Hz. Rabiatü'l Adeviyye

29 Ekim 2016
Sayı 22 - Mart 2012

8. yüzyılda Basra’da büyüyüp Kudüs’te vefat eden Hz. Rabia, sevgiye dayalı tasavvuf düşüncesinin ilk savunucularındandır. Zühd ve Allah korkusundan ibaret olan ilk dönem tasavvufunu, Allah aşkı ve Allah’a kavuşma arzusuyla zenginleştirerek gelişmesine yardımcı olan Hz. Rabia’dır (1). Rabia, Allah sevgisini tasavvufun merkezi haline getirmiştir ve gerek sözlerinde, gerekse şiirlerinde sevgi kavramını açıkça kullanan ilk kişidir (2). Annemarie Schimmel, Hz. Rabia’nın ilk zahitlerin katı öğretilerine özgeci bir aşk (hubbü’l gayr) anlayışını sunan ve tasavvufa gerçek batınî rengini veren kişi olduğunu ve Irak’taki tasavvufi yaşamın gelişiminde yeni ve verimli bir çığır açtığını ifade etmektedir (3). Rabiatü’l Adeviyye’nin önderliğini yaptığı bu tür zühd anlayışına ‘sevgiye dayalı zühd ekolü’ denmiştir ve bu anlayışta esas olan ‘muhabbetullah’ yani ilâhi sevgidir (2). Bu anlayış, daha sonraki dönemlerde korku ve hüzün ekolünden daha fazla yaygınlaşmış, hatta tasavvuf, geneli itibariyle bir sevgi ve gönül mektebi haline gelmiştir (2). Rabia’ya atfedilen bir menkıbe de adeta bu durumu anlatmaktadır:

Rabia günün birinde Basra sokaklarında bir elinde meşale, diğerinde de ibrikle yürürken kendisine niçin bir elinde meşale, diğerinde de ibrik taşıdığını sorarlar, o da şöyle bir cevap verir: “Cenneti ateşe vermek, cehennemi de söndürmek istiyorum; böylece iki engel ortadan kalkmış olacak ve cennet umudu veya cehennem korkusuyla değil, Allah sevgisiyle ibadet edenler ortaya çıkacak.” (3)

Hz. Rabia, Allah aşkına vurgu yapmış, insanların içlerine yönelmelerini, yaratanı gözlemelerini tavsiye etmiştir (4). Ona göre, Allah’ı zâtından dolayı severek dünyadan el etek çekmeli ve yalnız O’nun cemalini temaşaya gönül vermelidir (2).

Rabia, cenneti umma ve cehennemden korkma amacıyla ibadet yapmayı reddeder. Süfyan-ı Servî kendisine, “Her kulun bir ölçüsü her imanın bir hakikati vardır. Senin imanının hakikati nedir?” diye sorduğunda, “Ben Allah’a O’ndan korktuğum için ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibinden korktuğu için çalışan kötü bir hizmetçi gibi olurdum. Ben O’na, cennet sevgisiyle de ibadet etmiyorum. Böyle olsaydı, sahibi kendisine bir şey verince çalışan kötü hizmetçi gibi olurdum. Ben Rabbime ancak O’nu sevdiğim ve kendisine kavuşmak istediğim için ibadet ediyorum,” der (4).

Sûfîler arasında saygın bir isim olan Hz. Rabia, aynı zamanda pek çok erkek sûfînin yetişmesine de emek vermiştir (1).

Margaret Smith’in ‘Bir Kadın Sûfi: Rabia’ adlı eseri, Rabiatü’l Adeviyye’yi Avrupa’ya tanıtan en önemli çalışmadır. Bu konuda gerek Avrupa’da, gerekse İslâm ülkelerinde dengi yayınlanmadığı söylenmektedir (1). Avrupa edebiyatında tasavvuf tarihinden alıntılanan ilk kişi de Hz. Rabia’dır. Rabia, 12. yüzyıl Fransa’sında saf aşk üzerine yazılmış bir incelemede, ilâhi aşkın örneği olarak tanıtılmıştır (3).

Der ki…

Ya Rabbim, gece sona erdi, gün ışıdı. Dualarımı kabul edip etmediğini öyle bilmek isterim ki… Bana teselli ver, zira beni ancak Sen avutabilirsin. Sen’sin bana hayat veren, Sen’sin beni gözeten ve Sen’sin azim olan. Kapından kovsan da kalbimde taşıdığım aşkından dolayı ayrılamam eşiğinden.” (3)

İlâhi! Kısmetim olmak üzere dünyadan bana her neyi tahsis etmiş isen, onları düşmanlarına, ahiretten her neyi tahsis etmiş isen onu da dostlarına ver. Zira benim istediğim sensin!” (3)

Ey gönüller sultanı, yok bir benzerin. Merhamet et sana gelen bu günahkâr kuluna! Ey umudum, huzurum, mutluluğum… Senden başkasını gönül nasıl sevsin.” (3)

İlâhi, yıldızlar ışıldadı; gözler uyudu; hükümdarlar kapılarını kilitlediler ve her sevgili sevgilisiyle başbaşa kaldı. İşte, ben de, senin huzurundayım…” (6)

Ey benim sevincim, isteğim, desteğim! Ey benim yoldaşım, kuvvetim ve bütün dileğim! Kalbimin ruhu sen, ümidi sen, dostu sen! Yol boyunca bütün azığım senin iştiyakın. Sen olmazsan, ey hayatım, ben bu genişlikler içinde perişan olmazdım. Senin kaç iltifatına mazhar oldum; kaç bağışına, kaç iyiliğine nail oldum. Şimdi ise, bütün dileğim, bütün zevkim; ey kalp gözümün bütün cilası! Senin sevgindir. Yaşadıkça senden ayrılmam. Çünkü sen kalbimin içindesin Sen benden hoşnut isen, demek ki ey kalbimin serveri, ben de mesudum…” (6)

Yâ Rabbî, eğer sana ibâdetim cehennem korkusu ile ise beni Cehennem’e at. Eğer Cennet’e girmek ümidi ile ibâdet ediyor isem, Cennet’ini yasak eyle. Eğer sırf, senin rızân için ibâdet ediyor isem, bâkî olan Cemâl’in ile müşerref eyle.” (7)

Derler ki…

Yine bir sohbetlerinde Hasan Basri: “Bir gün bir geceyi Rabia’nın yanında geçirmiştim. Tarîkden ve Hakk’ın sırlarından bahsediyorduk. Konuşmamız o derece hararetlenmişti ki, erkek olduğumu ve onun da kadın olduğunu unutmuştum. Sözümüzü bitirdikten sonra son derece fakir olduğumu hissettim. O ise ihlâsı sayesinde zengindi.” (6)

Feridüddin Attar kitabında Rabia’dan bahsederken; “Biri çıkıp ‘niçin onu erkekler safında zikrettin?’ diye sorarsa, derim ki Peygamber Efendimiz ‘Allah sizin suretinize bakmaz…” buyurmuşlardır.” (1)

Menkıbeleri…

Rabia küçük yaşta öksüz ve yetim kalmasının ardından sahipsiz kalır ve onu yakalayanlar tarafından köle olarak satılır. Bir gece hizmetinde bulunduğu ev sahibi uyandığında Rabia’nın odasından sesler geldiğini işitir. Pencereden bakınca, Rabia’nın duasını duyar: “Ey Rabbim! Benim arzumun senin emrine uymak olduğunu biliyorsun. Benim saadetim senin huzurunda bulunmaktır. Eğer elimden gelse, sana ibadetten bir an geri kalmam. Fakat ev sahibimin hizmetinde bulunduğum için sana gereği gibi ibâdet edemiyorum.” Ev sahibi bunları duyar. Ayrıca, Rabia’nın başı üstünde bir kandil bulunduğunu, kandilin bir yere asılı olmadan havada durduğunu, odanın o kandilin nuru ile aydınlandığını görür ve hayretten dona kalır ve “Rabia artık köle olamaz!” der. Sabah olunca hemen Rabia’yı çağırır ve “Artık hürsün. Dilediğini yap. Ama burada kalırsan ben sana hizmet ederim,” der. Rabia teşekkür ederek efendisinden izin ister ve oradan ayrılıp küçük bir eve yerleşir (1). Attar’ın naklettiği rivayete göre Rabia, hür olduktan sonra ney üflemeye başlamıştır (6).

Kâbe’ye ulaşmak İbrahim b. Edhem’in on dört yılını alır. Fakat Kâbe’ye ulaştığında ortada görülecek Kâbe yoktur. Kendi kendisine sorar: “Bu da ne? Ben kör mü oldum?” Bir ses karşılık verir: “Hayır, sen Kâbe’yi göremezsin, çünkü Kâbe bir kadını görmeye gitti.” İbrahim b. Edhem Mekke’nin eteklerine doğru koşar ve Rabia’yla karşılaşır ve bu olayın nedenini sorar. Rabia şöyle cevap verir: “Sen on dört yıl süreyle dua etmek suretiyle Kâbe’ye ulaşmaya çalıştın, oysa ben içsel dualarım ile zaten Kâbe’deyim. Sen namazla bu yolu kat ettin, bense niyazla!” Rabia büyük bir zahid olan İbrahim b. Edhem’e, Allah’a yalnızca ibadet ve amelle değil, sevgi ve münacatla da ulaşılabileceğini, sevgi ve niyazla kat edilen yolun daha çabuk olduğunu göstermiştir. Fakat Rabia kendisini karşılamaya gelen Kâbe’ye iltifat etmemiştir. “Bana ev değil, ev sahibi lâzım. Kâbe’nin cemaliyle sevinilir mi? Beni, ‘Kim bana bir karış yaklaşırsa, bir arşın yaklaşırım’ diye buyuranın karşılaması lazım! Neden Kâbe’ye bakayım?” demiştir. Rabia’nın bu sözleri, âşığın mâşukuna nazlanışı olarak yorumlanmıştır (1).

Bir gün Hasan, Şakik ve Mâlik üçü beraber Rabia’ya gelir. Rabia hastadır. Hasan Rabia’yı görünce, “Mevlâ’sından gelene katlanmayan kişi davasında sadık değildir,” der. Rabia, “Bu sözden kibir kokusu geliyor,” der. Şakik, “Efendisinden gelen darbelere şükretmeyen kişi, davasında sadık değildir,” der. Rabia, “Doğrudur,” der. Mâlik, “Davası içinde Mevlâ’sının darbından lezzet duymayan kişi davasının sadığı değildir,” der. Rabia, “Daha iyidir,” der. Bu kez, “Sen söyle,” derler. “Kendi davası gerçek değildir, ol kişi kim darbı unutmazsa, Mevlâ’sını müşahede eder dururken. Tıpkı Hz. Yusuf’u seyre dalan kadınların ellerini kesmeleri ve bunun elemini hissetmemeleri gibi. Eğer kişi Hâlik müşahedesine erdiğinde hayran olup kendisini unutursa acep değildir,” der (5).

Salih Mürrî’nin sık sık şöyle dediği nakledilir: “Bir kimse kapıyı ısrarla çalarsa bu kapının açılıvermesi ümit edilebilir.” Rabiatü’l Adeviyye bu sözü üzerine ona der ki: “Bu lafı ne zamana kadar söyleyeceksin. Bu kapı ne zaman kapandı ki açılması bahis konusu olsun?” (4).

Süfyanı Sevrî, “Allah’ım benden razı ol” diyerek dua etmekteyken, orada bulunan Rabia, “Kendisinden razı olmadığın Zât’tan, senden razı olmasını istemekten utanmıyor musun?” diye cevap verir (4).

Mâlik bin Dinâr şöyle anlatır: “Bir gün Rabia’nın yanına gittim. Dikkat ettim, testisinin bir tarafı kırıktı ve çok eski bir hasırda oturuyordu. Kerpiçten bir de yastığı vardı. Bunları görünce çok üzüldüm, içim yandı ve “Ey Rabia! Zengin arkadaşlarım var. Kabul edersen sana onlardan bir şeyler alayım,” dedim. Bana dönerek: “Yâ Mâlik! Bana da, onlara da rızkı veren Allah’tır. Madem ki Rabbim benim hâlimi biliyor, benim hatırlatmama ne lüzum var. O, öyle istiyor, biz de O’nun istediğini istiyoruz,” diye cevap verdi (7).

Bir yaz günü idi. Karanlık bir eve giren Rabia aşağı bakınca bir hizmetkâr kadın ona seslendi: “Ya Seyyide, dışarı çık da Allah’ın sanatını gör.” Rabia da ona, “İçeri gir de sanatkârı gör,” dedi (5).

Kaynakça:

1- Tokmak, Tülay, Mevlana Düşüncesinde Kadın, Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2006

2- Gürer, Dilaver, İbrahim Bin Edhem ve Tasavvuf Tarihindeki Yeri, Yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008

3- Schimmel, Annemarie, İslam’ın Mistik Boyutları, Kabalcı Yay., 2001

4- Kavaklı, Rukiye, İlk dönem Kaynaklarına Göre Sufinin Günlük Hayatı, Yüksek lisans tezi, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007

5- Feridüddin-i Attar, Tezkiretü’l Evliya, http://tezkiretulevliya.net/

6- http://ilminfazileti.blogcu.com/hz-rabia/8426306

7- Evliyalar Ansiklopedisi, 1992