İçeride Tek, Dışarıda Çok

Sayı 72 - Ocak-Şubat 2017

Bilme ve anlama yetisiyle donanımlı olan insan bu yetisini değişik biçimlerde ortaya koyar, başka bir deyişle ifade eder: Davranışlar, eylemler, sözler “ifadenin” tekil araçları; sanat, din ve felsefe ise onun bütünlüklü- yöntemli olarak ifadesidir (ifadenin ifadesi). İfadenin bu düzeyine Logos, yani ateşli söz diyebiliriz. Bu kavram üzerinde uzun uzun durmak gerekir, fakat bu ayrı bir yazının konusu olmalıdır. Ancak bir belirleme yapmak gerekirse Logos için kısaca, Tözün-Özün-Sözün birliğidir denebilir.

Logos insanda vardır ve bu onun tüm doğasının ayrıcalığını oluşturur. Fakat ayrıcalık sadece bir şans olarak görülmemeli, çünkü bu yetisiyle farkındalığı olan, özgür olan, mutlu olan insan bunların karşıtlarını da acımasızca yaşayabiliyor. İnsandan başka mutsuzluk duyumsayan, sıkıntıdan boğulan, çektiği ruhsal acıdan dolayı intihar eden başka bir canlı yoktur. Eğer genel bir sebep söylemek gerekirse insandaki tüm içsel çalkantının; şiddet, acımasızlık, hırs, kıskançlık gibi yıkıcı dürtülerin; yalnızlık, mutsuzluk, aşağılık kompleksi gibi boğucu duyguların; egemenlik özlemi, ayrıksı olma, güç ve iktidar tutkusunun yarattığı gerilim ve öfkenin kaynağı bu bilme-anlama yetisidir.

Diyalektik; genel olarak hareketin, başka bir ifadeyle tüm varoluşların değişim-dönüşüm süreçlerinin ilkesidir, ancak bunun bilincinde değildirler. Bunun bilinci, farkındalığı da yine insanda bulunuyor. Bunu söylemekle şu noktaya gelmek istiyorum. İnsan bu düşünme-farkında olma gücüyle bu karşıtlıklar içinde darmadağın olduğu gibi bu karşıtlığı aşarak insani yaratımlar da ortaya koyabilir. Olguların ve olayların bir yanına takılıp kalmak; işte bu durum ruhsal çalkantılarımızın temelini oluşturur.

İnsan özgür bir varlıktır, çünkü iradesi vardır, seçme yetkinliğine sahiptir; kendi seçimleri onun ne olacağını belirler: Donanımları onun olanakları, izlediği yol ise kaderi olur. İnsan dışında hiç bir varlık kaderini kendisi belirlemez, onların kaderi belirlenmiştir ve onun dışına çıkamazlar. Kaderini belirleyen ve kaderden kadere geçebilen yegâne varlık olan insandır ve o bu anlamda da özgürdür, aynı anlama gelmek üzere sorumluluk üstlenendir.

“Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir. (Kur’an-ı Kerîm; 33/71)

Felsefî düşünce tarihinde de bilen-bilinen ilişkisi nerdeyse bin yıllara varan bir sürede açıklığa kavuşamadı. Ancak 17. yüzyılda Descartes’le düşünce bir dönüm noktası yaşadı. (Düşünüyorum öyleyse varım.)

“Ama öyleyse ben neyim? Düşünen bir nesne. Düşünen bir nesne nedir? Düşünen bir nesne: Kuşkulanan, anlayan, kavrayan, onaylayan, yadsıyan, isteyen, istemeyen, tasarlayan ve duyan bir nesnedir. (Descartes; İkinci Düşünce.)

Bu noktadan itibaren töz felsefesinden özne felsefesine adım atılmış oldu. ‘Ben’ kavramı insanın kendini anlaması, yaşamını anlamlandırması, dışındaki dünya ile ilişkilerini farkındalıklı bir şekilde kurabilmesi için temel bir öneme sahiptir.

İnsanın kendi yaşamına dokunmayan, onu şu veya bu şekilde ilgilendirmeyen bir şey onun gündeminde yer almaz. Tarihe, düşünceye, sanata, politikaya… olan ilgimiz bireysel yaşantımıza etki ettiği ölçüde artar.

Her insan potansiyel bir delidir, fakat aynı zamanda da potansiyel bir dâhidir; yine her insan potansiyel bir mutsuzdur, aynı zamanda potansiyel bir sevinç-coşku kaynağıdır. Deli dediğimiz insanlar, insanın içinde olan belirli bir hale, bir davranış biçimine, bir yaşam tarzına uygun olarak yaşarlar, başka biçime geçemezler. Onun için deliler, akıllı bir insan için bir başka akıllı insandan daha güvenlidir, çünkü deli de kurnazlık yoktur. Akıllı dediğimiz insan ise içindeki bu farklı eğilimleri, halleri, davranış ve yaşam biçimlerini yerine göre kullanandır, uyum içinde tutabilendir. Akıl ise elinde sopası olan bir çoban gibidir: Bir çoban otlattığı keçileri denetler; sağa sola dağılmasını, başkalarına ve kendilerine zarar vermemesini, başını alıp bir yerlere gitmesini engellemek için onları güder. Akılda içimizde taşıdığımız içgüdülerimizin, değerlerimizin, amaçlarımızın, anılarımızın, inançlarımızın yarattığı karmaşayı düzene sokar. Çobanın elindeki sopa, aklın elindeki iradedir. Ruhsal dünyamızdaki çatışkı dediğimiz nevrotik durumlar, içimizdeki bu keçileri kontrol edemeyecek duruma düşmek demektir.

Burada bir soru karşımıza çıkıyor. İçimizdeki keçilerin kontrolü neden kaybolsun, ya da bu içsel uyum bozukluğu biz insanlardan başka kimsede neden olmuyor? Olamaz çünkü insandan başka tüm varlıklar kendileriyle özdeşler, daha açık ifadeyle onlarda bilinç yoktur. İnsan hem bilir hem de bildiğini bilir. İşte bu yeti ondaki potansiyel deliliğin, yaratıcılığın, acımasızlığın, ilahiliğin, sevecenliğin, nefretin, … kaynağını oluşturur.

Birer insan olarak bilincimizin içeriğini yoklasak, bilgimizin ne hakkında olduğuna bir göz atsak, kendi içimize kıvrılıp yüzleşmekten korktuğumuz içimizdeki Tekliğimizin ne olduğunu bulmaya çalışsak acaba nelerle karşılaşırız? Öncelikle şu bilme-bilgi ayrımından söz etmek gerekiyor. Engels, “Evren bir ilişkiler bütünü” demişti. İlişki ise bir bilgi aktarımıdır. İlişkiye giren öğelerin kendinde olanları birbirlerine aktarmaları ve yeni bir şey yaratmalarıdır. Bütün bilimlere baktığımızda bu gerçekliği rahatça görebiliriz. Kimyada, fizikte, tıpta, … Basitçe söylersek bilgi dediğimiz şey hakkında bilgi sahibi olduklarımızın yapıp ettikleridir. Kuş uçmayı bilir, yıldızlar ışık üretip yaymayı bilir, kalp kan pompalamayı bilir, ağaç meyve üretmeyi bilir, göz görmeyi bilir, … Peki, bizim bilgi dediğimiz, ya da bilim dediğimiz ne ki?

Bütün bunların yapıp-ettiklerini gözlemek, “Haa demek ki böyle oluyormuş” demekten daha öte bir şey mi? Bunu söylemekle bilimi ve bilgiyi küçümsemiş mi oluyoruz? Asla.

Bana göre yaşamak duyumsamak demektir. İşte bu duyumsama içtedir ve tektir. Bu duyumsamaları oluşturan bileşenler çoktur ve dıştadır. Bize gelen uyaranlar, oluşan algılar, beliren imgeler bir birliğe kavuşup armonik hal alırlar ve organik bir bütünlüğe kavuşup dirimsellik kazanırlar. Böylece yaşamın sürdürülmesine ve giderek yaratılmasına yol açarlar. Bireyselliğimizin oluşturulması bu süreci izler. Ama bu oluşuma yol açan söz konusu içsel bütünlük nasıl kurulacak? Yöntemli, ilkelere bağlı bir düşünsel süreçle mi, yoksa zanlarla mı? Yaşamak ilişkide olmaktır, ilişkinin olduğu yerde birden çok bileşen vardır ve bu bileşenin hiç birisi mutlak egemen olamaz, yoksa ilişki olmaz. Hegel’in dediği gibi “İlişki bağımsızlığın olumsuzlanmasıdır.” Olumsuzlanan bağımsızlık doğada kendini yasalılık olarak, toplumsal yaşamda hak olarak, iç yaşamda vicdan olarak tecellî ettirir. Bunlar bilinçle fark edilir, ancak bu yasalılığa uyup uymamak insanın seçimine bağlıdır. Yasalılığa bağlı olarak davranırsa bunu ilkeli, hakkaniyetli, adil, tutarlı, akıllı, … diye niteleriz. Keyfe göre davranırsa saçma, yanlış, haksız, … gibi kavramlarla belirleriz. Bunun psişik karşılığı da kendine göre oluyor. Onun için “Özgürlük zorunluluğun bilincidir” denmiştir. Ve özgürlüksüz bir mutluluk, coşkulu, huzurlu bir iç yaşam mümkün olamaz. Keyfiliğe dayalı, başka bir ifadeyle hakkaniyete dayanmayan, ilkesiz, arzularının yönlendirmesi ile haz arayışı giderek doyumsuzluk, anlamsızlık, boşluk, … doğurur. Haksızlığa dayalı davranışlar kendilerini ancak güç aracılığı ile var edebilirler, ama kendileri de bu cehennemi yaşarlar.

İstediklerimiz dışarıda ama isteyen içeride; kıskandıklarımız dışarıda ama kıskanan içerde, ele geçirmek istediklerimiz dışarıda (şöhret, makam, para, güç, …) ele geçirmek isteyen içeride. Belki de insanın en zavallı trajedisi burada yatıyor. Arayanı aramıyor, isteyeni istemiyor, mutlak anlamda tek (yalnız değil) olduğu halde tekliği ile yüzleşmeye katlanamıyor. Çünkü onlar hep dışarıda, asla seninle bir olamazlar, ancak bir olduğunu zannedersin; belki doyarsın, ama tatmin olmadığını görürsün. Tatmin olmadığın sürece yeniden aynı şeylerin peşinde koşarsın ve bu kısır döngü çapını büyüterek sürer gider.

Tarihte pek çok ünlü imparator, gözü dönmüş güç düşkünleri, şöhretine tapanlar yakından izlendiğinde ne halde oldukları görülebilir. Bunlar için dünya iki kısma ayrılır, ele geçirdikleri bölüm ve ele geçiremedikleri bölüm. Ne yazık ki elde edemedikleri bölüm, her durumda elde ettikleri ile sınırdaştır. İşte o elde edilemeyenler onlar için her zaman bir tehlikedir, bir tehdit unsurudur. Yok edilmesi gerekir, yani ele geçirilmesi gerekir. Ele geçirebilirler, fakat ne yaparsa yapsınlar hep ele geçiremedikleri bir alan kalacaktır ve bunlar bir tehdit unsuru olmaya devam edeceklerdir. Bu ruh haline kapılmış olanların her “başarısı”, onlar için bir kaygı nedenidir, egemenliklerinin genişliği tedirginlikleri ile doğru orantılıdır.

Tekliğin ürkütücü baskısı, sahip olunanların çoğalması ile ortadan kalkar zannediliyor, eldeki güce dayanarak birileri üzerinde egemenlik kurmakla sevgi boşluğu doldurulur sanılıyor. Bu durum sevgi konusunda da belirgin yüzeyselliklere yol açıyor. Bize yalnızlığımızı unutturduğu ölçüde insanları sevdiğimizi zannederiz. (Yalnızlık, Tek olmayı başaramamaktır.) Tekrar pahasına olsa da söylemek zorunluluğu ortaya çıkıyor; “Kendini bil, aslını bul.” Ancak; “Arayanı aramadığın sürece tüm arayışın anlamsızdır.”

İnsanın anı yaşaması büyük bir başarı olsa gerek. Aklımız, hayallerimiz hep bir yerlere kaçar. Geçmişe, geleceğe, bir anıya, kafamıza takılı bir soruna, … Basit bir deneme, bir insanı dinlerken, bir kitap okurken kendimizi devreden çıkarıp sadece ona odaklanabiliyor muyuz? Dinlediklerimiz veya okuduklarımızı belleğimizdeki tortularla kıyaslamadan kaç dakika geçirebiliyoruz? Kendimizi anlatmak isteği özümüzde var, çünkü anlaşılmak istiyoruz, aynı istek karşımızdaki bilinç içinde geçerli. Alış veriş kanalları tıkalı olursa (yargılayarak ve kıyaslayarak dinlersek, okursak) iletişim mümkün mü? Bu durum hem bireyi hem de ilişkiyi böler, dolaşım kanallarını daraltır. “Mutsuz Bilinç” parçalı bilinçtir. Buna “Metafizik Arzu” diyenlerde var. Çünkü bilinciniz parçalandığında enerjisi dağılır, eyleme, o ana, varolan noktaya, gerçekliğe odaklanamaz. Yaşam yanı başımızdan akıp giderken biz tedirginlikler, öfkeler, kıskançlıklar, hırslar içinde kıvrana dururuz.

İnsan kendi hayal kırıklıklarının, hatta mutluluk ve mutsuzluklarının koşullarını da kendisi yaratır. Beklentilerin gerçekleşmemesi hayal kırıklıklarının nedenidir. Beklenti dışınızdaki dünyanın sizin isteğinize göre dönmesini ummaktır. Önemli olan beklentinizin gerçekleşip gerçekleşmemesi değil, bu beklentiyi neye göre niçin oluşturduğunuzdur. Birileri gibi olmak mı? Bir yerlere kendinizi kabul ettirmek, kanıtlamak mı? Kendinizi bir şeyleri başarmış olarak gösterip sağa-sola kabul ettirmek mi? Diyelim ki bu yolda adım atmayı başardık, sonra yeni hedefler, bir daha yeni hedefler ve her seferinde gelinen noktayı koruma kaygısı. Gelinen noktanın güvencesi ise daha ileri “üst” pozisyonlar yakalamakla sağlanır zannı insanı ne hale sokar?

Yanlış anlaşılmasın; hedefsiz mi yaşamak gerek, başarılı olmak anlamsız mı? Hayır, tam tersine bunlar son derece heyecan verici ve hoş yaşam deneyimleridir. Önemli olan kendi varlığının anlamını buraya mahkûm etmemektir. Şöyle düşünüyorum: eğer bir şey yapmak istiyorsam elimden geleni ortaya koyarım. Geldiğim nokta ne olursa olsun, bulunduğum yerle barışık olmak isterim.

Eğer samimi iseniz bu mümkündür. Samimiyetin ölçüsü ise sizsiniz, bir şeyi kendiniz için yapıyorsanız samimisiniz, eğer başkası için yapıyorsanız, başarılı olsanız bile içinizde oluşan durumu ve gelişen süreci izleyin. Bu tür ifade beni rahatsız ediyor, sanki nasihat veriyormuş gibi, böyle bir ölçüsüzlüğe düşmek istemem, başka türlü ifade edemediğimden. Yaşamı bize sunulan bir armağan olarak görüyorum, bu armağanı iyi kullanıp kullanmamak tümüyle bizlere bağlı. Ya çektiğimiz acılar ne olacak diye karşı çıkılabilir, eğer hayatın acısı olmasaydı hiç tadı da olmazdı. Kaybetme korkusu ve kazanma hırsı temel korkulardan birisi; insan kendini kendinden başka bir şeyle özdeşleştirmediği sürece, Ben’in sonsuzluğunu, küçük küçük sahiplenmelerin dar ve geçici sınırlarına mahkûm etmediği sürece içinin sevinçle dolmaması için bir neden yoktur.