Hindistan Goa

Sayı 31 - Aralık 2012

Vakfmızın geçen ayki bülteninde kısaca bahsettiğim Ari uygarlığının ortaya çıktığı bölge olmasa da, Kasım ayının başında, o bölgeye yakın bir yere, Hindistan Goa’ya geldim. Uzun yıllar yoga ile iç içe olmama rağmen bu kültürün içine girme düşüncesi, hayatımda yoga ile yakaladığım dengeyi bozabileceği, abartılı bulabileceğim ve içimdeki isteği yok edebileceği korkusunu uyandırırdı. Ama yine de merak ağır bastı ve sonunda yoga ve akupunktur dersleri almak ve bu bölgede ihtiyacı olan hasta insanlara Prof. David Lujan ve diğer katılımcılarla beraber akapunktur uygulayarak yardımcı olabilmek için burdayım.

Mumbai havaalanına iner inmez insanların tipleri, kıyafetleri, davranışlarının değiştiği açıkça fark ediliyordu. Aralarda ise 1960’lı yılların çiçek çocuklarını andıran kıyafetler giyen turistler… Hava çok sıcak ve nemli olduğundan nefes almakta zorluk çekiliyordu. Birkaç saat havaalanında Goa’ya gitmek için aktarma uçağını beklerken, daha iyi bir ortam bulabilmek için dua etmeye başladım. Aktarma uçağına binip Goa’ya indikten sonra bizi otelin şoförü karşıladı ve otele doğru yola çıktık, hava karanlıktı ve nem oranı daha da artmıştı. Araba ilerledikçe, o meşhur egzotik yağmur ormanlarını beklerken, İstanbul trafiğinden çok daha kötü bir trafiğin içinde bulduk kendimizi. Etrafta her yerden aniden çıkan küçük motorsikletler ve korna sesleriyle, gürültülü eski model arabaların egzost dumanında boğuluyordum. Korktuklarımla yüzleşmeye başlamıştım. Otele geldiğimizde her yer nemden ıslak, yapış yapış bir odaya götürüldük. Valizlerimizi bırakıp şaşkın şaşkın neredeyiz diye bakınırken valizin altına giren yaklaşık 20 cm. kadar büyüklükte simsiyah bir akreple karşılaştık. O an her şeyi bırakıp geri dönme planları yapmaya başlamıştık bile. Fakat birkaç gün daha geçirip dersleri görmek istedik. Derslere gelenlerin çoğu değişik ülkelerden gelmiş insanlardı ve bizim yaşadığımız duyguları yaşıyorlardı.

Neyseki otel yönetimiyle konuşup çok daha güzel bir odaya geçirildik, böcekler için cibinlik alındı, odamızdaki kurbağamızla dost olduk. Ertesi gün gözümüzü açtığımızda çok daha farklı bakmaya başlamıştık etrafa. Hava biraz daha kuru ve serindi, daha rahat nefes alabiliyorduk. Yemekler de hiç fena değildi. Galiba kalabiliriz diye düşünmeye başladık. 

Yürüyüşe çıkıp biraz etrafı görmek istediğimizde ise gözlerimize inanamadık. 15. yüzyılda Portekizlilerin bu bölgeye gelip bir yaşam oluşturduklarını ve her yerde Portekiz mimarisinin izlerini taşıyan, kocaman bahçeleri olan büyük taş evleri inşa ettiklerini gördük. Evler bu  bölgeye ait olan kırmızı toprağa estetik şekiller verilerek yapılmış, ahşap ve demir kapılar ince ince, elleriyle işlenmiş, inanılmaz bir güzelliğe bürünmüştü. Ve Portekiz sömürgesinin getirdiği kültür Hintliler tarafından da o kadar benimsenmiş ki, bu bölgedeki Hintlilerin büyük bir bölümü de Hıristiyanlığı seçmişlerdi. Onlarca kilisenin mimarisinde yine Portekizlilerin izleri görülmekte ve bu kiliseler her Cumartesi büyük kalabalıkları ağırlamakta ve içerden yükselen ilâhi sesleri insanın içini hâlâ huzurla doldurmakta. 

Bir diğer tarafta ise Hinduların yaşadıkları yerlerde, birbirinden güzel küçük renkli tapınaklar, bunların içinde ise meditasyon yapan, tanrıları için mumlar, tütsüler yakan insanları görebilmek çok etkileyici. Çok şanslıyız ki 13 Kasım’da Hinduların Diwali Işık Festivali’ni görebilme fırsatımız oldu. Bu festival Hinduların evlerini, bahçelerini temizleyip çiçeklerden iplere geçirilerek yapılmış süslerini astıkları ve her yeri ışıl ışıl mumlarla, renkli lambalarla süsleyerek tanrılarını memnun edip onlardan kendilerini maddi ve manevi korumalarını istedikleri bir festival. Özellikle Hindular Lakshimi dişi tanrıdan sağlık, yiyecekler ve bol para talebinde bulunduklarını söylüyorlar. Gece her yerde mumlar ve özel kaplara yağ dökülerek yakılmış küçük fenerlerle kalabalık gruplar geçit töreni yaparak sabaha kadar ışığın doğmasını bekliyorlar, yaptıkları güzel yemekleri diğer insanlarla paylaşıyorlar.

Görebildiğim kadarıyla, bu iki ayrı din ve kültürün içinde insanlar saygılı, yardımsever, saf ve temiz kalabilmişler. Kapitalizmin dayatmak istediği tüketim toplumu henüz buralarda fazla talep bulamamış, o yüzden de çok fazla değişime uğramamış. İnsanların büyük bir bölümü inanılmaz denilebilecek derecede büyük farkındalık ve bilinç içinde yaşıyorlar. Bu farkındalık halini en iyi motorsiklet kullandıkları zaman görebilirsiniz. Yüzlerce motorsikletli kadın, erkek, genç, yaşlı, kaos içindeki trafikte kullandıkları araçları ile gayet rahat tavırlar ve  kendinden emin, güvenli halleriyle seyahat edebiliyorlar, kask ya da koruyucu kıyafetler bile giymeden. Bana pek doğru gelmese de motorsikletle bu şekilde dolaşmaya biz de başladık. Neyseki geldiğimden beri en ufak bir kaza haberi bile duymadım. İkinci dikkat çekici örnek ise, sanki seyyar satıcılar özel bir pazarlama eğitimi almış gibi müşterilerle iletişim halindeler, kendinden emin, güvenliler. Bunun gibi birçok örnek bence yoganın var olduğu bu topraklarda insanların kendi geleneklerinden gelen özü hâlâ kaybetmemiş olmalarından kaynaklanıyor.