Hoşgörü ve Tolerans

Sayı 1 - Aydınlanma Sorunu

Bilindiği gibi Kavramlar, içinde yaşadıkları kültür ile birlikte doğar, gelişir ve yaşarlar. Dilimize katılan yabancı sözcüklerin kavramlaşabilmeleri için, kültürümüzle tanışmaları, uyuşmaları ve bu doğrultuda Anlam kazanmaları gerekir. Osmanlıca diye adlandırdığımız, Arapça, Türkçe, Farsça ağırlıklı, Batı dillerinden de katılımlarla oluşan Eklektik dilde Müsamaha olarak kullanılan ve görmezliğe gelme, göz yumma, hoş görme, aldırış etmeme, savsaklama anlamlarına gelen (1) Arapça sözcük, günümüzde bazen Hoşgörü, bazen de Tolerans olarak kullanılmaktadır.

Aydın kişinin özelliklerinden olduğunu düşündüğümüz Tolerans veya Hoşgörü kavramlarını, bu yazımızda felsefi bağlamda ve eleştirel bir bakışla irdeleyeceğiz. Bu bağlamda, insanı Duygu-Düşünce ve Eylem varlığı olarak ele alacak olursak, Tolerans ilkesi, bu kavramlara ilişkin olarak anlam kazanacaktır. Bu anlamları serimlemeye geçmeden önce Batı uygarlığında oluşmuş plan Tolerans kavramının tarihçesine kısaca bir göz atalım.

Tolerans sözcüğü, Latince Tolerare kökünden türetilmiş bir sözcüktür. Tolerans kavramı, Batıda geliştiğinden bağışlamaya yönelik duygusal bir kavram olan Hoşgörüyü de kapsadığı halde, Hoşgörü, Toleransın kapsadığı diğer alanlarda, “özellikle akılsallıkta” yetersiz kalmaktadır.

XVIII. Yy. Başlarında, Batıda Tolerans sözcüğü, Hıristiyan toplumu çerçevesinde mezhep ve ayin serbestliğini tanıma anlamında alınırdı, çünkü o sıralarda, mezhepleri ve dinsel ayin yöntemleri birbirinden farklı olan insanlar bundan dolayı birbirlerini hor görmeyecek olurlarsa, aralarında birlik ve beraberliğin sağlanması bakımından hiçbir engelin kalmayacağı sanılmıştı. Bu dönemde Tolerans sözcüğünün inanç literatüründe yer aldığını ve inanç sorunlarını çözme çabası olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.

Genel kültürle ilgileri bakımından, Antik Yunan ve Roma dinleri, uzunca bir süre toleranslı idiler. Bunlar, o tarihlerde, yabancı dinleri geçerli birer din olarak görüyor ve onlara tolerans gösteriyorlardı. Antik Yunan, toleranslı bir toplumun yapısının ilk örneğidir denebilir, çünkü orada yaygın ve tekelci bir devlet dini yoktu. Bu yapı, Antik Yunan uygarlığında ahlak siyasi düşünce, sanat ve duyarlığın bütün alanlarında önemli ürünlerin ortaya çıkabilmesine olanak sağlamıştır.

Tolerans ilkesine bağlı ilk resmi bildiri olarak, M.Ö. III. Yy.’da Hint Devleti başkanı Asoka’nın, ülkesinde yaşayan Brahmalarla Budistlerin savaşlarına son vermek için, iki dinin aş ayrıcalıklı olmaları ve saygı görmeleri gerektiği konusundaki emrini görüyoruz.

Hintteki bu uygulamadan sonra 2. Tolerans Bildirgesi 313 yılının Şubat ayında Roma İmparatoru Konstantin tarafından, Milan Fermanı olarak yayınlandı. Fermanda “Paganların ve Hıristiyanların, diledikleri Tanrıya müdahalesiz bağlılık duyabilecekleri vurgulanıyordu.

1689 yılında İngiliz düşün John Locke’un Tolerans mektupları’nın etkisiyle. Papalık ve Kilisenin zorlamalarına karşın, Act of Toleration yeniden gündeme geldi. J. Locke yazılarında, Devletin dinsel kurumlardan arındırılmasını savunuyordu. 1740’da Büyük Friedrich, Prusya kralı oldu ve yasaklanmış mezhepler ve tarikatlara tolerans tanıdı.

Büyük Roma İmparatorluğu gibi Osmanlı İmparatorluğu da çeşitli hakları ve inançları bünyesinde taşıması gereği, yöntemin kolaylığı açısından, Toleranslı davranmaya özen göstermiştir.

Bu kısa tarihçeden sonra, Tolerans ilkesinin kazandığı anlamları başta belirttiğimiz Duygu-Düşünce-Eylem bağlamında irdeleyelim.

Duygu bağlamında tolerans, öznel konumda olup bir bireyin diğer bireylerle olan ilişkilerinde Hoşgörü’lü y davranmasını anlatır, e.d. Toleransın bu durumu bireyin şefkat, sevgi, arzu, bağışlama ve hoşlanmalarıyla bağlı olup, farklı durumlara göre kendini uyumlu kılabilmenin bir yöntemi olarak karşımıza çıkar. Böyle bir durumda, eski dille söyleyecek olursak tolerans, sabır, tahammül ve tennezzülü içerir. Anadolumuzda mutlu olabilmenin bir yolu olarak bu durum güzel bir deyişle dile getirilmiştir: “İncitme incinirsin.”

Duygusal hoşgörü olarak toleransın, farklılıklar karşısındaki uyumu, ahlaksal bir erdem olarak da kabul görmüştür.

Psişik yönden ise, kişinin değişik durumlar karşısında, kendini uyarlama yeteneği olarak, içsel dengelerin kurulduğu bir özgüveni yansıtmaktadır.

Düşünce bağlamında tolerans iki yönlü anlam kazanmaktadır. Birinci yönü, kişinin öznel düşünceleri ile duygulanımlarının karışımından doğan konularla ilgilidir ve kuşkusuz bu vicdanın alanına girer. Bu durumda tolerans bir özeleştiri, bir içsorgulama ilkesi olarak belirir. Vicdanlı davranışlarda kişi kendini başkalarının yerine de koyarak bir içdeğerlendirmeye gider. Kişi bu konumda tolerans ilkesiyle hak verebilme özelliğini kazanarak, çevresiyle ilişkilerini sağlıklı kılar. Ancak bu durum da daha çok kişisel ahlaka ilişkin bir durumdur.

Düşünsel bağlamın ikinci yönü ise, tolerans ilkesi önyargılardan arınmayı, farklı inanç, tutum, düşünce ve yaklaşımlarda haklılık payı olabileceğinin değerlendirilmesini içermekle, kişinin kendini geliştirmesine olanak sağlar. Bu durumda kişi, farklılıklar karşısında kendini yoklama ve yeniden değerlendirebilme olanağını bulmuş olur. Bu kuşkusuz, bilgiye bağlı olarak yetkinleşmeyi sağlar.

Bu üçlü dizgenin son basamağı olan Eylem bağlamında tolerans, ilk iki basamağın, eşdeyişle Duygu ve Düşünce’nin de içerildiği ve etkinlikle aşıldığı bir konumdadır. Burada eylemi, bilinçli ve amaçlı bir etkinlik olarak tanımlıyoruz. Eylem bağlamında tolerans, bireysellikten toplumsallığa bir etkin geçiştir. Eylemle ilgili olarak toleransın sınırları belirlenmek zorundadır, bu ise bize toplumsal anlaşmayı verir. Burada haklar, farklı bireyler ve farklı topluluklar arasında yasalı bir düzenlemeye gitmeyi gerektirmektedir. Bu noktada tolerans ilkesi, giderek özgürlüklerini insan haklarının, laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün korunmasının kaynağını oluşturmaktadır.

Bir toplumda eğer farklı eğilimler eşit ya da eşite yakın bir değerde güç kazanmışsa, uzlaşmanın sağlanabilmesi açısından tolerans ilkesi zorunluluk olur, buna karşın eğer baskın ve yaygın bir tekelci görüş topluma egemense, tolerans ilkesi sözlüklerde kalmış bir kavram olarak karşımıza çıkar, e.d. Gerçekleşme olanağı bulmaz. Ancak çağdaş demokrasiler, baskın görüş karşısında azınlıkların, hatta tek tek bireylerin haklarını korumayı en gelişmiş tolerans ilkesi olarak benimsemiştir.

Yukarıda sunmaya çalıştığımız, bu felsefi yaklaşımlardan sonra, günlük yaşamımızda toleransın sınırlarına bakacak olursak, onun şefkatle başladığını, değerlendirme ile sürdürüldüğünü ve umudun sona erdiği yerde bittiğini söyleyebiliriz.

(1) Osmanlıca-Türkçe Sözlük / F.Develioğlu