Hıristiyan Teolojisini Anlayamamak Üzerine

Sayı 67 - Nisan 2016

Basit bir önermeyle de izah edilebilir. Musevîler Hz. Îsâ’nın mesihliğini kabul etmezler. Bunun nedeni açıktır. Onun kendi bekledikleri mesih olmadığını düşünürler. Ayrıca yalnızca kendilerine verildiğine inandıkları kitabın içinde de kendisini bulamazlar. Aynı nedenle Hıristiyanlar da Muhammed’i kabul etmezler. Zira İncil’in kendi içinde tam olduğunu, Îsâ’dan sonra gelip dinlerinde tamam edilecek bir eksiğin olmadığını düşünür. Ayrıca Muhammed’in adı İncil’de anılmaz. Ancak Musa’nın adı anılır. Çünkü İncil teolojik temelini Tora’da bulur. Müslümanlar ise her iki nebîyi de kabul eder çünkü Kur’an-ı Kerîm’de bu peygamberlerin isimleri zikredilir. Müminlerin itikatları, iman ettikleri kitaplarda ne yazılıyorsa ona göre biçimlenir. Dolayısıyla buraya kadar anormal bir husus olmadığı açık.

Yine de Batı iman etmediği bu peygamberin kitabını ve onun hakkında yazılan en ufak ayrıntılara kadar her nev’i tefekkür ve kanaati kendi dillerine tercüme etmiştir. İslâm’a iman ettiği için değil ama kendi îtikadını güçlendirmek ve “Burada benim için ne olabilir” düşüncesiyle her detayını incelemiştir. Kitapları basmış, okullarında okutmuş ve üzerine çalışma grupları oluşturmuştur. Bununla birlikte İslâm’ı anlamış mıdır, anlayamamış mıdır sorusu ayrı bir meseledir. Ancak tüm bu tercümelerle kendi imanını ortaya koymuştur. İslâm’ı incelemenin, içindeki teolojik meseleleri irdelemenin imanına bir zeval vermeyeceğinden, zira imanının tam olduğundan şüphesiz olarak bunu yapmıştır.

Doğu ülkeleri ise aynı şüphesizliği bulmak zordur. Batının teknolojik gelişimi dininin bir yansıması olarak kabul edilir, bundan etkilenmemek için medeniyetten uzak durulur. Doğulu için Batıya dokunmak sanki Tanrı tarafından mekruh ilan edilmiş bir şey gibidir. Doğulular Batıya dokunmaktan korkar. Bu korku ile de arasına mesafe koyar, ondan çekinirler. Bu çekingenlik teolojik Hıristiyanlığın çözümlenememesine ve onu kendi iç dinamikleriyle okuyamamaya neden olur.

Kanaatimce Hıristiyanlığı ve teolojisini anlayabilmek 5 aşamada ikmal olur: 1- İncil’i bilmek, 2- Konsülleri bilmek, 3- Kiliseyi tanımak, 4- Kilise Babalarını ve görüşlerini bilmek, 5- Bu yapının günümüze olan etkisini çözümleyebilmek. “İslâm âlimlerinin” (akademisyenlerin) bu teolojiyi anlayamamaları bu noktada temellenir.

İncil’i okuyamamak:

Tora, İncil, Zebur ve Kur’an. Aynı teozofik ve teolojik aile içinde dört farklı kitaptır. Farklılıkları biçimseldir. Yazım tarzları, dönemsel vurgular, öznellik/nesnellik farklılıkları, teolojik konumlandırmalar vs. Ama anlayış açısından bir bütünlük esastır.

Tora kroniktir. İçinde adı geçen tüm peygamberler belirli bir sırayla anılır. Zaman dizgesini bozan bir anlatım yer almaz. Ahlâkî unsurlar önem taşır, ancak Peygamberler tüm hataları ve zaafları ile anılırlar.

Zebur iki zıt ucun çelişkilerini taşır. Kitabın öznesi hem kral, hem âşıktır. En sert savaşların eli kanlı komutanı ve sevgilisi karşısında harap olmuş bir âşıktır. Kral olarak tarih yazar, âşık olarak yazdığı tarihi ateşe atar. Davud ahlâksızlığın ve aşk ahlâkının tam arasında durur.

İncil ise kronik bir tarih içinde anakronik bir karakterdir. Tarih içidir ama tarihe aşkın olarak hareket eder. Ahlâkî sorunsallar onda biter. Zira ahlâkî davetler, ahlâksızlığın olduğu yerde vaaz edilir. Îsâ bunu sevgi ile aşar. Onda öne çıkan ferdiyettir.

Kur’an ise tümden anakroniktir. Hiç bir peygamber tarihi değildir. Aynı nebînin 3-5 farklı zaman ve ortamda yaşadığı düşünülebilir. Onda isimler ilgisiz olarak sahneye çıkar ve yarım bırakılmış bir kitap gibi aniden kesilir ve yeni bir konuya başlar. Kendi içyapısı anlaşıldığında ise hiç bir öykünün yarım olmadığı ama onda öykülerin anlayış ile tamamlandığı âşikârdır. Kur’an herhangi bir kitap gibi okunamaz. Ona dâhil olmayan onu çözümleyemez. Çözümlediğinde ise çözümlenen kendisi olur. Bu nedenle bir hüküm kitabıdır.

Ve kâfirler: “Bu Kur’ân’a ve elleri arasındakine (İncil’e) asla inanmayız.” dediler.” [1]

İncil’i okumaktan korkmak genel bir Doğulu tavrıdır. Peygamber’in sözlerinden hareketle ve çoğunlukla kendisinin niyetinin dışında yorumlayarak İncil’in tahrif olduğu ve onun içinde hakikatlerin bulunmadığı görüşü hâkimdir. Bu eleştiriyi ise sağlam bir zemine oturtmakla ilgilenmezler. Peygamber kitabın tahrif olduğunu bildirmiştir [2], öyleyse okumak anlamsız olacaktır. Hâlbuki Peygamberin kendisi İncil’i okumuş, içindeki teolojik açmazları fark etmiş ve bunları hadislerinde dile getirmiştir. Hatta vahiy sûretiyle Kur’an’a dâhil olanları dahi vardır. Yine de İncil’in kendisinde nûr ve hidayet olan bir kitap olduğu bilgisi hâkimdir [3]. Ondaki tahrifin ise kitabi değil ama kelâmî yani sözel olduğu da açıkça ifade edilir [4].

Kur’an, İncil’i hak kitap olarak göstermiş ve kâfirlerin onu okumayı reddettiğini bildirmiştir. Bu uyarı olgusal olarak Yahudilere yapılmıştır. Zira İncil’i okumayı reddedenler ancak onlardır. Kur’an’da açıkça Allah’ın kelâmı olan İncil’i okumayı reddedenlerin Müslümanlar olması beklenmez, ancak bugün bu böyledir. Kur’an, İncil’i tasdiklerken, Müslümanların onu ifsâd sûretiyle muharref ilan etmesi bilinçsizce Kur’an’ın inkârıdır.

Konsülleri ve mahiyetinin inkârı:

Genel yapısı içinde bir kitabı kutsal yapan ondaki bütünsellik ve vaattir. Eğer ilâhî ise kendi içinde bir çelişki taşımamalı veya çelişkisini kendi içinde ortadan kaldırıyor olmalıdır. Ve inanırlarına teklif ettiğini, yaşayan herkes için de bir vaadi olmalıdır. Kutsal topraklar, cennet, ruhun istilası, ebedî hayat vs.

İncil, bir biyografi kitabı değildir. Zira onda bedenin işleri anlatılmaz ki bir bio-graphikos olsun. Daha ziyade bir spiritografi kitabıdır [5]. Allah’ın ruhu olan Îsâ’nın işleri anlatılır. İncil’i, İncil ile anlamanın önemli bir şartı Ruhu’l-kudüs’ün mahiyetini anlamaktır. Îsâ’nın yaşam deneyimine tanık olmuş veya onun öykülerinden etkilenmiş birçok şahit onun vaaz ve hayatını kendi îtikadı ölçüsünde kaleme almıştır. Müslüman dünyada sanılır ki İncil bu kitaplardır. Hâlbuki İncil, Îsâ Mesih ile tevcih olunan müjdeye denilir. İncil kitap değil, Îsâ’nın dilindeki, insanı ölümün boyunduruğundan kurtaran ebedî hayatın müjdesidir.

O, Ruhu’l-kudüs’e ve bize iyi göründü[6]

Konsiller, yazılmış olan onlarca İncil’in içinde, Tanrı’nın rûhu (Ruhu’l-kudüs), Îsâ Mesihin rehberliğinde müjdeyi en kâmil anlatan İncilleri seçtiler. Burada itibar edilen Ruhu’l-kudüs aklın tümelliğine işarettir. Akıl tümelliğinde Tanrının varlık birliğini ispat eder [7]. “Akıl Tanrıdır” dendiğinde kastedilen tümel akıldır [8]. Konsiller bu aklın rehberliğinde, kendi öznel yargı ve itikatlarını bir yana bırakarak Îsâ Mesih vasıtası ile bildirilen müjdeyi anlatan metinleri seçtiler.

Tora, Hıristiyan inancında “eski ahit” olarak isimlendirilir. Bundan maksat Tanrı’nın İsrail ile yaptığı ve Musa’nın şeriatı olarak bildirilen emirlerdir. Ancak Yeremya peygamber ile müjdelenen ve Îsâ Mesih ile vuku bulan “yeni ahit” bir kitap olmayıp, kalplere yazılan yeni bir anlaşmaya işaret eder [9]. Buna göre yeni ahit diye bir kitap yoktur. Yeni ahit kalplere nakş edilmiş ve artık kimsenin kimseye öğretmesine gerek olmayan ama her insanın öğrenmeksizin bildiği yeni bir bilgidir. İman ile doğan bilgi. Bu bilgi Tanrının kullarını hatırlaması, ölümün iptali, kelâmın bedenlenmesi, Tanrının oğludur. Bu yeni ve nihayetsiz bilgi yüreklerin levhasına yazılmıştır. İncil veya Bible şeklinde isimlendirilen kitaplar yeni ahdi değil ama Îsâ’nın öyküsünü anlatır. Toplanan Konsiller doğru öyküyü belirlemiştir. Öykünün anlatıcıları çoktur, lakin İncil birdir.

İnkârcıların vardığı genel yargı bu konsillere Tanrı rûhunun rehberlik etmediği yönündedir. Hâlbuki bunun ispatı için kitabın kullanılması, eğer varsa hatanın doğrudan kitap ile gösterilmesi, öyküsünden ziyade İncil’in projesinde ve vaadinde bir sapma olup olmadığı yine kitabın kendisiyle beyan olunmalıdır. Oysa genel eleştiriler Ruhu’l-kudüs’ün bunu yapmaya muktedir olmadığı yönündedir. Bir Müslüman için Ruhu’l-kudüs’ün buna muktedir olmadığını beyan etmek küfürdür. Zira rûh Allah’tandır ve o her şeye kâdirdir.

Kilise olgusunu anlayamamak:

Kilise kelimesi Yunanca ekklesia, “toplanmak”, “bir araya gelmek” kelimesinden türetilir. Kilise çoğu zaman cemaatten ziyade, cemaatin toplanma yerini işaret eden bina için kullanılır. Oysa Îsâ’nın kelâmında kilise ne bir binadır, ne de mimarî bir yapıya işaret eder. Kilise, iman edenler topluluğudur. İman ile bina olunan mânevî kişiliği gösterir. Bu cemaat (kilise) en az iki kişiden oluşur. Mesih hakkında konuşan iki kişi arasında kurulan rabıtaya işaret eder [10].

Sen Petrus’sun ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım.” [11]

Îsâ’nın söyleminde kilise kavramı, iman ile kalbine ilkah olan ilâhî kelâmdan dolayı havari Petrus’un üzerine imar olunmuştur. Petrus “kaya” demektir. Bundan maksat cemaatin iman kayası üzerinde durduğu ve iman ile inşa olunanı kimsenin sarsamayacağını söylemek içindir. Giderek iman edenlerin geniş bir cemaate dönüşmesi onu bir yönetim mekanizmasına dönüştürdü. Örneğin Kilise babalarından Origenes kilise dışından bir kimsenin kurtuluşa eremeyeceğini söyler [12]. Böylece Îsâ’nın bedeni ile remz edilen kilise ikili anlam kazanmıştır: O, hem İsevî kelâm etrafında toplanan münzevî müminler topluluğu, hem de Tanrı’nın yeryüzündeki hâkimiyetine işaret eder. Böylece İncil’de zikredilen Tanrı Krallığı (Göklerin Melekûtu) yeryüzünde kilise teşkilatlanması olarak faaliyet gösterir [13].

Kilise yapılanmasının Tanrı’nın dünyadaki krallığının temsili olması naif bir anlayıştır. Kilise nereye uzanabilirse, Îsâ’nın krallığının oraya dek uzandığına inanır. Hâlbuki koca bir devlet içinde kurulan üç, beş kilise, cemaat nasıl bir hâkimiyet unsuru olabilir? Bu tutum örneğin bir haberleşme ağı olarak düşünülebilir. Eğer bir şehirde postane varsa orada haberleşme olanağı vardır. Bunun için onlarca postaneye gerek duyulmaz. Tek bir postane ile dahi haberleşme ağı kurulabilir. Bu nedenle kilise tüm dünyaya postanelerini açar.

Kilise Îsâ’nın bakireden doğduğu, günahsız olduğu, Tanrının oğlu ve mesih olduğu, insanlığın günahları için fidye olarak dünyaya indiği, çarmıhta canını verdiği, öldükten sonra dirildiği ve insanları ölümün boyunduruğundan kurtaracağı gibi dogmalar üzerine kuruludur. Bunlar tartışılmaz gerçeklerdir ve İncil’in öyküsünde açıkça ifade edilirler. Diğer yandan Kilisenin iç hiyerarşisi vardır. Herkes Tanrıya ulaşamaz. Tanrıya sesini duyurmak isteyenler ve buna aracı olanlar vardır. Ruhbanlık esastır. Tanrının üçlüğün birliği olduğuna inanç vardır. Bunlar İsevî söylemden çıkarsanamasa da tefekkürlerin neticesinde böyle olmasına karar verilmiştir.

Kilise Babaları, Kilise Yazarları ve Azizlerin tanınmaması:

Kilisenin ve ihtiva ettiği hakikatlerin anlaşılması ancak Kilise Babalarının ve ardılları olan Azizlerin, Kilise yazarlarının anlaşılmasıyla olanaklıdır. Zira Hıristiyan teolojisi İsevî söylem ve Pavlus’un imanında temellenir, ancak bu teolojiye biçim veren babaların ve kilise yazarları ile Azizlerin düşünceleridir.

Kilise Babaları Doğu Babaları ve Batı Babaları olarak bilinirler. İsim listesi şöyledir:

Kayserili Basilius, Nazianz’lı Gregorius (329-390), Nissa’lı Gregorius (331-399), Yuhanna Krisostomos (344-407), İskenderiyeli Kirillos (380-444), Süryanî Afraat (+385), Süryanî Efrem (306-373), İskenderiyeli Didimos (313-398), Amasyalı Asterius (+410), İstanbullu Proklos (390-466), Kiros’lu Teodoretus (393-466), Foticeli Diyadokos (+458), Gazalı Prokopios (460-530), Maximus (İman Şahidi) (580-662), Gazalı Doroteus, Sinailı Anastasius (+700), Kudüslü Sofronios (550-638), Antakyalı Anastasius (+599), Giritli Andreas (660-740), Şamlı Yuhanna (675-749), Teodoros Studita (759-826), Poitierlı Hilarius (315-367), Ambrosius (339-397), Hiyeronimus (345-420), Leo Magnus (+461), Augustinus (354-430), Vercellili Eusebius (+370), Veronalı Zeno (+371), Pacianus, Kromatius (+407), Brescialı Gaudentius (+410), Nolalı Paulinus (353-431), Torinolu Maximus (+420), Faustinus (Romalı), Sulpicius Severus (353-432), Lerinsli Vincentius (+450), Petrus Krisologus (380-450), Quod-Vult-Deus (380-450), Patritius (389-461), Faustus (410-?), Fulgentius (Ruspeli) (467-533), Sezar (Arlesli) (471-543), Benediktus (Keşiş) (480-547), Gregorius Magnus (540-604), Kolombanus (543-615), Agrigentolu Gregorius (559-592), Sevillelı İsidorus (560-636), Beda Venerabilis (672-735), Kutbertus (634-687), Bonifatius (675-754) [14]

Kilise Yazarları ve Azizler; Sicilyalı Metodius (750-846), Kirillos Konstantinus (+869), Wenceslaus (907-929), Enrikus (973-1024), Stefanus (Macar) (970-1038), Gregorius (VII. Papa) (1015-1085), Petrus Damianus (1007-1072), Bruno  (1030-1101), Canterburi’li Anselmus (1033-1109), Norbertus (1080-1134), Thierryli Gulielmus (1085-1148), Bernardus (1090-1153), Kanturburili Baldovinus (+1190), Lozanlı Amedeus (1108-1159), Aelredus (1110, 1167), Thomas Becket (1118-1170), İshak (Yıldız Manastırının Baş keşişi) (+1147), Dominikus (1170-1221), Raymundus  (De Peã’Afort) (1175-1275), Assisili Francesko (1182-1226), Assisili Klara (1193-1253), Padovalı Antonius (1195-1231), Albertus Magnus (1206-1280), Ludovikus (Kral) (1214-1270), Bonaventura (1221-1274), Aquinolu Thomas (1225-1274), İsveçli Brigitta (1303-1373), Napolili Yuhanna (+1350), Sienalı Katerina (1347-1380), Vincentius Ferrer (1350-1419), Thomas Kempis (1379-1471), Sienalı Bernardinus (1380-1444), Franceska Romana (1384-1440), Yuhanna (De Capestrano) (1386-1456), Paolalı Francesko (1416-1507), Kasimirus (1453-1483), Yuhanna Fisher (1469-1535), Angela Merici (1474, 1540), Tieneli Kayetanus (1480-1547), Thomas More (1477-1535), Hiyeronimus Emiliani (1486-1537), İgnatius Loyola (1491-1556), Yuhanna De Deo (1495-1550), Avilalı Yuhanna (1499-1569), Antonius Maria Zakariya (1502-1539), Francesko Saverio (1506-1552), Avilalı Tereza (1515-1582), Petrus Kanisius (1521-1597), Pavlus Miki (+1597), Karlo Borromeo (1538, 1584), Yuhanna De La Kruz (1542-1591), Robertus Bellarminus (1542-1621), Yuhanna Leonardi (1541-1609), Kâmillus de Lellis (1550-1614), Yusuf Kalasanzio (1557-1648), Brindisili Laurentius (1559-1619), Salesli Francesko (1567-1622), Maria Magdalena De Pazzi (1566-1607), Luigi Gonzaga (1568-1591), Yohana Franceska De Chantal (1572-1641), Vincentius (de Paul) (1581-1660), Limalı Rosa (1586-1617), Yuhanna Eudes (1601-1680), Alakoque Margerita Maria (1647-1690), Yuhanna Baptista (De La Salle) (1651-1719), Benediktus (Xiv. Papa) (1675-1758), Alfonsus De Liguori (1696-1787), Klemens (XIII. Papa) (1693-1769), Pavlus (De La Kruz) (1694-1775), Yuhanna Maria Vianney (1786-1859), Yuhanna Bosko (1815-1888), Pius (X. Papa) (1835-1914), Bernadet Soubirous (1844-1877), Pius (XI. Papa) (1857-1939), Tereza (de L’enfant Jesus) (1873-1897), Pius (XII. Papa) (1876-1958), Yuhanna (XXIII. Papa) (1881-1963), Pavlus (VI. Papa) (1897-1978) [15]

Bu listedeki adı geçen Kilise Babalarının ve Kilise Yazarlarının kitapları, bir ikisi haricinde Türkçede bulunmamaktadır. Hıristiyan teolojisini biçimlendiren bu eserleri bilinmeksizin, içinde nelerin tartışıldığı da bilinemez. Bu inkâr veya daha kibarca ilgisizlik hâli Hıristiyanlık içinde mündemiç sorunları ve tartışmaları Muhammed’in Kur’anî söylemi ve perspektifi ile çözümlemeye yönelir. Hâlbuki Peygamber İncil’i bilir. Onda nelerin olduğunu ve açmazlarını da bilir. Ümmeti ise bu bilgi ile ilgilenmez.

Hıristiyan teolojisi ve günümüze olan etkilerini okuyamamak:

Nihayetinde bugün yaşadığımız medeniyetler çatışmasının temelinde bu teolojik ayrışmalar da kaçınılmaz olarak yer alır. Bu çatışmanın tabii ki iktÎsâdî boyutları vardır. Toplulukların siyâsî, ekonomik, sosyal birçok beklentileri ve tercihleri vardır. Ancak bu grupları belirleyen ve kendilerini diğerlerinden ayıran temel farklar daima teolojiktir. Bunlar tarihle belirlenmiş, kültürle ekilmiş ve eğitimle pekiştirilen olgulardır. Batıyı çözümlemek ise yine Batının kendi kavramlarıyla ve bu kavramların kültür içi olgusallıklarını anlamakla mümkündür.

Zira Batıyı biçimlendiren bu kavramlar onun kültürünün, îtikadının, sanatının, siyasetinin, eğitiminin, ahlâkının, biliminin, sosyal yaşamının, ayıplarının, günahlarının, çelişkilerinin, hırslarının, mutluluklarının, başarılarının, kayıplarının ve diğer birçok kazanım ve inkârının temelindedir. Batılılar için Îsâ’nın üzerlerindeki etkisi okuru üzerinde tesir bırakan iyi bir roman gibi değildir. Îsâ, batının bilinçdışı kodlarını oluşturur. Batı, Îsâ ile günahkâr ve onun ile özgürdür. Bu durum ise Doğulu için tanımsızdır. Tanımsız olan bilinemez.

 


Dipnotlar:

[1] Kur’an-ı Kerîm, Sebe Sûresi 34/31
[2] Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/75, Nisa Sûresi 4/46, Maide Sûresi 5/13
[3] Kur’an-ı Kerîm, Ali İmran Sûresi 3/3, 4, 48, 65; Nisa Sûresi 4/47; Maide Sûresi 5/46-47, 66-68
[4] Kur’an-ı Kerîm, Bakara Sûresi 2/75, Nisa Sûresi 4/46, Maide Sûresi 5/13
[5] Spiritografi kavramı için, Metin Bobaroğlu, AAV Seminerleri. 25 Ocak 2016.
[6] MS. 52 yılında Kudüs’te toplanan Havariler meclisinin mektubunun ilk cümlesi. Prof. Dr. Mehmet Aydın, Konsiller Tarihi İznik’ten II. Vatikan’a. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1990, s.3.
[7] Platonik ideal ile başlayan düşünce dizgeselliği, Hıristiyan kaynaklarında Aziz Augustinus ve Aziz Anselmus tarafından savunulmuştur. Ayrıca, Origenes’te Tanrının saf akıl olması için Cengiz Batur, Assisili Francis ve Hıristiyan Mistisizmi. İz Yay., 2012. s.52.
[8] Metin Bobaroğlu, Merkezli Düşünme. “St. Augustin’in bilinçli olarak yapmak istediği şey, inanın konusu olan vahiylerin aslında aklî olduklarını göstermekti. Bunları akıl dışında bırakıp bağlayıcı, yol kesici ya da farklı ve yabanıl bir kültür değil, tam tersine inanılır olanın anlaşılır olduğunu ortaya koyma gayretiydi. St. Augustin şöyle diyor: Tanrı bize aklı kendisini bilmemiz için vermiştir. Akıl tanrının kendisidir ve onun çocuğudur. Bunu felsefe açısından değerlendirdiğimizde karşımıza tümeller sorunu çıkar. “Akıl tanrının kendisidir” dendiğinde kastedilen tümel akıldır.”
[9] Tanah, Yeremya 31:31
[10] İncil, Matta 18:17,19 “Yeryüzünde ne bağlarsanız, gökte bağlanmış olur… İki veya üç kişi nerede benim ismimle bir araya toplanmış olurlarsa, ben orada onların ortasındayım.”
[11] İncil, Matta 16:18
[12] Yine Origenes’e göre Kiliseye tâbiiyet, Tanrı’nın krallığına girmenin ve kurtuluşun vazgeçilmez şartı olan vaftiz olmak (Yuhanna, 3/5; Markos, 16/16), inanç esaslarını kabul etmek ve kilisenin kutsal birliğine girmek anlamlarına gelmektedir.
[13] Cengiz Batur, Assisili Francis ve Hıristiyan Mistisizmi. İz Yay, 2012. s.55