçeğidir.” “Dünyada en doğal güzellik, dürüstlük ve ahlâksal doğruluktur. Çünkü tüm güzellik doğruluktur” önemesiyle tüm felsefesini tamamlıyor.

Böylece, doğanın organik ve tinsel bir yorumunu yaparak, doğadan kutsal bir sanatçıyı içine alan sanatsal bir düzenmiş gibi sözeden Shaftesbury, sarsılan bir değerler dünyasında tinsel nitelikleri insan bilinci için yeniden güzel ve değerli kılıyor. Bunu yapmakla da mekanikçiliği ve özdekçiliği yadsıyıp adeta yetkince bir öngörü ile 19. ve 20. yüzyıl değerler kargaşasına önceden yanıtlar  hazırlamış oluyor.

Shaftesbury Hakkında Genel Bilgiler:

İngiltere’nin soylu ailelerinden birinden gelen Shaftesbury (1671-1719) Locke’nin gözetimi altında eğitilmiş, sağlık durumu bozuk olduğu için etkin bir siyasal meslek edinememiş, bundan ötürü de kendini tümüyle düşünsel uğraşılara vermiştir. Gençlik yıllarını Hollanda’da geçirmiş ama sonraki yıllarda sağlık durumu yüzünden İtalya’ya gitmesini gerektirmiştir. Shaftesbury, klâsiklerin özellikle Platon, Epiktetos ve Aurelius’un ateşli bir öğrencisi, hem düşüncede hem de siyasal sorunlarda özgürlük tutkunu ve sanat amatörü idi.

Shaftesbury’nün yapıtları: İnsanların, Tavırların, Fikirlerin ve Dönemlerin Özellikleri – “Characteristicks of Men, Manners, Opinions and Times” adı altında üç cilt halinde 1711 yılında basılmış, ikinci baskısı 1713’de genişletilerek yayınlanmıştır.

Araştırmalarından bazıları: Erdem ya da Değerlendirme ile ilgili bir araştırma “An Inquirity Concerning Virtue or Merit”, Ahlâkçılar: Bir Felsefî Rapsodi “The Moralists: A Philosophical Rhapsody”, Coşku Üzerine Bir Mektup “A Letter Concerning Enthusiasm”, Ortak Duyu: Zekâ ve Nükte Özgürlüğüne İlişkin Bir Deneme “Sensus Comunis: An Essay on the Freedom of With Intelligence and Humor”, Kendi kendine Konuşma ya da Bir Yazara Öğüt “Soliloguy : or Advice to an Author”, ( ) “A Notion of the Historical or Tabletture of the Hercules”, ( ) “Miscellenneous Reflections”, ( ) “Philosophical Regimen”, İkinci Özyapılar ya da Biçimlerin Dili “Second Characters or the Language of Forms” yayınlanmıştır.

Shaftesbury’nün anlatımı hemen hemen her zaman açık bir anlatımdır. Hristiyanlık, Platon ve Aurelius’da ortak olan tinsel dünya görüşüne yakınlık göstermiştir. Tanrıbilimsel anlaşmazlıkların aşırılıklarına ya da çağdaş dinsel bağnazlıklara hiç yanaşmamıştır. Bu dinsel bağnazlıkları suçlayarak engelleme yönteminden de iğrenmiştir. Shaftesbury’ye göre eğer bunlara ne kadar saçma ve gülünç oldukları ortaya çıkacak şekilde izin verilirse bağnazlara daha iyi karşı koyulabilir. O, nükte ya da eğlenmeyi boş inana karşı özel bir amaç için kullanan olgu olarak görmüştür.

Shaftesbury, etik alanındaki kendi yazılarında insan doğasının bencilliğe işaret etmediğini göstermeye çalışmıştır. İnsanda kendi çıkar ya da mutluluğuna saygı gösteren eğilimler vardır. Ama aynı zamanda üyesi olduğu türün iyiliğine yönelmiş olan toplumsal ya da Shaftesbury’nün deyimiyle doğal eğilimler de vardır. Shaftesbury, bu iki dizge arasında hiçbir çatışma olmadığını kanıtlamak için çalışır. İnsan anlığının daha yüksek bir ereği vardır: “Ussal bir yaratığın doğal eğilimi” evreni içine alacak ve böylece o, dünyadaki tüm varlıkları sevecektir. Çünkü, nesnelerin evrensel plânı içinde “hiçbir şey gereğinden fazla ya da gereksiz değildir.” “Bütün, uyumdur. Sayılar tamdır. Müzik de yetkindir”. Bundan başka, insan anlığının kendisi de evrensel düzenle uyum içindedir. Shaftesbury, doğru ve yanlışın duyusuna moral-duyu adını veriyor demiştik. Bu ahlâk-duyusu öğretisi Shaftesbury’nün şimdi sık sık anımsanmasına neden olan öğretidir. Onun yapıtları yaşadığı yüzyılda da dikkate değer bir şekilde tutulmuşlardı.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

YETKİN, S.K., Estetik ve Ana Sorunları, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi, İnkılâp ve Aka, İst., 1979.
TUNALI, İ., Estetik, Cem YY., İst., 1984.
SENA, C., “Estetik Sanat ve Güzelliğin Felsefesi”, 1. Basım,  Remzi Kitabevi, Şubat 1972.
TUNALI, İ., Grek Estetik’i “Güzellik Felsefesi / Sanat Felsefesi , Üçüncü Basım, 1983.
CROCE, Benedetto., İfade Bilimi ve Genel Linguistik Olarak Estetik.
TUNALI, İ., B. Croce Estetik’ine Giriş, İkinci Basım, 1983.
ARAT, N., Ernest Cassier ve S.K. Langer’da Sembolik Form Olarak Sanat, İ. Ün. Ed. Fak. Bsm., 1977.
ARAT, N., Etik ve Estetik Değerler., Say yy., İkinci Basım, Ocak 1987.
YETKİN, S.K., Estetik Doktrinler,  Bilgi yy., Mart 1972.
SCHİLLER, İnsanın Estetik Terbiyesi Üzerine Mektuplar (Über die asthetische Erziehung des Menschen, in einer Resihe von Briefen) çeviri: Doç. Dr. Melahat ÖZGÜ, MEB. YY., Ankara 1943.
ARİSTOTELES, Poetika,  Çeviri: TUNALI, İ., Remzi Kitabevi, İst., 1963.
KAYA, Nusret, Evrenin Sembol Diliyle Psikoestetik,  Sistem yy., Birinci Basım 1999.
GEİGER, Moritz, Estetik Anlayış (Zuzange zur Asthetik Neue Geist Verlag, Leipzig, 1928. Çeviri: Tomris MENGÜÇOĞLU, Remzi Kitabevi, 1985.
HEGEL, G.W.F., Estetik, Güzel Sanat Üzerine Dersler Cilt-I., Çeviri: Taylan AKTUĞ&Hakkı HÜNLER, Payel yy., I. Basım, 1994.
ÇALIŞLAR. A., Estetik Yazıları, Varlık yy., I. Basım, Nisan 1984.
KAGAN, M., Estetik ve Sanat Dersleri  Vorlesungen zur Asthetik, Çeviri: ALIŞLAR, Aziz, İmge Kitabevi, 1983.
BATUR Enis., Estetik Ütopya,  B/F/S (Bilim/Felsefe/Sanat) yy., 1987.
ALTUĞ, Taylan., Kant Estetiği,  Payel yy., I. Basım,, Mayıs 1989.
SARTRE, Jean-Paul, Estetik Üzerine Denemeler (“ ‘Situations-IV’ Essay in Aesthetich”), Çeviri: Yılmaz, Mehmet, Doruk yy., Nisan 2000.
AYVAZOĞLU, Beşir, Aşk Estetiği “İslam Sanatlarının Estetiği Üzerine Bir Deneme”, Ötüken Neşriyat, 1993.
TUNALI, İ., Marksist Estetik,  Altın Kitaplar,  Kasım, 1976.
ÇALIŞLAR, A., Gerçeklik Estetiği, DE  yy., Mart 1986.
ZİSS, Avner., Estetik – Gerçekliği Sanatsal Özümsemenin Bilimi., çeviri: SAHAN, Yakup, DE yy., Mart 1984.
LUKACS, Georg. Estetik I, Çeviri: CEMAL, Ahmet, Payel yy., II. Basım, Kasım 1985.
LUKACS, Georg. Estetik II, Çeviri: CEMAL, Ahmet, Payel yy., I. Basım Mayıs 1981.
LUKACS, Georg, Estetik III, Çeviri: CEMAL, Ahmet, Payel yy., I. Basım, Şubat 1988.
HANÇERLİOĞLU, O.,  Başlangıçtan Bugüne Kadar “Mutluluk Düşüncesi”, – Varlık yy., Ocak 1965.
HANÇERLİOĞLU, O., Başlangıçtan Bugüne Kadar “Özgürlük Düşüncesi”, Varlık yy., Şubat 1966.
FISCHER, Ernst,  Sanatın Gerekliliği,  Çeviri: Çapan Cevat, V. Yy., İmge Kitabevi., 6. Baskı, Ocak 1990.
BOZKURT, Nejat, Sanat ve Estetik Kuramları, Sarmal yy., II. Baskı, Ekim 1995.
SAN, İnci,  Sanat Eğitim KuramlarıÜtopya yy., Kış 2000.
TANSUĞ, Sezer,  Sanatta Yaklaşım “Eleştiride Duyarlık Çağı”, Künmat yy. Mart 1976.
SHOPENHAUER, A., Var Olmanın Acısı, Çevirip Derleyen: Atayman, Veysel, Don Kişot yy. 2003.
NIETZCHE, F., Aforizmalar , çeviri: Akdeniz, Ali, Babil yy., 2003.
ÖNER, Yılmaz, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik- Prodeterministik II, Belge yy., Birinci Baskı, Haziran 1990.