Hüseyin…

27 Ekim 2016
Sayı 20 - Ocak 2012

10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitap etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan orduyu etkilemedi.

Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben şöyle dedi: “Ey Kufe halkı, benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helâl olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için ‘Siz ehlibeytin seyitlerisiniz’ diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullah’ın Ravza-i Mübarekesi’nin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikâfa çekilmeme müsaade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstahak olmak için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasp ettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekârlıktır!” 

Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzûlî şöyle nakleder:

“Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkâra kalkıştılar. Hz. İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkâra mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı. O zaman Ömer b. Sa’d gelip “Ey Hüseyin! Bu hikâyelerden bir sonuç çıkmaz,” dedi. “Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın!” Bu sözleri söyledikten sonra eline bir ok alıp “Ey Kufe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, Hz. Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum,” dedi.

Bunları söyleyerek o oku Hz. Hüseyin’e doğru fırlattı. Hz. Hüseyin, “Ey fakir arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar!” dedi. “Kavgaya kendinizi hazırlayın ki kanların döküleceği zamandır.” 

Dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek Hz. Hüseyin şehit edildi. Peygamberin torunu Hz. Hüseyin’in vücudunda otuz üç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61). Hz. Hüseyin ile 72 evladı bir aradaydı.”

“Düştü Hüseyin atından Sahray-ı Kerbelâ’ya,

Cibril var haber ver Sultan-ı Enbiyaya…”

Cibril, Sultan-ı Enbiya’ya Hüseyin’in şahadetini bildirmiştir. Hüseyin küçük bir çocuktur bu ilâhi emir geldiğinde. 10 Muharrem’de Kerbelâ çölünde bu ilâhi emir açığa çıkmıştır:

“Lâlem böyle buyurdum
Kutlu idim uyurdum
Elimle evimi yıktım
Tutmadım ele buyurdum

Aslım dara bağlıdır
Sıtkım Hakka bağlıdır
Vakitsiz gül açılmaz
Gül zamanına bağlıdır…”

Şah Hatayi

Gül zamanına bağlıdır, gül zarına bağlıdır, gül Zat’ına bağlıdır…

Hz. Muhammed, gözümün nuru dediği, omzunda taşıdığı torunu Hz. Hüseyin’in şehid edileceğini Cebrail vasıtasıyla biliyordu. Yani bu Hakk’ın bir emriydi; Lehv-i Mahfuz’da yazılıydı. Hüseyin kurban olma makamına lâyık görülmüştü. Bu, Ehli Beyt’e niyaz edenler açısından yüksek bir eşik ve bir iman sınavıdır ki bu sınav her birimiz için bugün hâlâ devam etmektedir.

Kurban kelimesi ‘kurbiyet’ten gelir; anlamı ‘yakın olmak’tır. Biz bir sevdiğimize, ‘sana kurban olayım’ derken ‘sana yakın olayım’, ‘sana öyle yakın olayım ki sende eriyeyim, sen ve ben bir bütün olalım’ deriz. Öyle bir yakınlık bu… Hatta ‘ben olmayayım, ben sende var olayım’ demektir bu. ‘Ben olmayan’, ‘ben sandığım yıkılsın’, ‘ben sende var olayım’, ‘ben, ben olayım’ demektir bu. Tevrat’ta Hz. Musa Rabbi ile karşılaşıp O’nun emirlerini aldıktan sonra Rabbine sorar, der ki: “Bana sorarlar senin kim olduğunu, onlara ne diyeyim?” Şöyle cevap alır: “Onlara de ki; beni, ‘Ben olan Ben’ gönderdi.

Alevi geleneği şöyle diyor: İnsan Hakk’ta Hakk insanda… Yani yalnızca insan Hakk’ta ya da yalnızca Hakk insanda demiyor. İnsan Hakk’ta Hakk insanda. Levh-i Mahfuz’da Hz. Hüseyin’in şahadeti bir emirdir ve Hakk’ı simgelemektedir. Hz. Hüseyin, “Ben Hakk’tan başkasına niyaz etmem” diyebilecek iradeyi kendinde gerçekleştirmiş, ünsiyet-i Hakk yani insan makamını inşa etmiş, kurban olmuştur. Burada karşılıklı bir irade söz konusudur; Allahın iradesi ile insanın iradesi birbirinde buluşmuş ve hakikat açığa çıkmıştır. Hakk olmasa insan olmazdı. İnsan olmasa Hakk bilinmezdi. İmam Hüseyin bu vaka ile aynı zamanda Hakk’ın bilinmesini gerçekleştirmiştir.  Hakk açısından ise bu vaka ile insan, yani Hz. Hüseyin gerçekleşmiştir. Raziyeten Marziye; karşılıklı rıza…

İslam tarihinde Hz. Muhammed ile birlikte iki ayrı simge görürüz: insan ve beşer. Beşer cehaletle açığa çıkar, insan ise vefa ile. İnsan makamında Hz. Muhammed, beşerde Ebu Cehil oturur. İnsan makamında Hz. Ali, beşerde Muaviye. İnsan makamında Hz. Hüseyin, beşerde Yezid. İnsan olan, Hakk ile buluşandır, sözünde durandır.

İnsan olabilmenin temeli sözde, söz de vefada gerçekleşir. İnsan, özüne verdiği sözü tutabilene denir.  Kerbelâ’da Hüseyin bâtıla değil Hakk’a biat etmiş, özüne secde etmiş, sözünde durmuştur. Kerbelâ vakasının temel konusu olan, Hakk’a mı yoksa bâtıla mı biat edileceği konusu her an mevcuttur. Kerbelâ çölünden hiç çıkmadık, hem kendi içimizde bir çölde Hakk˗bâtıl savaşı vererek, hem gözümüzü açtığımızda gördüğümüz dünyada Kerbelâ çölündeyiz. Kerbelâ çölünden bir adım dışarı çıkmadık biz. İmam Hüseyin hâlâ burada. Çöl vakası devam etmekte. Mesele bizim çölde hangi tarafta savaştığımız meselesidir. Çölde yalnızca imam Hüseyin ve evlâtları yoktur, çölde Yezid’in çocukları da vardır.

Bu bir ‘iman’ sınavıdır. İman, yani ‘emin olmak’ burada eşikten ˗ama eşiğe basmadan˗ adım atmayı sağlar. Eşik ‘söz’dür, ‘niyet’tir, ‘tohum’dur, ‘olasılık’tır, ‘potansiyel’dir. İnsan olabilme niyeti, potansiyeli bir tohumdur. Her beşer bu niyet, söz, tohum, olasılık üzerine doğar. Tohuma, eşiğe basılmaz, eşikten atlanır, adım atılırsa insan olma şehrine girilir. Bu şehir Hz. Muhammed’dir, şehrin kapısı ise Hz. Ali’dir. Bu, bir tohumun çiçek açma serüvenidir. Beşerin insan olma macerası her birimizde, ama her defasında biricik olarak gerçekleşebilmektedir.

Bu macerada kendi iradesi ile insan tohumuna çiçek açtıran her bir bireye Hüseyin denmektedir. Hz. Hüseyin ve Kerbelâ olayı tarihî bir vaka olmakla birlikte kendi içimizde yaşadığımız insanlık serüvenimizin birer aşamasıdır.

“Can ü ten oldukça benden derd ü gam eksik değil,
Çıksa can Hakk olsa ten, ne can gerek ne ten bana.”

Fuzûlî

Kerbelâ, Matem-i Muharrem, dünyanın pek çok coğrafyasında tarihsel bir vaka olarak büyük bir önem taşımaktadır. Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Balkanlar, Kırgızistan, Azerbaycan, Suriye gibi pek çok ülkede Muharrem ayı bu vakanın gerçekleştiği 10 Muharrem gününün sızısına bağlanarak insanların bir araya gelip Hüseyin’i andıkları ve onun için gözyaşı döktükleri günlerdir. Anadolu’da da Aleviler Hüseyin için gözyaşı dökerler. Muharrem matemi Alevilerde 12 gün sürmektedir. 12 İmamlara atıfta bulunulur. 12 gün oruç tutulur, hiç su içilmez; Hüseyin ve evlâtları Kerbelâ’da susuz bırakılmıştır. 12 gün boyunca Cem Evleri’nde 12 hizmet yerine ‘matem erkânı’ yürütülür. Çerağ uyandırılır, sohbetler yürütülür, Hüseyin aşkına mersiyeler okunur, gözyaşı dökülür ve çerağ dinlendirilir.

Bu yıl yürütülen matem erkânında biz gençlerden sohbet hizmeti talep edilmesi üzerine arkadaşlarımızdan İzzet Erş, Elif Ersoy ve Sadık Acar ile geleneğin kaynağından ‘himmet ve destur’ alarak Kartal, Ümraniye ve Gazi Cem Evleri’nde hizmet etme onuruna eriştik. Canlarla buluşmanın coşkusu bizlere çok şey kattı. Sevgili İzzet Erş’in Ümraniye Cem Evi’nde yürüttüğü sohbetin kısa bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyoruz:

Canlar merhaba,

Bu akşam sizlerle beraber olmak bizim için çok heyecan verici. Muharrem’in kendisi heyecan verici ve sizinle birlikte olmak da o heyecanı katlıyor. Yolda gelirken Elif’le hep konuştuk, ne anlatacağız biz diye. Heyecanımız vardı içimizde. Dedemizle karşılaşınca dedik ki biz buraya herhalde anlatmaya değil, dedemizi dinlemeye geldik. Sağ olsun.

Biz bu konuda uzman değiliz, anlattıklarımız asla dedemizin kelâmının önüne geçemez ama kendi zevkimizden, kendi anlayışımızdan paylaşmak için geldik. İnşallah Hakk olsun.

Muharrem ayındayız. ‘Muharrem’ kelime olarak ‘haram’dan gelir, mukaddes bir aya niçin haram denir? Çünkü o ayda, muharrem ayında hepimiz oruç tutup kendimizi ‘mahrum’ ederiz. Bu mahrumiyetten dolayı bu aya Muharrem denmiştir. Bütün peygamberler bu ayda oruç tutmuştur. Hz. Musa, Hz. İsa, Nuh Neciyullah; bu peygamberlerin hepsi oruç tutmuştur. Allah-u Teâlâ bu peygamberlere büyük ihsanlar, büyük ikramlarda bulunmuştur Muharrem ayı içerisinde, ilk on gün içerisinde, aşureye kadar olan zaman içerisinde. Kuran-ı Kerim bu on gün için selâm eder ve and eder Fecr suresinde, der ki: “Aşureye and olsun, on güne and olsun.” Bu on gün aşurenin on günüdür bizim için. Nedir bu ikramlar? Hz. Musa kendi canlarıyla, kendi kardeşleriyle beraber bir zulüm görmekteyken, Allah’ın emriyle o zulümden çıkması söylenmiştir. Rabbi demiştir ki al bütün canları, bütün kardeşleri ve çık. Eziyet gördüğün Mısır vilayetinden çık diye buyurulmuştur. O da kendisine verilen emre uymuş ve Mısır diyarından çıkmıştır.

Bu yolculukları sırasında Kızıldeniz’e kadar gelmişler, Kızıldeniz’e geldiklerinde artık yolun kendilerine daha fazla izin vermeyeceğini görünce, Firavun’un ve ordusunun da arkalarında olduğunu bildiklerinden ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Musa Aleyhisselam demiş ki: “Eğer Allah bize ‘çık’ dediyse yolumuzu da açacaktır.” Allah’ın takdiri ile Kızıldeniz ikiye ayrılmış, Musa ve beraberindeki bütün canlılar bu Kızıldeniz’den geçip yollarına devam etmişler ve bu aşure gününde olmuştur.

Ondan sonra Nuh Necibullah vardır. Kendisine yine Allah’ın emriyle bir gemi yapması söylenmiştir. Nuh Aleyhisselam’ın kendi yaşadığı dönemde çok fazla zulme batmışlar, Hakk’tan çok fazla yüz çevirmişlerdir. Bunun üzerine, Allah’ın emri ile Nuh’a o yerden gitmesi söylenmiştir. Nasıl olacak deyince, Allah demiş ki: “Bir tufan gelecek ve bütün bu diyarlar su altında kalacak. Ancak sen ve seninle beraber gemiye binenler bu tufandan kurtulacaktır.” Nuh gemisini yapar ve Kuran-ı Kerim’in buyurduğu üzere hayvanlarla beraber gemiye biner. Kırk gün tufandan sonra Cudi Dağı’na konar. Tufan çekilmeye başlar, dağ ortaya çıkar ve gemi oraya oturur. Bu da Muharrem ayının onuncu gününde olmuştur.

Yunus Aleyhisselam vardır, bilirsiniz, balığın karnında kalmıştır. Balığın karnından kurtulması yine Allah’ın takdiriyle aşure gününde olmuştur.

Âdem Aleyhisselam, onu da Kuran-ı Kerim’den biliriz, Allah’ın emirlerine, buyruklarına başkaldırmıştır. Kendi bildiğini, kendisi için doğru kabul ettiğini Allah-u Teâlâ’nın kendisine bildirdiğinden daha üstün tutmuştur ve bu onu günaha sürüklemiştir. Tevbe etmiştir günahından ve tevbesi yine aşure gününde kabul buyurulmuştur.

Güzel Yusuf, Yusuf Aleyhisselam, Hz. Yakub’un oğullarından Yusuf, o kadar güzelmiş ki kardeşleri onu çok kıskanırmış. Babaları Yakub’un gözünde hepsinden daha güzel ve daha önemli bir konumda dururmuş, o güzelliğinden dolayı. Kardeşleri onu öyle kıskanmışlar ki bir gün babaları ile beraber değillerken, bütün kardeşler hep beraberlerken, onu bir kuyuya atmışlar. Bir müddet kuyunun içinde kaldıktan sonra haykırışlarına Allah-u Teâlâ cevap vermiş ve onu o kuyudan kurtarmıştır. Kuyudan kurtulduğu gün aşure günüdür.

İsa Aleyhisselam’ın doğumunda da aşurenin önemi ortaya çıkıyor. Cebrail, Hz. Meryem’e gelip kulağına fısıldamış: “Sana iman dolu bir oğul verilecek.” “Ama,” demiş Meryem, “ben evli değilim, nasıl olacak bu?” Daha bunu söylerken, Allah’ın kudreti Cebrail Aleyhisselam’la beraber Hz. Meryem’i hamile bırakmış, anlatılan öyküye göre, İncil-i Şerif’in bildirdiğine göre. Ve biz biliyoruz ki –dedelerimizden bildiğimiz üzere– Hz. İsa’nın, Ruhullah İsa’nın doğumu aşure günüdür. Bütün ricalarının ve isteklerinin karşılıklı olarak Allah katına yükseltilmesi, rücû etmesi, semâya alınması yine aşure gününde olmuştur.

Hz. Davut Allah’ın hasretiyle, O’na olan özlemiyle yakarırken Allah’ın onun bu yakarışlarını duymasını çok istemiş ve bunun için aşk ile niyaz etmiştir. Bu niyazına cevap yine bir aşure günü olmuş ve kurtulmak istediği günahlarından ettiği tevbeler aşure gününde kabul buyurulmuştur.

Hz. İbrahim’in arayışı vardı, Hakk’ı arıyordu. Bana kendini göster, bana yüzünü göster diyordu Allah’a. Kuran’dan bildiğimiz gibi güneşe baktı, aya baktı, o zamanki inançların hepsine baktı. Allah’ı aradı, ama Allah’tan kendisine şu nida gelinceye kadar onu bulamadı: “Dön ve kendi özüne niyaz et.” İbrahim Aleyhisselam kendi özüne dönüp kendi özüne baktığında Hakk’ı orada buldu ve bulduktan sonra kendisine oğlu İsmail verildi. Ve İsmail’in doğduğu gün yine aşure günüdür.

Oğlunun hasretiyle ağlamaktan gözleri kapanan Yakub Aleyhisselam, Yusuf kuyudan çıktıktan ve uzun yıllar Mısır velayetinde kaldıktan sonra onun geri dönmesini beklemiştir. Ama geri dönene kadar çok uzun yıllar güzel oğlu Yusuf’un hasretiyle yıllarca ağlamış, ağladıktan sonra gözleri kapanmıştır. Yusuf’un geri dönmesiyle Yakub’un gözleri yine açılır, açıldığı gün yine aşure günüdür.

Kendi yaşadığı dönemde varlıklı, ailesi, çocukları, torunlarıyla mutlu, zengin ve sağlıklı olan Hz. Eyüp Aleyhisselam bütün elindeki varlıkları, her türlü zenginliği, ailesini, çocukları olan canlarını, dostlarını, her şeyini kaybetmiş. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de üstüne sağlığını da kaybetmiş, birçok hastalıktan muzdarip olmuş. Bu hastalıklardan kurtulmak için şifa istemiş ve Allah’a niyaz etmiş, bu niyazlarına cevap yine aşure gününde gelmiş ve şifa bulmuş.

Bu on ikram, Allah’ın Muharrem’in aşure gününde on peygambere verdiği bu ikram, bizim için mutluluktur. İçimizde mutluluk olarak biz bunu taşıyoruz. Ama orucumuz aynı zamanda bir yas orucudur çünkü yine Muharrem’in aşuresinde, Ali’nin oğlu Hüseyin ve yanındaki 72 can Yezid eliyle düşmüştür. Dostum Sadık ile beraber geçenlerde bir canla konuşuyorduk, dendi ki: “Tamam, Hüseyin’i öldürdüler, gözümüzden iki damla yaş akmalı, buna da bir şey demiyoruz ama bunlar yeterli değil.” Biz Sadık’la şaşırdık, çünkü Hüseyin demek güzel demek, Ali’nin oğlu Hüseyin demek. Ali’nin kelime anlamı biliyorsunuz ‘yüce’ demektir, yüce olan Allah’ın güzelliği demektir. 72 can demek, yine dedelerimizden, deyişlerden bildiğimiz gibi, 72 millet demektir. Allah’ın güzelliği, yüce Allah’ın güzelliği bu 72 millette âyân olmuştur. Yezid bu güzellikten yüz çevirmiştir. Hüseyin hepimizin içinde, Yezid de hepimizin içinde. Hüseyin’e gözyaşı dökmezsek, biz Yezid’in tarafına düşmüş oluruz. Ali’nin oğlu Hüseyin’e gözyaşı dökme günüdür aşure.

Kelime anlamı nedir aşurenin? ‘On’ demek, sayı olarak on. Kelime anlamı ‘on’dur aşurenin; Muharrem ayının onuncu günü olduğu için, bu mucizelerin ve bu yas meselesinin hepsi Muharrem ayının onuncu gününde olduğundan dolayı adına ‘aşure’ deniyor. On neyi temsil eder? Bütün batınî inançlarda, Alevilikte de, Yahudilikte de, Hıristiyanlıkta da, İslamda da on sayısı tamamlanmayı gösterir, bütünlenmeyi. Eksiklerden âzâde olmayı gösterir.

Musa Aleyhisselam’ın öyküsü zahiren gerçek bir öyküdür. Kızıldeniz’e kadar gelmiştir, denizi geçememiştir. Allah’ın izniyle deniz yarılmış ve oradan geçmiştir. Bu aynı zamanda Nuh’un da başına gelmiş, Âdem’in de başına gelmiş, her biri ayın onunda, on ile sembolize edilen aşure gününde bu mucizelere kavuşmuşlardır. Sembolik, remzî olarak denir ki Allah’ın Nuh’un gemisini üzerinde yüzdürdüğü derya ‘ilim deryası’ idi. İlimde derinleşmişti ve o kadar derinlere gitmişti ki ilimden çıkamaz olmuştu. Hâlbuki o hep ilmin değil irfanın duasındaydı ve bu dualarına cevap olarak Allah onun ilmini ikmâl etmiş ve irfana yükseltmiştir denir.

Âdem Peygamberin tevbesinin kabulü de aşure günündedir. Söylendiğine göre, hitabın bize söylediğine göre, Âdem’in Allah’ın sözünü değil Havva’nın sözünü dinlemesinden dolayı başına bir ceza gelmiştir ki bu ceza aslında Havva ananın kendisinden değil Havva ana ile temsil edilen nefsin işlerinden dolayı Âdem Peygamberin başına gelmiştir. Ancak Âdem nefsini iradesi altına alınca tevbesi ikmâl oldu denir. Her bir peygamber için, bu ikramların bulunulduğu her bir peygamber için muhakkak bir şeyler tamamlanmıştır.

Bu tamamlananların hepsi uzun uzun anlatılabilir. Örneğin, Eyüp Aleyhisselam’ın rahatsızlıklarının ve vücudunda çıkan hastalıkların aslında vesveseler olduğu, içindeki kendiyle yaptığı sorgulamaların, dertlerin yine aslında Hakk’ı arayışıyla ilgili olduğu ve bu arayışların aşure gününde, aşurede tamamlandığı, tamam olduğu ve tamamlanınca vesveselerinden de kurtulduğu söyleniyor. Dolayısıyla, aşure, adını andığımız yüce peygamberlerin başlarına gelen hadiseler, aslında tarihin içerisinde olmuş bitmişin de ötesinde her birimizin içerisinde olan, hepimizin tamamlanmasını arzu ettiğimiz, dualarını ettiğimiz hadiseler.

Kartal, Ümraniye ve Gazi Cem Evleri’nde başlayan bu hizmet 2012 yılında İstanbul, Anadolu ve Avrupa’daki Cem Evleri’nde canların talebi üzerine devam edecektir.

Ocakta ateş oldukça üzerinde aş olup pişen de olur…