Homo 'Dertsiz'US

17 Kasım 2016
Sayı 35 - Nisan 2013

“Modern insan dertsizdir dedi bilge!”

Cennetten kovulan her âdemin kendi macerası kendi ameli mucibincedir. Ve her âdem kendi eğrisinden yarattığı hevâsına koşarak kendi dünyasının denîsi olur. Kendi kimsesizliğine merhemi kendinden almayanın bulamayacağı sır kendidir.

Aziz dostum, bu söz bana!

Aklın nasıl işletildiği ve işletilmesi gerektiği üzerine yapılan mantık çalışmaları bir hayli fazla. Bugün hâli hazırda epeyce büyük bir külliyat bulunmaktadır. Modern mantık çalışmalarıyla beraber gündeliğin çok anlamlı dilinden tek anlamlı dile ulaşma çabaları ve nihayetinde “niyeti” mantık dilinden söküp atama çabası, ontolojik düzeyde, niyetin sonsal ilişkisinde var olabileceği tanrısal zeminle, yani bizatihi Tanrı’yla ratio arasında bir tercihte bulunma girişiminin sonucudur. Bu cüz’ün küllî olana yeğlenmesidir. Kendi parçasına sıkışıp kalan öznenin kendi bütünlüğünü yadsımasıdır. Hayret ki, kazanan şimdilik ratio gibi durmaktadır. Siyasal açıdan tek dil, tek söylem, “niyetin sözü bulandırmadığı alanlarda yetişen dimağları yönetmek” için dünyevi erkler açısından oldukça büyük bir gayedir.

Ve lâkin bu ahir zaman ferdi için dert değil, ama bir zulmettir.

Ruhu şâd olsun, “Aklını kullanma cesaretini göster!” diye bir devre ruhundan üfleyen Kant’ın emeği ne büyük! Peki, ama ne için? Kime karşı?

Bir işletim sistemi olarak düşünüldüğünde aklın bilim tarafından incelenmesi pekâlâ kolaydır. Peki, ya anlam? Anlam bilimin önünde bir çalışma alanı olarak durabilir mi! Kant’ın bu sözü üzerine bina edilen Batı aydınlanması ve onun operasyonel olarak ürettiği “evrenselci” söylem, hakikatin endüstriyel olarak tüm dünya halkları için üretildiği yaşam biçimlerini de beraberinde getirmiştir. Bu çabaya rağmen, bugün kültür alışkanlıklarda gömülü olarak el’an direnmektedir.

Peki, neden uzlaşıdaki bu ısrar?

Batı aydınlanmasının nicel olanı kutsaması, hesaplanamayan ve öngörülemeyen tüm törel unsurları büyük toplumun dışına iterek ötekileştirmesi, başarabildiği ölçüde de kendi kapatmasında bu tür durumları rasyonel kılmayı kendine görev addetmesi, bir proje olarak modernizmin tüm dünya insanlarına dayatılmasına neden olmuştur. Aynı zamanda bu proje üniversitelerce okutulmuş, teşvik edilmiş ve hatta zorla da olsa kabul bulmasının çarelerine bakılmıştır. Ratio’nun egemenliğinde var olmaya çalışan modernite ne yazık ki modernizmin gölgesinde kalmıştır.

Doğrusunu Tengri bilir, ama modern toplumun daldığı ortak rüyanın mimarı olan A. Comte’un fikir öncülüğünü yaptığı pozitivist algı, futboldan sanata kadar tüm yaşam alanlarına ratio’nun sirayet etmesini sağlamıştır. Buna mukabil felsefe ve sanatta gelişen tepkinin sesi, hâlâ bu algıdan bağımsız olarak, kendi yeni dünyasını ve onun yeni insanını yaratamamıştır. İlâhi geometrinin sekülerleşmesi olarak göreceğimiz modern aklın etkisini görebilmek için bugün Batıya yolculuk yapmanıza gerek yoktur. Kendi üniversitelerinize ve onun yalnızca mimarisine(!) bakarsanız, anlarsınız.

Aklın sınırları, eleştirileri, hatta sözüm-ona hâl ehli olduklarını(!) düşünen zevat tarafından reddiyesi konuşula dursun, bahsedilen akıl dertsizdir. Derde düşmemiştir. Kendi cevherine temayülü yoktur. Eşyanın içinde dolaşır da hakikatini bilemez.

                                                                                                                                   

Kitab-ı kâinatı araştırmakta, onu okumakta neden beis olsun? Hakikatte doğrusu da budur. Peki, ama ne için okumak, kime, nice okumaktır? 

Bugün tekniğin bilimini takip etmek ne kadar da zor… Muhakkak ki tekniğin ilerlemesi yeni yaşam formlarını doğurmuştur. Kevn-ü fesad’ın ahkâmınca hakikat şaşmamış, alt yapı değişmiş, üst yapıya dokunmuştur. İnsan artık kâinatı Tanrı’nın bir kelâmı olarak görmemekte, bilâkis kendi sözünü, fikrini nakşedeceği malzeme yığını olarak görmeyi şiar edinmektedir. Taş yine taştır, ama betonun mürebbiliğinde bir şey söylemez olmuştur. Taş, süslemeleri içinde bir mabedin taşı olmayalı kim bilir ne kadar zaman geçti? Onu Davut’un heykeline kavuşturacak ellerin şefkatinden şimdi ne kadar da uzak… Hangi dertli onun etrafında aylarca tek çekiç darbesi vurmadan, doğum sancısı çeker gibi aşk ile pervaz eder ve hangi dertli Tanrı’yla ahdi unutulmasın diye onu şahit tutar?

Aziz dostum, sen yine “Taş yerinde ağırdır,” de, ama dertli adam bu dünyadan göçeli bil ki taş yerini yadırgar olmuştur.

Bilmeni isterim, homo dertsiz’us bir türdür. Tıpkı maymunlar gibi… Daha çok taklitkâr olduğuna bakma sen! En nihayetinde derde düşmemiştir. Derdinde pişmemiş, dünyasından geçmemiş, men aref sırrını bilmemiştir.   “Baştan ayağa yareyim” diyen âşığı işitmedin mi yoksa! İsteğin sen olmadıkça birkaç tumturaklı sözden ne çıkar! İmgelere tutunan her âdem “len terani” hitabına yakinliğini kendi bozar. Şu âşıklar gibi döndüğümüze, çalıp söylediğimize, Tanrı kelâmıyla eğleştiğimize aldanma. Śākyamuni Gautama Buddha gibi, bir dereden geçemeyen ve bir ağacın sırtına yığılıp kalan dertli adamı kendinde ara. “Aklını kullanma cesareti göster,” diye söyler eloğlu… Sen yine de beden meczubu gibi cazibesine kapılma arzın. Kendi miracına meyli olmayan aklın, şecaatinden kim sual sora… 

Biz yine, ellerimizde o eski çuvallar, buğday sırasındayız. Sıradan, sürüden uzaklaş, Hünkârın nefesini tut sen! Birazdan buğday kavgası çıkar; öküz ölür, ortaklık bozulur. Elleri iş tutup da işin telâşında ellerini unutanlardan olma. Bin defa es-sabur desen de sabrı kendinde ara.“Ne olursan ol” gayriye gitme, kendinde kal. O büyük kapının, ihlâsın eşiğinde dur da biteviye vur. Her vurduğunda o taşı hatırla! Bak o taş hâlâ orada sana bakıyor, insanlık mabedinin bir ferdi olmayı bekliyor; işte sana bir Asâ: “Kendi aklını nurlama cesaretini göster.”

Aziz dostum, bize sesleniyorlar, işitiyor musun? Homo dertsiz’us, dertsiz akıllılar diye çağırıyorlar. Tutulduğumuz şu regresyondan kurtulup kıyam ettiğimiz gün, tıpkı İbrahim gibi çıkıp tek başına yürüdüğümüzde, dilimizde bir ulu avaz, sırtımızda o nurdan hırka; derdine şükreden her âşık gibi, derdini derman bilen Niyazi’ye sevinç çığlıklarıyla, “Ey Mısrî, sen Hakksın, haklısın” deyip sarılarak, derdimizin rahiyasında çiçek açarak, neşeyle sokaklara indiğimizde; kendi kendimize şarkılar söyleyeceğiz; birileri için değil ama hepimiz için raks ederek, yalnızca tek bir kelâmda karar kılacağız: “Allah, derdimizi arttırsın.”

Aziz dostum, bu sözler hep bana. “Dert adamı söyletir,” derler ama önce susturur. Hiçbir harf boyun büküp üstlenemez bu mânâyı. Sustukça su’sarsın…

Bu kadar gürültüden sen benim derdim nicedir anla…