İçsel Duyumculuk Açısından Öznelci Estetiğe Bir Yaklaşım ve Psikoestetik Denemesi – 01

Sayı 9 - Estetik Sorunu

Sanat etkinliği en geniş anlamıyla benliğin kişiliğe dönüştürülmesi eylemi olup, dışımızdaki dünyalara duyulan ilgi ve bilinmeyenlerin çekiciliği de bu eylemimizi besleyen ana damarlardır. Var olanla var olmayan arasında bir yerlerde bulunan sanatsal süreç, bu iki alanı biraraya getirmeye çalışır.

Açık bir kavram olan ve bu yüzden de çeşitli tanımlamalarla tüketemediğimiz sanat kavramımız, bir tür “doğuş”, bir tür “gizemce” olarak karşımıza çıkar.

Yine de onu bazı tutamaklardan yola çıkarak betimlemekten bir türlü vazgeçemeyiz. “Sanat, bir karşı yazgıdır” (Malrauz, A.) Ama bence yazgının üstündedir, onu aşar. Her türlü duygunun duyumlanmasını ve iletilmesini amaçlayan sanat, bu yüzden olumsuz karmaşıklığa karşılık olumlu bir karmaşıklık olarak algılanır. Bu olumlu karmaşıklılık içinde insanın eli, yüreği ve kafası birlikte yol alır; yine bu yaratıcı etkinlik içinde sezgi, duygu, imgelem ve duyu organları bir arada çalışır. Doğal bu etkinlikler özgür bir ortamda gerçekleşmek zorundadırlar; sanat alanındaki bu sonsuz özgürlüğün bedeli ise bir paranoyadır. Pek çok kimsenin ürktüğü bu paranoya içinde, yaşamın büyüsünü, önemini ve değerini yansıtabilen kişi ancak sanatçı olabilir.

Bunu başarabilmek için de sanatçı, görünmeyeni anlayabilmek için görünene başvurmak durumundadır.

Sanat, insanın kendisine karşın yarattığı ikinci bir doğadır; her şeyden önce insanın var olana bir karşı çıkışı, varlığa bir meydan okumasıdır. Başka türlü dendikte sanat, insanın gerçekliği aşması ya da kendine özgü başka bir gerçeklik yaratmasıdır. Düşle gerçek arasında kurulan bir köprü olarak sanatsal etkinlik, ussal ile usdışı, düşlem ile gerçek, imgeler ile nesneler arasında bir bağ kurma eylemidir. Kısaca bir bağ kurma eylemidir. Kısaca sanat, insanın kendisini tanımasının, dönüştürmesinin ve yaratmasının bir dışavurumu ya da bir serüvenidir. Bu serüvenin sonunda insanın, başkaları aracılığıyla kendini tanıdığını, varlığını kanıtladığını, kendini aşma çabası içinde kendi bilincine vardığını gözleriz. Yarattığı bir “imgeler ekolojisi”yle sanatçı, gerçekliği ve kendisinin de içinde yer aldığı kendi dünyasını yeniden kurar. Pascal, “İmge, yanılgının efendisidir” dese de sanatçı, yanılmayı da göze alarak, bir “imgeler ekolojisi” taratır ve kendi dünyasını bu ekoloji üstüne kurar. Bu yüzden de gerçek sanatçıların “üçüncü bir göz”e sahip oldukları söylenir; bu hem bir gönül gözüdür, hem de düşünsel bir göz. Çünkü sanatçı bu üçüncü gözüyle, Baudelaire’in dediği gibi:

Aslında iğrenç olan bir şeyi, sanatsal ifade gücüyle güzelliğe dönüştürür;
bu da sanatın ya da sanatçının şaşılası ayrıcalıklarından biridir.

…Doğayı, sanat eseri gibi gördüğümüzde ancak bir estetik heyecan duyabiliriz. Bu bakımdan estetik yerine sanat felsefesi dememiz gerekirdi. Böyle olmakla birlikte, estetik terimi daha yaygın olduğu için bunu yeğledik.

Estetiği şu 10 ana sorunda toplayabiliriz:

Sanatçı Kimdir?
Yaratış ve Psikanaliz.
Sanatçı nasıl yaratır?
Yaratışta dış etkenler.
Sanat eseri nedir?
Estetik heyecan nedir?
Estetik heyecan, değer ölçütü olabilir mi?
Sanat eserinin işlevi ya da sanatta Pygmalion(*) gerçeği.
İnsanlıkta sanatın doğuşu.
Deha nedir?

Bunlar incelenmedikçe, ne sağlam bir estetikten, ne de estetiğin bir uygulaması olan bilimsel bir eleştiriden sözedilebilir.” (YETKİN, S.K., Estetik ve Ana Sorunları, İnkılâp ve Aka Kitabevi, 1979.)

Ord. Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin’in yukarıda adı geçen kitabının GİRİŞ yazısından alıntıladığımız gibi Estetik ya da Sanat Felsefesi’nin sorunlarına dizgesel yaklaşımlar yapılmıştır.

Sanatçının, düşünürün gördüğü dünya, mantığımızın verilerine göre değil, duygularımızın, düşlerimizin, özlemlerimizin verilerine göre düzenlenmektedir. Sanatı yalnız dış etkenlere bağlamak yanlışsa, yaratışı yalnız aklın ya da duygunun ve içgüdünün ürünü saymak da o kadar yanlıştır. Böyle bir davranış insan gerçeğine aykırıdır.

Bizi gerçekliğe götüren, günlük kaygılara boğan, psikolojik dengeyi bozan her şey estetik heyecanın doğmasına engeldir. Estetik heyecanın ilk koşulu, kuşkusuz duyumdur. Ama bu duyum imgeleri uyandırmazsa, onları duygulandırmazsa estetik heyecan bir anlık ve geçici kalır. Bir tablodan, bir şiirden, bir senfoniden beklediğimiz, yalnızca çizgilerin, renklerin, sözcüklerin ya da ses-ritimlerin soyut bir düzenlenmesi değil, ama bu düzenle sanatçının bir ruh anını sonrasızlaştırmasıdır. Bu bakımdan eksiksiz estetik heyecan, duyusal hazzın biçimsel ve duygusal hazlarla bileşimidir. Duyum, saatın başlangıç noktasıdır. Ama duyuların ham maddeleri olan duyumların ham maddeleri olan duyumlar imgeleri uyarmadıkça, aklın değerlendirmesinden geçmedikçe, tam estetik heyecan uyanmaz.

Yaratıcısından kopan ve topluma karışan sanat eseri; yani roman, şiir, oyun, konçerto, saray, tablo, heykel.. kendisini okuyanı, kendisini dinleyeni, kendisini seyre dalanı bekler. Sanat eserinin bunlardan biri ile karşılaşması estetik durumu meydana getirir. Yaratıcı ile, yaratılan eserin seyrine dalan kişi arasında davranış bakımından hiç bir ayrılık yoktur.

Bilindiği gibi günümüzde etkin bir bakış açısı seçerek sanatla yaşamı uzlaştırmayı amaçlayan öğretiye Sanat Felsefesi ya da Estetik diyoruz. Gerçek bir estetik, Nietzsche’nin deyişiyle, iki temel ilkeyi göz önünde tutar: Bunlardan ilkine göre sanat, bir eğlence değil, yaşama katlanmanın en yüksek ve tek doğal biçimidir. Çünkü varoluş ve dünya ancak estetik bir olaymış gibi algılandıkları ölçüde, öncesiz sonrasız olarak doğrulanabilirler. İkinci ilkeye göre ise, olası tek estetiğin yalnız izleyici (alımlayıcı) bakımından değil, ama aynı zamanda yaratıcı, yani sanatçı ve sanat yapıtının birlikteliği bakımından ele alınıp kurulması gerekir. O’na göre:

… derinliğine ele alınması gereken ilk konu usdıışcılıktır; çünkü sanatın ve tüm insan yaratıcılığının kökenleri düş ve şarkı olarak adlandırılan insan doğasının bu iki görünüşünde temellerini bulur. Gerçekliği yorumlayışımız sırasında anlam katlarını yüreklice araladığımızda görürüz ki varlık ancak estetik terimlerle anlaşılabilir ve haklı kılınabilir.

Bu görüş ise bilimsel araştırmayı yeni bir ışık altına tutmak demektir; çünkü bilim, ya yanlış sonuca götüren bir başarısızlık ya da sanata bir rakip olarak ortaya çıkar. Sanata rakip olmasında ise bilim, tıpkı sanatın bir yanılsama olmasındakine benzer, bir tür yanılsamadır.

Sanat aracılığıyla yeniden yorumlanarak yeni baştan kurulan ve bir işlev kazandırılan yaşam, varlığın anlamsız bir akışından, sürüklenişinden anlamlı bir bütünlüğe ve düzenli bir dünyaya dönüşür. İşte insan zihninin tüm bu yanılsatıcı taktiklerinin en ilginci ve uyarıcısı da Antik Yunan’daki Atinalının dünyasında bir görünüp bir kaybolmuş bir sanat formu olan tragedyadır. Tragedya, doğa korkusunun ve her insanın soylu davranışının arkasında yatan doğal olmayan bir eylemin görünüşe çıkmasıyla, yani bize sunduğu bir gösterimle ayırt edilir. Tragedya bizlere, “Erdemin doğaya karşı işenmiş bir cinayet olduğunu” gösterir. Nietzsche şunu sorar: Böyle bir görünüş varlığa nasıl gelebildi? Bu çok zor soruya yanıt verebilmek için Nietzsche, Apollocu ve Dionisoscu olan arasındaki o ünlü ayrımını yapar. İlki “düşlerin fantazyası”dır, ikincisi ise “yabanıl, içgüdüsel, barbar bir kendinden geçme ve sarhoşluk”tur.

İkisi de insan için doğaldır, ama uygarlıklar insan doğasının bu yanlarından birine ya da ikisine birden ağırlık vermelerine göre birbirlerinden ayrılırlar.

Öte yandan günümüz estetiğine yön veren üç büyük eğilimden de söz edilmektedir: Bunlardan

İlki, doğada ve sanatta biçimlerin evrimini ortaya koyar ve klasik felsefelerin, güzelin özünü tanımlamaya çalışan birleştirici kaygısını paylaşır.

İkinci eğilim, izleyicinin beğeni yargısı, sanatsal yaratı ve estetik hazzın belirlenmişliği ya da belirlenmemişliği gibi sorunlara, yani fenomenolojik estetikle, yaratmanın estetiğiyle, ekonomi ya da libidoya ilişkin estetikle uğraşır.

Üçüncü eğilim ise, deneysel estetik, sanat bilimi, sanat psikolojisi, sanat sosyolojisi, yazın ya da resim göstergebilimi, endüstri estetiği gibi pek çok alanı kapsar.

20. yy estetikçileri, felsefî estetiğin, Platon, Aristoteles, Plotinos, Augustinus, Thomasius, Baumgarten, Leibnitz, Kant, Hegel, Comte, Taine, Fechner ve Wundt, Shaftesbury gibi düşünürlerce ele alınıp işlenen kuramsal sorunlarını bir yana bırakarak, çevre, piyasa, multi media, sanatsal biçim ile yaratıcı ya da izleyici arasındaki ilişkileri incelemeye yönelmişlerdir.

Çeşitli estetik akımları günümüzde genellikle “Olgucu Estetik” (Sanat Sosyolojisi, Yapıların Çözümlenmesi, Deneysel Estetik, Sanat Bilimi) ile “Öznelci Estetik” (Sanat Psikolojisi, Fenomenolojik Estetik, Varoluşçu Estetik) olmak üzere iki ana dala ayrılmış bulunmaktadır.

Bir bağımsız felsefe dalı olarak estetik, 18. yy’da Baumgarten (Aesthetica, 1750-58) ve özellikle de Kant (Urteilskraft, 1790) tarafından kurulur. Ama, bu estetik sorunların daha önce incelenmediği anlamına gelmez. Bu sorunların Antikiteden beri birer felsefe sorunu olarak ele alınıp incelendiğini görmekteyiz. Platon’da, Aristoteles’te, Plotinos’da, Longinus’da; sonra Renaissance’da Leonardo’da, Boileau’da; daha sonra 18.yy’da İngilterede Hume’da, Shaftesbury’de (yazı konumuz) estetik sorunların araştırıldığını görüyoruz. Ama, bu adı geçen düşünürlerin hiçbirini bağımsız bir felsefe dalı olan estetiğin kurucusu olarak niteleyemeyiz. Çünkü onların hiçbirinde estetik kendine özgü bir kavram dizgesine ulaşmamış, genellikle estetik sorunlar genel felsefe kavramları ile birlikte ele alınıştır.

İlk kez Baumgarten, estetik sorunları özel bir kavram altında toplamış ve buna estetik demiştir.

Ama bu yeni kavramı, estetik adı altında toplanan sorunları, temel kavramlar yönünden inceleyen, bir kavram ayıklaması yaparak, bu yeni felsefe dalına bir kavramsal yapı kazandıran düşünür İ. Kant olmuştur. Söz gelişi: Kant, temel bir estetik değer kavramı olan güzeli, “hoş”a, “kavram”a, “iyi”ye karşı sınırlar; “beğeni”yi, “estetik yargılar”ı bu bilgi dalının olanak ve koşullarına uygun olarak ele alıp temellendirir. Tüm bu çaba ve çalışmaların ürünü ise artık bağımsız bir bilgi dalı olan estetik olur.

Her ne kadar estetik sorunlar çok önceden varsa da, estetik kavramların oluşmamış olması 18. yüzyıla gelene kadar estetikten bağımsız bir bilgi dalı olarak söz açmamıza engel olur. Ancak Kant’tan sonra böyle bir bağımsız bilgi dalından söz etmeye hak kazanabiliriz. Çünkü ancak Kant’a böyle bir bilgi kavram dizgesine kavuşmuş olur. Böylece Kant’ta bilimsel yörüngesine giren estetiğin günümüze gelene dek büyük bir titizlikle, bu kavram yapısını ve bu yapının özellikle öbür felsefe dallarının, etik ve mantığın kavramlarından olan ayrılığını, onlarla olan sınırlarını korumağa çalıştığını görüyoruz. Bu sınırlamalar, ise daha çok güzel değeri ile ilgilidir. Güzel, etik bir değer olan iyi’den ve mantıksal bir değer olan doğruluk’tan (gerçek) kesin sınırlamalarla ayırt edilir. Bu yolda büyük çaba harcanır. Bu çabanın temelinde ise, bu sınırlamanın yapıldığı ölçüde estetik’in bağımsız bir bilgi dalı olacağı düşüncesi yatar. Bunu sonunda estetik onu etik ve mantıktan ayıran yüksek surlarla çevrili bir bilgi ülkesi olarak bağımsızlaşır.

Estetiğin etik ve mantık karşısındaki tavrı nasıldır? Estetik, kendi bilimsel ülkesini çevreleyen surları hal, dirençle, titizlikle korumak ve savunmak istiyor mu? Yalnız genellikle bilim alanında değil sanat alanında da kendini gösteren kökten değişikliklerin, endüstrinin sanata girmesi, sanatta işlevliliğin daha çok aranması gibi, sanata iyi ve doğru ile kurulan yeni değer ilişkileri ve dizgeleri getiren değişikliklerin, bir yerde bir sanat kuramı niteliği taşıması gereken estetiği de yakından etkilemesi ve kuramda da güzel ile iyi-doğru değerleri arasında yeni yaklaşımların olması beklenirdi. Başka türlü dendikte bu, çağımızda güzeliyi ve doğrudeğerleri arasındaki ilişkiler sorunu araştırılması gereken ilginç ve özgün bir program olarak estetik sorunsalı üzerine düşünenlerin önüne çıkıyor.

Ama, böyle bir programın ele alınması, ilkin bir tarihsel-dizgesel temel hazırlığı zorunlu kılıyor. Çünkü bu değerler üzerinde olduğu gibi, bunların ilişkileri üzerinde de tarihsel art-alanda önemli çalışmaların yapılmış olduğunu biliyoruz.

Özellikle Antikite ve 18. yy. düşünmesinde bu çalışmalar ön planda yer alıyor. Bunun için çağdaş estetikte güzel-doğru-iyi değer sorununu araştırmak, bir bakıma adı geçen yüzyıların bu değerleri özellikle de güzel-iyi-değer ilişkisi sorununu ele alış biçmini bilmeyi zorunlu kılıyor.

İşte bu çalışmamda 18. Yüzyıl İngiliz Felsefesinde güzel-iyi sorununu ele alan Shaftesbury’nin “Öznelci Estetik” görüşünün açımlanmasını irdelemeye çalışacağım. Antikite’de ilk önce iyi, sonra güzel değerini ele alıyor, sonra da Platon ve Plotinos’ta bu iki kavramın nasıl güzel-iyi (kalokagathia) kavramında bir bireşime ulaştığını incelenince görebiliriz. Aynı şekilde ve aynı yöntemle sorunu 18. yüzyıl İngiliz Felsefesinde ele alınır. Şöyle ki ilkin iyi kavramını sonra güzelkavramını inceler ve sonra da, Antikite’de olduğu gibi bu iki değer kavramının Shaftesbury’de nasıl güzel-iyi (kalokagathiabireşimine ulaştığını göstermeye çalışacağım.

18. Yüzyıl İngiliz Felsefesinde
Etik ve Estetik Değerler Arasındaki İlgi Sorunu:

Kalokagathia (Güzel-İyi)

18. Yüzyılda iyi ve güzeletik ve estetik çok yakın bir ilgi içinde ele alınıyorlardı. 18. Yüzyılın özgün içduyu anlayışının iyiliğe ve güzelliğe doğru bir eğilim göstermesi için hemen hemen hiçbir zorlamaya gerek yoktu. Örneğin, Shaftesbury ve Berkeley’in yalnızca ustaları Platon’a geri gidip onda erdem ve güzelliğiikiz değerler olarak bulmaları yeterliydi. Ama, onların ahlâksal ve estetik değerler arasında açık seçik bir çizgi çizmemelerine Platon’un etkisi kadar, içinde bulundukları genel düşünce ortamı da neden olmuştur. Bu dönemde tinsel incelik ve özyapı, özdeksel nesnelerin inceliği ve özyapısından daha değerli tutuluyordu. Ama ikisi aynı cinsin türleriydiler ve birinde uzman olan bir kimsenin ötekinde de uzman olması doğaldı.

Güzel sanatlardaki bir beğeni, gerçekten çok yakını olduğu ahlâksal-duyu ile elele yürür” diyor Hume.. Yine O, güzel sanatlara ilişkin ussal ilkelerle us yürütmenin “yüreği de en az anlık kadar geliştirmeye yöneldiğini” söylüyor.

Yaratılışı tatlılaştırıp uyum kazandırmak, tutkunun karışıklığına karşı güçlü bir çaredir.. Büyüklenme kıskançlık iki iğrenç tutkudurlar. İnce ve ayırıcı bir beğeniden daha amansız bir düşmanları yoktur… Şunun üstünde tam bir doyumla diretiyorum ki hiçbir insanı görevine, beğenisini güzel sanatlarda eğitmek kadar bağlayamaz. Yazıda ya da resimde, mimaride ya da peyzaj-mimarisinde neyin güzel, uygun, ince ve süsleyici olduğunun haklı olarak boşa gitmesi için güzel bir hazırlıktır.

Yine bir başka yerde Hume, sanat aşkının genç bir adamı kumarbazlıktan, orta yaşlı kimseleri tutkulardan, yaşlıları da açgözlülükten korduğunu söylüyor. Ama, belki de bu yazarlardan hiçbiri, dış duyular tarafından kavranabilen güzellikle “içerideki bahçelerin ve koruların güzelliği” (yani tinsel güzellik) arasındaki yakın ilişkiyi Shaftesbury kadar vurgulayarak işlememiştir. “İyiliği yaşayın… O zaman her şeyi haklı ve iyi göreceksiniz” diyor Shaftesbury.

Hobbes ve Mandeville, insanın doğal olarak bencil olduğunu ve doğasının daha yüksek ve yumuşak eğilimlerinin, doğadan çok alışkanlık üstünde temellenen ikinci düzeyden eğilimler olduklarını öğretmişlerdi. Hobbes’çuluk öylesine ussal bir şekilde tamamlanmıştı ki başlangıçta onu düşünsel terimlerle tanıtlamak zordu. Ama, Shaftesbury ve izleyicileri, insanın özgün duygusal yapısının Hobbes’un izin verdiğinden daha karmaşık olduğunu, ve insanı acıma ve iyilik edimlerine yönelten ahlâk-duyusunun ve yine insanı ses uyumu ve biçim güzelliğine doğru iten iç-duyusunun (güzellik-duyusu) doğuştan olan anlıksal yetilerden olduklarını öne sürdüler. Shaftesbury, Mektuplar’ında Hobbes’un zehirli görüşlerine değiniyor ama asıl büyük zarar Locke’un neden olduğunu söylüyor. Çünkü O’na göre Locke, düzen ve erdemi temelleri anlıklarmızda olmayan yapma ürünler durumuna sokmuştur.

Shaftesbury’nün izleyicisi Hutcheson, Hobbes’unkine karşı olacak şekilde planlanmış olan gülme kuramına değer konusunda hocası kadar yetkin kararlılık örneği veriyor. O, şöyle yazıyor:

Doğal eğilimler ve ince içgüdüler, terbiyeli ve ahlâklı olma gibi eski kavramlar, Ahlâk kitabımızdan hemen hemen sürülmüş gibidirler. Doğuştan İdeler korkusundan, onlardan konuşmalarımızın hiçbirinde hiçbir zaman sözetmememiz gerekir. Her şey çıkarlara bağlanmalı ve bencil bir görüşle açıklanmalıdır!” (Reflections upon Laughter and Remarks upon the Fable of the Bees.)

Bu düşünüş biçimi, gülünç duygusunu duygudaşlık ve iyilikle bağdaştıran yeni akıma özgü bir durumdu. Yeni akım, yalnız estetik duyunun dolaysızlığını ve kurallardan bağımsızlığıını kanıtlamayı istemekle kalmıyor aynı zamanda insanı bencil bir yabanıl olmaktan kurtarıp soylu bir yaratık şekline sokmayı da diliyordu.

18. yüzyılda etik ve estetik değerler belli bir ilgi içine sokulduğu, bir anlamda Antik Çağda olduğu gibi özdekleştirildiği için estetik yaşantısının toplum ve devletteki ahlâksal sonuçları üstünde de duruluyordu. Örneğin, Addison, açık bir ufkun güzelliğin bir özgürlük imgesi olduğunu söylediğinde çağının insanları için çok değerli olan bazı düşünceleri simgeleştirmişti.

İngiliz Deneycileri, iç-duyunun eğitilebileceğine inanıyorlardı. Örneğin Shaftesbury, vatndaşlarını daha iyi bir beğeniye sahip olacak şekilde eğitmek gibi kutsal bir görevi, kendi üstüne alıyordu:

Benim kendi plânlarım biliyorsunuz hep ahlâksal örnekler ve Eski Roma ve Grek tarihi, felsefesi ve erdemi ile ilgili şeylere ilişkindir. Çağdaş ressamlar bunlar hakkında pek az bilgi ve beğeniye sahiptirler… Eğer bazı şeyler yönetilebilir ve bazı incelemeler bu yöne döndürülebilirse, eyleme geçirici ve bu ruhu uyandırmaya yardım edici ben olmalıyım. Gördüğünüz gibi, savların tümüyle sanatın ve erdemin gelecekteki yaşam içinde zenginleşip gelişmesi uğrunadır.

Shaftesbury’nun bu tümceleri sanatla ahlâkın yani etik ve estetik değerlerin bu yüzyılda nasıl birlikte ele alındıklarının bir kanıtı oluyor.

1- Shaftesbury’de Estetiğin Temellendirilmesi

Shaftesbury’nün daha önce söylediğimiz gibi hem düşünce gelişimi hem de öğretisinin biçimi yalnız kendine özgüdür.

O, gerçekte içinde yaşadığı dönemin felsefesine bir yakınlık duymamakta, başka düşünsel ve tarihsel örnekler aramaktadır. Onun dönemine karşı duyduğu uzaklığı anlamak için felsefî yazılarına bir göz atmak yeterlidir. Felsefesinde dönemini etkileyen sorunların ve bu dönemin vardığı düşünsel  ya da kılgısal sonuçların izlerine pek ender rastlarız. Shaftesbury’nün ilgisi, içinde yaşadığı dönemin ivedi sorunlarının ötesine uzanıyor. O, geriye, Renaissance’ın ve Antikie’nin düşüncelerine bakıyor. Onun düşünce şekline hiçbir şey, felsefenin bir mantıksal kavramlar dizgesine ya da bütünleşmemiş bilimsel öğretiler birikimine indirgenmesi kadar karşıt olamaz. O, ülküsünü yeniden canlandırmak ve gerçekleştirmek istiyor.

İşte Shaftesbury, Estetiğin sorunlarına soyut kurgu ya da deneysel gözlem yoluyla değil, böylece yaklaşıyor. Estetik sorunlar, salt kuramsal sorunlar olmadan önce O’nun kişisel sorunları oluyorlar. Shaftesbury, estetiği yalnız sanat yapıtı görüş açısından incelemiyor. Tersine, “kişiliğin gerçek biçimlenişi yani, erdem” sorununa yanıt bulmak üzere bir güzellik kuramına, yani estetiğe gereksinme duyup böyle bir kuram arıyor.

Shaftesbury, estetiğinde kişisel iç-dünyanın yapısını yöneten yasayı bulmak istiyor. O’na göre salt bir bilgelik öğretisi olarak kavranan felsefe, bir güzellik öğretisi içinde doruk noktasına ulaşmadığı ve burada somut doyumuna ulaşmadığı sürece eksik kalır. Çünkü gerçek doğruluk, güzellik olmaksızın, güzellik de doğruluk olmaksızın varolamaz. Shaftesbury’nün felsefe ve estetiğinin ana savı olan “Tüm güzellik, doğruluktur” ancak bu bağlam içinde kavranabilir.

Dünyada en doğal olan güzellik dürüstlük ve ahlâksal doğruluktur. Nasıl ki doğru ölçüler uyum ve müziğin güzelliğini yaratırlarsa, doğru çizgiler bir yüzü, doğru orantılar da mimarî yapıtı güzel kılarlar” (Shaftesbury, Characterics On Freedom of Wit and Humour).

Shaftesbury, güzelliğin doğruluk olduğunu öne sürerken doğrulukla kesin mantıksal kurallara, temel kavramlar ve indirgenebilecek önermeler ve yargıları, yani, kuramsal bilginin toplam özetini dile getirmiyor. Ona göre doğruluk daha çok, yalnız kavramlar aracılığıyla bilinemeyen ya da kişisel deneyler aracılığıyla tümevarım yöntemiyle kavranamayan bir şeydir. Doğruluk, evrenin ancak doğrudan doğruya yaşanılan ve sezgisel olarak anlaşılan iç düşünsel yapısını gösterir. Bu biçimde bir yaşantı ve sezgisel anlayış, güzel olayında geçerlidir. Burada, dış-dünya ile iç-dünya arasındaki engel ortadan kalkar. Her iki dünya da kendisine göre dile getirdiği aynı tüm-içsel yasa ile yönetilir. Güzelin her örneğinde bulup ortaya çıkardığımız “iç sayılar” hem doğanın hem de fizik dünyanın gizemlerini açıklarlar. Çünkü fizik dünya, yalnız görünüşte bir dış dünyadır. Bu dünyanın daha derin bir gerçekliği, içinde etkili bir ilkenin geçerli olmasıdır. Bu ilke, bu dünyanın tüm yaratıkları tarafından çeşitli düzeylerde ve güçte dile getirilir ve yansıtılır. Güzeli seyrederken duyduğumuz hoşlanma, tüm mantıksal çıkarım öğelerinden arınmış olan ve iç ve dış dünyaları çözülemez şekilde birbirine örülmüş gösteren bu türden bir yansımadır.

Tüm güzellik, doğruluktan doğar” ama doğruluğun tam, somut anlamı ancak güzelik içinde açıklanabilir. İnsan ve evren arasındaki en salt uyuma, ancak güzel aracılığıyla erişilebilir. Çünkü burada insan, tüm düzenin, tüm birlik ve yasanın bütün öteki yaratıklarda olduğu gibi insanda da doğrudan doğruya varolan bir ve özdeş özgün biçime, bir ve özdeş bütüne dayandığını yalnız anlamakla kalmaz, aynı zamanda bunu yaşar ve bilir de…

Evrenin doğruluğu, güzellik olayı aracılığıyla konuşur. O artık erişilmez değildir ama içinde bu doğruluğun anlamının ve gerçek yasanın ilk kez tam olarak açıklanabileceği bir anlatım aracı, bir dil kazanır.

Shaftesbury, estetiği klasik dizgeden ve deneysel kuramlardan söküp tümüyle yeni bir toprağa dikmektedir.

Klasik estetik, sanat yapıtını temelden doğal bir nesne gibi görmeye ve benzer araçlarla incelemeye eğilimliydi. O, sanat yapıtının mantıksal bir tanımla karşılaştırılabilecek bir tanımını arıyordu. Böyle bir tanım, verilen herhangi bir özel içeriği mantıksal bir tanım gibi, sınıfı, türü ve belirleyici özelliği ile açıklayacaktı. Böyle bir tanıma varma çabalarının kaynağında, türlerin ve her türü yöneten kesin nesnel kuralların değişmezliği öğretisi bulunuyordu.

Deneysel estetik, bu araştırma biçiminden yalnız yöntemi açısından değil, nesnesi açısından da ayrılıyor. Çünkü deneysel estetik, doğrudan doğruya sanat yapıtlarıyla ve bu yapıtların sınıflandırılmasıyla ilgilenmeyip daha çok, sanattan hoşlanan birey ya da özne ile ilgileniyor, bu öznenin ruhsal durumuna ilişkin bilgi edinmeye ve bunu deneyciliğin araçları ile betimlemeye çalışıyor.

Görüldüğü gibi burada ana ilgi, bir yaratı ve salt biçim olarak sanat yapıtına değil, kendileriyle sanat yapıtının yaşanıldığı ruhsal süreçlerin bütünlüğüne yönelmektedir.

Deneysel öğretiye göre bu ruhsal süreçler, son öğelerine kadar incelenmelidir.

Shaftesbury, ne sanat yapıtlarının sınıflandırılması, ne de seyircide baş gösteren ruhsal süreçlerin açıklanması ile ilgilenmiyor. O’na göre güzel çok ayrı türden bir buluşu gösteriyor. Güzel, ayrı bir kaynaktan doğup temelden ayrı bir ereğe doğru yöneliyor. Güzelin seyrinde insan “yaratılmış şeylerin dünyasından, yaratıcı sürecin dünyasına; nesnel gerçeklerin deposu olan evrenden, bu evreni biçimlendirmiş ve iç uyumunu sağlamış olan etkin güçlere dönüyor”.

Oyun kuramınca, bu kavrayış ne yalnızca sanat yapıtının incelenmesinden kazanılır ne de seyir ve sanattan hoşlanma sırasında alıcı öznede yer alan yaratıcı süreçteki anlıksal uğraştan doğar. Ussal incelemeler ve ruhsal içe-bakış bizi, güzelin yüzeyinde bırakır. Asıl özüne, odağına götürmez. Bu odak, hoşlanma sürecinde değil, biçimlendirme ve yaratma sürecinde bulunacaktır. Alıcı hoşlanma edimi bizi, geriye, kendiliğindenliğe, güzelin gerçek kaynağına götürmediği için yetersiz ve güçsüzdür. Ama bir kez bu kaynak bulunursa, yalnız özne ve nesne, alıcı ve verici arasındaki değil, aynı zamanda insan ve tanrı arasındaki tek gerçek ve olanaklı birleşme başarılmış olur. Çünkü, tanrı ile insan arasındaki ayrım, biz insanı yalnız özgün biçim verici güçlerini göz önüne alarak, yaratılmış bir şey değil de, bir yaratıcı olarak gördüğümüzde ortadan kalkar.

Tanrının imgesinde insanın yaratılmasının gerçek anlamı, insan yaratılmış şeyler, deneysel bakımdan gerçek şeyler alanında kaldığı ve bu dünyanın düzen ve plânını eşlemlediği sürece ortaya çıkmaz. O, ancak her gerçek sanat yapıtından önce gelen özgün esinlenme durumunda açıklanır.

Sürekli olarak içinden dışarıya minyatür dünyalar çıkarıp onlara belirli biçimler veren sanatçı, evreni, kendi yaratıcı süreçlerinde bilincine vardığı aynı güçlerin yaratıcısı olarak anlayabilecektir. Bu nedenle tüm varlık, Tanrının bir simgesinden başka bir şey değildir.

Shaftesbury’e göre, usun ve deneyin yanına ötekilerden daha üstün olan ve bize ilk kez estetik dünyanın gerçek derinliğini açıklayan bir üçüncü güç yerleştirilmektedir. Ne yolunu bir kavramdan ötekine yavaş yavaş bulan çıkarımsal düşünme, ne de özel olayların ilgi ve katlantıyla gözlemi, bu gözlemi anlayabilir.

Bu ancak, parçalardan bütüne değil de, bütünden parçalara doğru giden sezgisel bir arılığın kavrayabileceği bir olgudur. Bu türden bir sezgisel anlık düşüncesini ve ülküsünü Shaftesbury, ana felsefesi örneği olan Plotinos’un kavranabilir güzellik öğretisinden çıkarmıştır. Ancak O, bu düşünceyi yeni bir anlamda kullanmakta ve Platon’la Plotinos’ta sahip olmadığı bir eylemde renklendirmektedir. Çünkü O, bunun yardımıyla Platon’un sanata karşı çıkışını ve felsefî anlamda sanatın hakkını yediği temelleri geçersiz kılmak istemektedir.

Sanat, nesnelerin yüzeyi ve görünüşleriyle yetinmek ve bu görünüşleri olabildiğince gerçeğe uygun bir şekilde eşlemlemeye çabalamak anlamında bir öykünme değildir. Sanattaki öykünme, bir başka alana daha doğrusu bir başka boyuta aittir. O, yalnız ürünü değil, ürün verme atkını da; olmuş olan şeyi değil, oluş sürecini de öykünür.

Sanatçı “ruhların kendilerine bile şekil veren, tüm güzellikleri içeren ve sonuç olarak tüm güzelliğin ilkesi, kaynağı ve çeşmesi olan salt güzelikten” pay alan kişidir.

İşte bu noktada karşımıza öke sorunu çıkar.

Sanatçının kendisini oluş sürecine daldırması, salt güzellikten pay alması ve onu bu noktadan görme çabası ve yeteneği, ökenin gerçek özünü ve gizini oluşturur.

Bu düşüncenin sonucu olarak öke sorunu, estetik kuram içinde odak noktasında yer alır. Shaftesbury’e göre ne mantıksal çözümleme, ne de denesel gözlem, bu soruna erişebilir. Ancak sezgisel bir estetik bu soruna bir içerik ve öz verebilir. Shaftesbury, öke sözcüğünü uydurmamıştır. Bu terimi, önceleri kendine iliştirilmiş olan karışıklık ve çok anlamlılıktan ilk kez kurtarıp ona belirli ve verimli bir felsefî anlam kazandırmıştır.

Öke, anlığın tüm işlevlerinin üstün güç olarak usa eşdeğer bir işlem görmüştür. Öke, usun en yüksek yüceltilmesi, tüm yeti ve yeteneklerin özünün özü olarak benimsenmişti.

Shaftesbury, öke tasarımını dikkatle, salt duyum ve değerlendirmeler alanının, uygunluk, duyu, duyarlılık alanının üstüne yükseltmekte ve onu tümüyle üretken, biçim verici ve yaratıcı güçler için saklamaktadır. Böylece Shaftesbury, ilk kez, öke sorununun gelecekteki gelişmesi için kesin bir felsefî başlangıç noktası yaratmıştır.

O, bu soruna, kendisinden sonraki gerçek dizgesel estetikçilerin, yaygın felsefî ve ruhsal incelemeler arasında gözlenebilecek tüm sapmalara karşın, yollarından sapmaksızın izleyecekleri belirli ve temel bir yön vermiştir.

Shaftesbury’nün sanatsal yaratının kendiliğindenliği öğretisi eğer bu öğretide doruk noktasına ulaşan salt kuramsal düşüncelerin gelişmi bir başka düşünce akımından sürekli destek bulmamış olsaydı gerçekte yapmış olduğu etkiyi göstermeyecekti.

Öke sorunu nerede ele alınır ve öke ile kurallar arasındaki ilişkiyi tanımlama çabasına girişilirse, soyut us yürütmeler sonunda somut durumlara dönüşürler.

Öke, poetik ökenin yaratıcılığının alışılmış düşünce ölçütleriyle betimlenemeyeceğidir. Böyle yaratıcı etkinlik, bu şekilde tüm ayrıntılarıyla yeterince açıklanamaz. Öke böyle bir anlayıştan, bir sihirbazın, bir yapıcıdan uzak olması kadar uzaktır. Şiirin büyüsü anlığın aracılığını ne gerektirir, ne de bunu hoş görür. Çünkü, bu büyünün gerçek özü, onun doğrudan-doğruyalığındadır (Shakespeare).

Shakespeare’nin okula dayalı eğitimi yoktu. Ama O’nun önünde başka hiç kimsenin kendisi gibi okuyamadığı iki kitap her zaman açık dururdu. Bunlar doğa ve insandı.

Estetik iç-duyu’nun yaygın kullanımı, bir ölçüde Shaftesbury’nün etkisi yüzündendir. Shatesbury, düşüncelerinin bir bölümü nedeniyle bu yeni akıma (yani, iç-duyu akımına) bağlıdır. Hattâ bu akımın ilk meslekten sözcüsü olan Francis Hutcheson (1694-1746) üstündeki etkisi nedeniyle bu akımın başlatıcısı sayılır.

Her ne kadar dönemin düşünürleri yadsımaya çalışıyorlarsa da iç-duyu ya da estetik-duyu, kendisine us’dan süzülmüş anlıksal ögeleri de içermektedir. Gerçek beğeni, “nesnelerin gerçekte bulundukları şekilleri ile ivedi ve doğru bir algılamanımını, algıların karşılaştırılmalarını ve değerlendirilmelerini, duyuların kendilerinin yargılarını ve bütüne ilişkin son yargıyı” içerir. A. Gerard’a göre, yargı gücü her zaman, gerçek beğeninin bir temel öğesi olduğu halde yargılama orantıları ile duyu işlevleri bireyden bireye değişir.

Birisi neyin hoşa gittiğini ya da hoşa gitmediğini duyar. Bir başkası, neyin doyum vermesi ya da neyin tiksinti uyandırması gerektiğini bilir”. (Shaftesbury, Life Letters, Phil. Reg.den Gerard’a ait alıntı).

Dönemimiz düşünürleri için estetik-duyu’ya usssallığın karıştığı bir başka yön de vardır. Örneğin Homedüzen ve bağlantıyı beğendiğimizden söz eder. Bununla O, imge öbeklerini mantıksal tutarlılığa doğru etkileyen belirsiz bir gücü dile getirmektedir. Home, idelerin sürekli olan özdevimli gidişini bozamayacağımızı, ama bir seçme yapabileceğimizi, “ya isteyerek ya da anlığın o ândaki durumu nedeniyle bazılarına katılıp, bazılarına iş gördürtmeyeceğimizi” söyler. Anlığın için de idelerin bu genel akışını böylece denetlediğimiz ya da yönettiğimiz zaman Home’a göre “Doğa tarafından, düzen ve bağlantıdan hoşlanacak şekilde yaratılmış olduğumuz için doğruluğu örneklendirmekteyiz.” Kendi başlarına bırakılmış olan ideler salt diziler oluştururlar ama, hoşlanma tarafından yönetilen dizilerin üstünde ve ötesinde düzen oluştururlar.

Bu düzen ve bağlantı için duyulan hoşlanma, Home tarafından insan doğasının dolaysız ve özgün bir duygusuymuş gibi ele alınıyor. Ama dizinin ardından gelen düzen kendisini, anlıksal düzeneğin idelerin çağrılımı olarak adlandırılan bölümü içinde sunuyor. Home da Yeni-Klâsik usun, devimlerin birliği deyimi altında istediği her şeyin idelerin-çağrışımı düzeneğince nasıl sağlanabileceğini göstermiştir. Ama Home’da duyu sözcüğünün kullanımında işe karışan metafor daha açıktır. O, şiirin ruhsal kaynaklarında doğa üstü hiçbir şey bulunmadığı konusunda diretmektedir. Nitekim, “Bir ozanın ateşi göklerden tutşturulmaz. O ancak yeryüzünde yanar” diyor. Yani, sanatların anlıksal nedenlerine ulaşmak için insanın, insan doğasının yapısını ve dokusunu incelenmesi gerektiğini öne sürüyor.

Home da öteki deneyciler gibi, “düşünme olmadan iş gören belli bir duyu”dan ve değerler üstünde konuşan bir “iç-duyu ya da duygu”dan söz eder. Ama Home beğeni öğeleri olarak yazına ilişkin görüş ya da duyuşların verileri ile pek az ilgilenir. O, daha çok, işe karışan duygu, tutku ya da hazla ilgilidir. “Güzellik ve değer, hoşa giden bir duyguda ortaya çıkarlar” der. (D. Home, Essays Moral, Political and Literary – The Sceptic) Duyular, Onun için tümüyle yalnızca edilgin girişlerdir.

Home, güzelliği hazla ve hazzı etkin varlığımızın ana kaynağı ile bir tutar.

Haz ve acı yalnızca güzellik ve biçim bozukluğunun zorunlu arkadaşları olmakla kalmazlar onların asıl özünü de oluştururlar.” (Home, A Treatise of Human Nature)

Home, güzelliği ve “iyi oranlara sahip bir yontudan haz duymasını sağlayan” ve insan doğasında bulunan bir duygu ya da tutku olarak adlandırıyor. O, bakışımve orantı ile arasındaki yakın bağın bilincindedir.

Ama, bizim iyi-oranlanmış figürleri yeğlememizin bu seçmeyi yaparken anlağımızı kullandığımız türünden bir çıkarımı kanıtlamadığını da sözlerine ekler. Gerçekte O, usla beğeniyi kesinlikle birbirlerinin karşısına koyup dolaysız bir karşılaştırma yapar.

İlki yani, us doğrunun ve yanlışın bilgisini taşır. İkincisi, güzellik ve biçimsizlik, kötülük ve erdem duygusunu verir. Biri, nesneleri doğada bulundukları gerçek şekilleri ile ekleme ya da çıkarmalar yapmaksızın bulur. Ötekinin iç-duyudan ödünç alınmış üretici bir yetisi vardır. Tüm doğal nesneleri renklerle boyayıp kaplayarak bir anlamda, yeni bir yaratı ortaya koyar. Us, soğukkanlı ve bağlantısız olduğundan eylem için bir örge (motif) olamaz. Beğeni, haz ya da acı erdiğinden ve bundan ötürü de mutluluk ya da mutsuzluk oluşturduğundan eylem için bir örge olur.

İnsan, kendisine duyguyu duyuracak yaradılış inceliğinden yoksun ise, bir yetkin insan kadar bilgili ve anlayışlı olsa bile güzellikten habersiz kalacaktır. “Birinin (usunun) ölçütü, nesnelerin özü üstünde kurulmuş olduğundan sonsuz ve değişmezdir… Ötekinin (duyunun) ölçütü”… tümcenin devamından insan, karşıtlığın süreceğini beklemekte, biri (us) tek biçimli ve nesnel olursa, Home’un “kör” diye adlandırdığı ötekinin (duyunun), öznel olmasına izin verildiği gibi, çok biçimli olmasına da izin verileceğini sanmaktadır. Kuşkucu Home bile beğeninin ölçütü, varlığın çeşitli düzen ve sınıflarını düzenleyen ve her birine kendine özgü doğasını veren Tanrı tarafından saptanmıştır.

Öyleyse, tüm körlüğüne karşın beğeni, öğretisi olan bir yetidir. Bu öğreti, çözümlenebilir ve öğretilebilir.