Hölderlin İçin

Umut - Kış 2017

Yazılmamıştır mola vermemiz, en yakın duraklarda,

gerçekleşen düşlerle yetinmeksizin, sarılır ruh yenilerine,

sonsuzluktadır ancak durgun göllere varmak.

Bu dünyada ise düşlemeyi sürdürmektir en büyük beceri

Bir kez başarmış olma duygusunun baskınına uğrayıp

kanatlanmak sezgilerin evreninde, hep daha derinlere.

Sana gelince, ey görkemli sihirbaz, senin iktidarına

bırakılmıştı, bütün bir yaşamı tek bir imgenin

zorlayıcılığında yoğunlaştırmak, sen dile getirdiğinde,

bir kader gibi kapanırdı dize ve vardı bir ölüm

en hafifinde bile, korkmazdın eşiğini aşmaktan, ne var ki,

elinden tutup götürürdü önünden giden Tanrı.

 

Sen, ey değişken ruh, hepsinin en değişkeni! Hepsi de

nasıl yerleşmişler bir şiirin sıcaklığına, keyiflerine

bakarak ve dolayısıyla karşılaştırılamayacak kadar zayıf.

Yalnızca sen ilerlemektesin ay gibi. Ve aşağıda senin ancak

vedalarda duyumsadığın, kutsal bir korkunun pençesindeki

manzara, senin gece yanın, aydınlanıp kararmakta.

Senden daha yüce adayanı olmadı, ne de bütüne daha

dokunulmamış, daha eksiksiz geri veren. Ve yine sen,

kutsal bir tutumla, hesabı yapılmamış yıllar boyunca

oynadın sonsuz mutlulukla, sanki o mutluluk içte

değilmiş, sanki kimsenin olmaksızın, Tanrının çocuklarınca

terk edilmiş, toprağın yumuşak çimlerinde yatıyormuşçasına.

En büyüklerin tutkuyla istediklerini, taş taş üstüne koyarak yaptın,

istekte bulunmaksızın: Yükseldi. Ama yıkılışı bile yanıltmadı seni.

Nasıl? Varsa böyle bir ölümsüz, kuşkuyla mı

bakıyoruz hala ölümlüye? Geleceğin mekânındaki

duyguları, ciddiyetle geçici olandan öğrenecek yerde?

Rainer Maria Rilke (1875-1926)

(Çev: Ahmet Cemal-T.İ.B. Kültür Yay.)

 

Rilke 51 yaşında vefat etmiş ve 36 yaşında 1. Dünya Savaşına Avrupa’da tanıklık etmiş. Ölümden sıkça söz etmesi, ölümü dünyasının bir aynası olarak görmesinden gibi… Geleceğinin mekânı ve oradaki duyguları, gerçek ve şimdinin tecrübesinin bir yansıması olmuşlar onun için. “Geçiciliği içindeki şimdi”den öğrenme ciddiyetini gösteriyor, ölümün geçiciye yani ölümlüye bir kesinlik, kuşkusuzluk kazandırdığını söylüyor. Hatta mütemadiyen ölüşünü yine ölüm onun üzerinden kaldırıyor ama bu mutlak bir ölüm olmalı. Acizliğinde kendi dışından bir şey istemeksizin hep taşmış olduğunu söylüyor Hölderlin için. Dehanın iyi bir tanımı olsa gerek!

Konumuz Rilke değil tabi ki! Bir “umut” tefekkürü; umudu konu edinmemiş bir filozof, sanatçı ya da herhangi bir duyarlı insan var olmamıştır herhalde yeryüzünde. Bir şeyi umut etmek değil de umut kavramı üzerine odaklandığımızda, onun insan varlığında varoluşsal bir önem taşıdığı psikoloji tarafından özellikle öne çıkarıldığı gibi, varoluşçu yaklaşım neredeyse sırf bu kavramı parlatmayı amaçlamış gibidir, “sıkıntı”nın içinde.

Toplu yıkımların sıkça yaşandığı dünyamızda ne zaman birkaç nesil boyunca barış, düzen, istikrar vs. egemen olsa, umutsuzluk sarar çevreyi önce, depresyon yavaşça karartır perdeyi ve işte “yeni için” yıkım kapıdadır. Umut çaresizliğin, acizliğin çocuğudur. Bazen bir ekmek kırıntısı, bazen sağlıklı bir nefesle vücut bulur. Gerçekleşemeyeceğini bildiğimizden ona daha çok inanırız, öyle ki ilkin hayalimizde gerçekleşir. Umut insan için gerçekleşmesi mümkün olmayanın gerçekleşmesinin aracıdır. Örneğin, insanın, “Öyle bir dönemi var ki yaşadığının ve öldüğünün farkına varamıyordu” denilen durumdan, “Bugünün Ahmed’iyim” diyen ve ölüm gününe “Doğum ya da düğün günüm” diyen bir Hz. Mevlânâ’ya dönüşebileceğini kim söyleyebilirdi! Bu, “Adı anılmaksızın üzerinden çokça zaman geçmiş olan” insan bir gün en yüce bildiklerimize, ya da bizzat size, bana dönüşmüş. Bizler bugün ilk insanın kendi kemal hayalinin bir gerçekleşmesi miyiz?

Çek defteri icat edip, riski kurumlara devrederek insanlığı haramilikten kurtaran bir düştür umut. Parayı icat edip açlık belasını defeden yine umududur insanın. Dertsiz olmalı ki insan umut etmesin, dertsizlik insanı bulunduğu pozisyona, zamanına, çağın gereklerine köle eder, dozu iyi ayarlanırsa siesta bitimsizmiş gibi gelir insana… Tabii bu da bir nevi umuttur çatışkının ortasındayken, ama çatışkı yoksa doğmak istemeyen bir bebek gibi hem kendini hem dünyasını tehdit eder son derece edilgence…

İnsandan başka hiçbir varlık için olacak olduğunu hayal eder diyemeyiz, kendi varlıklarının umudunu taşımazlar, çünkü vardırlar, çoktan bilinmişlerdir yani başlangıçlarında sona ermişliklerdir ya da ne başları ne de sonları yoktur. Daimi bir dönüşümdedirler ve belki de yalnızca bir insanın rüyasıdırlar, rüyasındadırlar.

İnsan kendi kendinin rüyasıdır, hatta hangisine gerçeklik tanınacağına karar verilemediğinden insan rüyaları arasında gezinendir de. Yansıyan mı yoksa yansıtan mı, ikisi de o, ayrılamazlar ama özdeş de değildirler. Eğer yansıtıcı, bir ayna gibi öz bilinçsiz olsa işimiz kolaydı; yani hiç var olmamış olarak varlık kazanma sorunumuz da olmazdı. Yansıyan da yansıtan da öz bilinçliyse bu başka bir dünya demektir. Duyulur dünyamıza hiç benzemeyen sonuçlar dünyası oluyor orası. Gerçekten de sezgi deyip ötelediğimiz ilhamlar sayesindedir bugünkü uygarlık seviyesi, ilham yerküreye inip bütün düzeni değiştirmektedir ama yerküreye ait olmaksızın, keza daha önce hiç var olmamıştır. Yoksa ona ilham demezdik de taş, toprak gibi var olan bir şeyi isimlendirir gibi isimlendirir ve kullanıma sokardık. İlham devrimci tutumu ile varlık kazanır gözümüzde ama onu şeyleri içten kavrayan ruh gibi düşünür ve ayırt ederiz, yine kayıp gider ellerimizden. Onu görmeden sebep olduğu sonuçları isimlendiririz ki yeninin tohumlarıdır onlar da… Sebepler son uçtadır her daim bu öteki dünyada.

5 ay geçti ve umut her yerde karşıma çıkıyor ve yazı yazılmaya devam ediyor… Burhan Oğuz geçti mesela bu beş ayda, Türkiye Halkının Kültür Kökenler’i ile geçtik kaç bin yılı beraberce ve birlikte tanıklık ettik Anadolu’nun “doğal ve tinsel” dünyasının nasıl da paylaşılamaz verimliliğe ulaştığına, sözcüklerin bu yolda her bir aşamada hep bir yeniyi gösterir biçimde yolculuk ettiklerine… Devletler kuruldu, yıkıldı, şimdi savrulmuş bir harmandan arta kalanlarız, bir avuç insan Anadolu’nun kucağında…

Hegel’in Tarih Felsefesi geçiyor şimdi, bütün yıkıntılar arasından, bir Germen Tini, insanlığın yaşlılığını temsil eder diyor ama belirtiyor doğal yaşlılık çağı zayıflıktır diye ve tinin ise yaşlılık çağı onun tam olgunluğudur diyor ki buradan birliğe geri döner ama artık bunu tin olarak yapar. (Hegel, Tarih Felsefesi-sy.87)

Hegel sonrası günümüze kadar olan dönem işte bu tam olgunluğa erişmenin yolculuğuydu o zaman. 1. ve 2. Dünya savaşı ve daha dehşetli bir soğu  k savaş, dinmeyen fırtınalı bir yolculuk. Henüz parçalanma devam ediyor, kurumlar içerik kazanıyor, uzmanlaşıyor, hatta bireysel tavır takınıp yozlaşıyorlar bile yok olma pahasına. Devletler her biri başka bir kişilik gibi tek dünyamızı paylaşmanın peşindeler şimdilik. O yüksek, tinin tam olgunluğa erişmesinin patentine sahip olduğunu ileri süren Germen Tini bahsi geçen “birliğine” dönebilecek mi? Eğer bir birlik yoksa? Eğer yalnızca “vicdansız akıl” ve onun teknolojik oyuncakları canavara dönüşme yolundaysa…

Umudu nesnel alanda ele alıp tarih öznelerine baktığımızda her biri bir ide’yi başat konumda tutarak liderliğe yürümüşler; bu bağlamda “birliğe geri dönüş” bu çok başlılıkla nasıl gerçekleştirilecek?

Bu soruna karşılık daima “monist”, “güce dayalı” projeler devreye giriyor ve yine bir devletin, bir kurumun, bir sınıfın vb. çıkarına dayalı bu projelerin savaşına dönüşüyor ortam. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen ayrışmalar dil, din, ırk vs. gibi araçlarla canlı tutulmaya çalışılıyor. Birliğe geri dönüşün mümkün olduğunu söyleminde taşıyan “tinsel tarih” çocuklarının ergenlik dönemine nezaret ediyor görünümünde henüz, dövüşecekler ve kimlik, karakter kazanacaklar sanki…

Evet, çatışkıya odaklandığımızda ayrışmanın ve uzlaşmaz fikirlerin, toplulukların, dinlerin hatta giderek tarikatların, ekonomik anlamda sınıfların, ne yana destek vermesi gerektiğini şaşırmış bireylerin trajedilerine tanık oluyoruz. Peki, trajedide umudun yeri var mıdır? Gelenekçiliğin ve modernizmin, agniya-i şakirîn ve fukara-i sabirîn’in, işçi ve işveren’in, hastanın ve sağlıklı olanın, dişil ve erilin, güçlü ve güçsüzün, ten rengi farklı olanların, ırkdaş olmayanların ve ila nihayet böylesi yaratıcı ayrıştırıcı süreçleri her bir anında uzlaşıya kavuşturabilecek bir üst merci bulunabilir mi? “Monist” bir yaklaşımla ancak bunlardan birine geri düşülür, “güç”lü olan kazanır diyebiliriz. Çatışkıyı güçsüzün aleyhine çözersek de “güç” diyalektik kanun gereği anlamını kaybeder ve gücün kaynağı olan çatışkı söndüğünde, umut da ortadan kalkar… Enerji, güç yoksa herhangi bir varlıktan söz edilemez dolayısıyla da olmayan bir şeyin umudu da olmaz anlamında…

Bu durumda, umuda hayatiyet kazandıran “en yüksek ideal” fikri, çatışkıya gereksinir diyebiliriz ama hemen arkasından çatışkıyı uzlaştıracak olanın da yine bu umut olduğunu ilave ederiz. Umut, kaybet kaybet ilişkisi “Ben kazanamayacaksam (umutsuzluk!) hiç kimse kazanmasın… Atom bombası kullanımı, intihar bombacıları…” olamaz, bir yan kazansın dersek yine dinamizm kaynağı diğer yan kazananı da yok edeceğinden olmaz, kazan kazan ilişkisi kalıyor geriye…

Monist yaklaşım, tekçilik fikri uzlaşıma izin vermeyen yapıdadır; tarafsızlığını ilan ettiği vakit bile orada, üst merci olarak tarafsızlığını koruyamaz, ele geçirilebilen edilgen bir yapıdadır. Tek olduğu için her içerik onu kendi ilkesine mahkûm edebilir ki gene güçlü olan kazanmış olur; doğa yasası bile denemez, doğada korunum var, sınır var; bunda yok ve acımasız bir düzen.

Böylelikle ideolojilerin Monist tutumları onları “en yüksek ide”den koparır ve baştaki dinamik yapılarını koruyamazlar. Ancak işledikleri konu hangi ilkeye bağlı idiyse o ilke en yüksek ide’ye yolculuğuna devam etmek zorunda olduğundan ayrışmasını tamamladığında hayatiyeti için diğer ilkelerin ürettiği alanlarla işbirliğine razı olur ve işte umut edilen ve hiçbir zaman ortada bulunmayan ama her bir ilkede kendini sürdüren bu en yüksek ide daim bir oluş ve tekâmül içindedir. İçeriği zenginleşerek işbirliğini işbölümüne de çevirerek toplumsal alanda bu ilkelerin temsil ettikleri kurumlar ortaya çıkar. Çatışkılı olsalar da hayatiyetleri birbirlerinin varlığının devam etmesine bağlı olduğundan hem birbirlerine destek olurlar, hem de ayrımlarını koruyacak desteği yine bu ilişkide bulurlar. İşte benim anladığım Umut kavramı “en yüksek ide”ye her daim zorunlu olan bu yönelimin kendisidir, doğrudan saf hayatiyet ilişkisinin adıdır. Her birey, her kurum vs. ayırt edilmiş ilkeleri üzerinden içerik kazanıyor görünse de hepsinin ortak ilişkisi “hayatın korunması”dır ki hangi bağlamda alırsak alalım.

Yine Rilke ile bitireyim, Hölderlin gibi büyük bir şairin sözcüklerinin anlamlı-harmonik akışında “şiir”i bulmuş olmalı, kendisi de büyük bir usta ne de olsa…

Şiirde şiiri arayanlara ve dahi bulanlara…