Hızır'ı Görmek

25 Ekim 2016
Sayı 09 - Şubat 2011

Bildik bir öykü… 

Vakti zamanında adamın biri Hızır’ı görmeyi çok istermiş. Belki şu fani hayatında bir defa olsun görmek nasip olur diye yollara düşmüş, her gördüğüne Hızır’ı sorar olmuş. Arayıp sorarken bir zâta rast gelmiş. Kendisine ne aradığını soran zâta Hızır’ı aradığını söyleyince, bu sefer zât adama sormuş: 

“Ararsın da, görsen tanır mısın?”

“Yok,” demiş, “ne tanırım, ne de bilirim.”

“Peki,” demiş zât, “gördüğünde nasıl tanıyacağını bilmek ister miydin?” 

Adamcağız kendisine yardım edeceğini anladığı bu zâta şükürler ederek, gördüğünde Hızır’ı tanıyabilmeyi çok istediğini söylemiş ve zâtın ağzından çıkan her sözü dikkatlice dinlemeye başlamış. 

Zât, adama ayağının altındaki yeri göstererek sormuş: 

“Ne var ayağının altında?”

Adam yanıtlamış:

“Toprak.”

“Nasıl toprak?”

“Kuru toprak.”

“He,” demiş zât, “Hızır geldi mi, o kuru toprak böyle yeşerir, kuru dallar işte böyle çiçek açar.” 

Daha bunu söylemekte iken adamın ayağının altındaki toprak yeşermeye, kuru dallar çiçeklenmeye başlamış. Tekrar sormuş zât adama: 

“Gördün mü yeşeren toprağı?”

“Gördüm,” demiş heyecanla. “Peki, başka ne yapar, daha nasıl tanırım Hızır’ı?” 

Zât ayağının topuğunu yere vurmuş. Vurmasıyla, yerden suların fışkırması bir olmuş. 

“Böyle,” demiş, “Hızır’ın topuğunu vurduğu yerden işte böyle su kaynakları doğar. Gördün mü suyun nasıl fışkırdığını?”

“Evet, gördüm,” deyip ellerine sarılmış. “Allah razı olsun senden, sayende artık Hızır’ı görürsem mutlaka tanırım,” deyip müsaadesini istemiş. 

Yolunda giderken “Böyle bir hüner Hızır’ın delili ise, öyleyse gördüğüm neden Hızır olmasın?” diye düşünüp hemen geri dönmüş. Ama geri geldiğinde ne zât oradaymış, ne de ondan bir iz varmış. Anlamış ki gördüğü Hızır’mış. Onu görmüş, ama gördüğünün o olduğunu bilememiş. 

Ve kendi içine dönüp şöyle demiş:

“Keşke görmeyi değil de, bilmeyi dileseydim…”

İşte böyle, öykülerde belirir Hızır. Onun ortaya çıktığı her öykü insanın fıtratına olan yakınlığının, özleminin öyküsüdür. Aynayı her tuttuğunda yüzüne, yani bilincini kendi üzerine çevirdiğinde, Hızır göze görünür olur. Yeşillenendir Hızır; doğadır, tabiattır, hayattır, ama insanın kendini gördüğü aynadır aynı zamanda. Fıtrattır, ihlâstır. Âdem kendi cennetinin toprağıdır, ama Hızır o cennetin en güzel ağacı… Ve Rabbi yanan bir çalıdan konuşmuştur Musa’yla. O çalıdır Hızır, yanıp da tükenmeyen… 

Bu nedenle ahlâksaldır onun belirişleri, tarihseldir ve aynı zamanda tarihi aşıp gelen tam şu anın öyküsüdür. İnsanın gözünü her açtığında karşısındadır Hızır; vicdan olarak, sınanma olarak, haddini bilmek manasına sınır olarak. 

Bu öyküde Hızır yine hayatın içinden bir insan olarak görünür. Ne kanatlıdır, ne de nuranî bulutlar içinde inzal olur gökten. İnsandır çünkü o. İnsan özünde her ne ise odur Hızır. Ve özünde sevdiğinin yolunu bekleyen, çoğu zaman sevgiliden habersiz, kimsesiz bir arayandır. Ne aradığını dahi bilemez, o kadar unutmuştur… 

Evvelâ kendine karşı dürüst olmalıdır insan bu arayışında. Zira arayış böyle başlar. Kişi ne zaman anlar ki insan Allah’ın biricik tecelli yeridir (ne zordur anlaması ki insanlık yükselinmesi gereken bir mertebedir) ve henüz ondan uzaktır, işte o zaman başlar arayış. Anlarsa ki insan ne kendisinin varlık nedenidir, ne de kendi iradesiyle gelmiştir dünyaya, ama vardır bir nedenle. Ve kayıtsız kalamadığında hayat denilen çözümsüzlüğe, kişi kendi hakikatini arar. Ve ne aradığını bilmeden aradığı için şaşkındır. Şaşkınlık onun çaresizliği ve yalnızlığıdır. 

Ne gariptir ki bu çaresizlik ve yalnızlık, Rabbin burnuna hoş bir koku gibi ulaşır. Uzatıp elini, sofrasına davet eder… Ne garip! Hayat böyle zamanlarda sanıldığından daha uzundur aslında. Nice sofralara davet edilir insan, ancak hikmetli olanlar hangisinin Mâide olduğunu bilir. Zira Mâide Allah’ın sofrasıdır. Herkesin önünde bir tabak ve istisnasız her tabakta yine insanın kendi vicdanı… Bu yemeğin tahareti hak etmeye bağlıdır. 

Hızır kendisini arayana daima kendi ayağının altındakini gösterir. Kuru toprak, gönlüdür insanın; aşksızsa, kuraktır. Aklıdır aynı zamanda, tefekkürden uzaklaştıkça verimsiz… Kafasını göklere kaldırdıkça unutup uzaklaştığı benliğidir toprak. Öz saygısıdır, tarih bilincidir, değerleridir. 

Onun lütfü ile yeşerir toprak. Hızır insanın başını yeniden toprağa eğdirendir. Gökleri arzular insan, ayaklarının nereye bastığını bilmeden. Bu nedenle cahil ve nankördür. Bilmez ki aradığı gökte değil, yerdedir. 

Bazı mutasavvıflar toprağı Allah’ın zâtı bilirler. Göz görür, el tutar, ama sırrını aşikâr etmez. Her tohumu kabul eder, bağrına alır ve onu özünde ne ise o eder toprak. 

Bazısı da insanın ayaklarını zâtiyetin simgesi sayar. Beyin, kalp, ciğerler hepsi önemlidir, ama ayaklar olmazsa kıyam edemezler. İşte Hızır, o kıyam ettiren ayağının topuğuyla vurunca toprağa, içinden sular fışkırırmış. O su âlime ilimmiş, ârife irfan; mümine zemzemmiş, niyeti halis balıklara yüzecek ırmak… 

Kimi zaman Hızır gözle görülen, kulakla duyulan zahir bir adam olurmuş, Musa’nın şahadetindeki gibi… Kimi zaman da her insanın kendi gören gözü, işiten kulağı… Hayranlık cenneti… Bazen de Hızır, âşığa bir içten bakışındaymış sevdiğinin, kuru toprağa hayat veren bahçevan misali.