Hitabiler

26 Ekim 2016
Sayı 14 - Temmuz 2011

“Nefs ölmez, o Âşık olur, o zaman nefis olur.”

– Behlül (bilge-deli) 

Üzerine düşündüğümüz her konunun bir tarihi olduğunu görebiliriz. İlk nerede ortaya çıkmıştır, kimler tarafından geliştirilmiştir, hangi aşamalardan geçmiştir gibi… Her şeyin bir tarihi olur da her şeyin sahnelendiği insanlığın tarihi olmaz mı? Olur elbet! Lakin burada bir insanlık tarihi yapma girişiminde bulunmayacağım kesin. Tarih içerisinde insan olmamızın bir süreç dahilinde olduğunu düşündüğümden, insan olmak nasıl bir şeydir? İnsan olarak mı doğarız? İnsan olmanın bir yolu yordamı var mıdır? Geçerli bir metodundan bahsedebilir miyiz? Bunlar merak ettiğim konular arasında.

Goethe’nin “İnsan kendini yalnızca insanda tanır” sözünü ilk duyduğumda çok  etkilenmiştim.  İnsanın kendisini tanımasının ve insan olmanın metodu bu olabilir mi? Kendimizi tanımamıza imkan sağlayan insan, vasıflarıyla ötekilerden ayrılan bir insan mıdır?  Bu tür sorular tecrübe ile cevaplanacak sorular olduğundan, bu sorulara cevap ararken inanca-larımı(!) geri planda tutarak  mümkün olduğu ölçüde, naif de olsa bilimsel tutumda olmaya çalışıyorum. “Kendini bilmek”, “insan olmak” her ne kadar felsefenin, metafiziğin ve dinin alanına ait konular olarak görülse de bu tür soruların cevaplarının tecrübeyle mümkün olacağında uzlaşmışsak, tecrübe etmenin bir nevi bilimsel bir durum olduğunda da anlaşmışızdır.

Goethe’nin yukarıda bahsi geçen bu sözünü daha sonraları Anadolu bilgelerinden duyduğum ve beni daha çok etkileyen “Biz kitabi değiliz, hitabiyiz”, “Kitaptan değil hitaptan yetiştik” sözleriyle bir araya getirdiğimde metotla ilgili ufkumun genişlediğini hissettim. “Hitabi” olmak ne demek, bunun imkanları nedir? “Biz kitabi değiliz, hitabiyiz” önermesi hangi mesaja işarettir? Düşündüğümde ilk aklıma gelen şey, ki yenisi gelmiş değil, bu deyişin insan olmanın metoduna ilişkin olarak, “insan” faktörünün  olmazsa olmaz şart olduğu fikriydi. 

İnsan olmak, teorik olmasından çok, yaşantıya dönük bir deneyimler zinciri olduğundan insan olmanın macerasını deneyimlemiş canlı kanlı bir elin varlığı kitaplar üstü bir durumdur.  Bunun için “el tutmanın”, “el almanın” kadim gelenekte önemli yeri vardır. O zaman önemli olan kitabi bilgilenme değil hitaba muhatap olabilmektir. Peki, neden hitabiliğe yapılan bu vurgu önemli? Seyahatler ediyoruz, kütüphanelerimiz var, kitaplarımız var, internetimiz var. Bunlar bize yeterince bilgi sunmuyor mu, ille de insandan yetişmek, hitaba muhatap olmak zorunda mıyız? Kendimce verebileceğim cevap bunun (kendimizi tanımanın) bir bilgilenme işi olmaktan çok deneyim geçirme, hatta bilgisizlenme işi olduğudur. Hitabi olanlar, bu kişilere bizim geleneğimiz açısından arifler diyebiliriz, kendilerinden hikmeti talep edenlerde bir bilgilendirme (enformasyon) süreci oluşturmaktan çok, bir bilgisizlendirme süreci doğururlar. 

Cehaleti arttırırlar demiyorum. Kast ettiğim şey zihinsel konforların yıkılmasıyla ilgili bir durum. İnsanın ego durumlarına kaynaklık sağlayan her türlü bilgi, özne-nesne ayrımıyla mümkün olan bilgidir. Bu tür bilme temelde insanın kendi hakikatine ilişkin olan bilme değildir. Bu tür bilme edimi, zamanla düşünme eylemini dışa dönük bir alışkanlığa dönüştürür. Bu bakımdan zihinsel alışkanlıkların terk edilmesi için arif daha çok bir yapı-sökümcü (deconstruction) gibi davranır. Arif geçmiş ile gelecek gergefinde seyreden zihni “an”da kalmaya davet eder. Bu sebeple iki şeyi paranteze alır (fenomenolojiyi uygular); biri zaman, diğeri ise öteki, yani kesret (ki biri olmadan diğeri de olmaz). Çünkü düşünüş her ne kadar hızlı olursa olsun zamandadır ve kesreti gerektirir. Oysa hikmet zamansızdır. İbn’ül vakt (an’ın çocuğu) olan arif, bu sebeple “Dem bu demdir dem bu dem” diye zevk eder.

Bilincin kendi üzerine dönmesi kendisini konu edinmesi (refleksiyon), farkındalığın arttırılması, dışa, dış dünyaya, kendi dışımıza açılan enerjinin kendi havuzuna, yuvasına dönmesiyle mümkündür. Bunun imkanında hitabiler dış uyarıcılardan çok içe dönük yaşantılara önem vermişlerdir (dış uyarıcılardan ilginin kesilmesi uğruna züht hayatını halvete girme şeklinde bir metot olarak kullanan öğretiler de olmuştur). 

Rabia için anlatılan öykü bu konuda çok önemlidir: Kendisine sokakta, alacakaranlıkta ne aradığını soranlara “İğnemi kaybettim, onu arıyorum,” diye cevap verir. İçlerinden biri, “Ya Rabia, iğneni tam olarak nerde düşürdün, sokak çok geniş, söyle de orda arayalım,” der. Rabia’nın cevabı ilginç olur: “İğnemi evde düşürdüm!” Etrafındakiler şaşkınlıkla “Peki neden burada arıyoruz?” diye sorduklarında, bu kez Rabia’nın cevabı tam sufice olur: “Çünkü içerde (evde) hiç ışık yok!”  Bu meselde Rabia, insanların kendi içlerindeki karanlıktan korktuklarından beş-duyularıyla hep dünyayı gördüklerini, hep orda bir şeyleri aradıklarına işaret eder. Yine Anadolu bilgelerinden Hünkar Hace Bektaş-ı Veli Hazretleri de “Her ne arar isen kendinde ara, Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir,” demiyor mu?..

Neden hitabi yol insan olmanın en önemli yoludur? Bir başka sebep olarak  şunu dememiz mümkün: İnsanın deneyimlemesi gereken adalet, iyilik, güzellik, doğruluk, ihlas gibi esmaların; evrensellerin keşfi teoriden çok hal’e, yaşantıya dönük olması nedeniyle, bu esmaları keşfetmiş, açığa çıkartmış ya da bunlarla hallenmiş kimselerle sohbet etmek, yanlarında bulunmak bu esmaların deneyimlenmesi açısından daha mühimdir. Daha iyi anladığım bir ifadeyle söylersem, bir melodinin kâğıt üzerindeki notaları ile müzik aletinden çıkan tınısı aynı şey değildir. 

Melodiyi duymak istiyorsak herhangi bir müzik aletine ve onu kullanana gitmeliyiz. Aynı şekilde  sevgiyi bulmak istiyorsak “google” değil gönle girmeliyiz. Hem söz konusu olan “kitabi gelenekten de” mesellerle* dolu, kendi içinde alegorik anlatımı sıklıkla barındıran irfani öğretiler kast ediliyorsa, ortaya bir tevil problemi de çıkar ki bu da bizi yine insanın kapısına götürür. Kitabın canlandırılması, konuşturulması, yorumlanması (hermeneutik) icap eder. Konuşan düşünen yalnızca insandır, insanı tanıma hususunda ise saf ayna olan kamildir; yani kuran-ı nâtıka.

Anadolu bilgeliği içerisinde hitabın herhangi bir sesleniş olmadığı ve herhangi bir kişiden bize ulaşmadığı hep vurgulanmıştır. Hikmeti (gnos) kendi içinde taşıyan hitap, dönüştürücü etkiye sahip sözlerden oluşur. Bu sebeple Arif, sohbetlerinde duyduklarıyla değil tecrübesiyle konuşur. Kendi literatüründen beslenir. Söylediğinin yaşanmışlığı mevcuttur. Sözü, değdiği yere tesir eder, dönüştürür. Bu söz ateşli bir sözdür (logos). Hitaba muhatap olmak sohbete girmekle mümkün olacağından sufi talip olana icabet eder. Zevkinin, lezzetinin zekâtını verir. Sohbeti, yalnızca söz ile değil, saz ile, nazar ile, naz ile eder. Dostun çağrıldığı her yer de sohbet yeridir. Dedem Niyazi Mısri ile sonlandırayım. Selam ve sevgilerimle. 

“Mescitte meyhanede

Hanede viranede

Kâbede puthanede

Çağırırım dost dost.”

* Meseller kişinin niyetine bağlı (intentional) olarak birçok anlamı kendilerinde taşıdıklarından  donuk bilgiler sunmazlar. Bu sebeple arif mesellerle konuşur.

Kaynakça:

Metin Bobaroğlu, Dinle Ney’den Tasavvuf Sohbetleri 1, Ayna Yayınevi, İstanbul 2006

Metin Bobaroğlu, Dinle Ney’den Felsefe Sohbetleri 1, Ayna Yayınevi, İstanbul 2006

Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 2005